Saturday, 7 October 2017

Anneme...

Nasılsın annem?
Bir fotoğraf var, dünyanın en hüzünlü kahkahası yankılanıyor.
Fotoğraf duvarımdan bana bakıyor, daha önce hiç dikkat etmemiştim, yanakların ne zaman ıslandı?
Ne zaman biz olmayı bıraktık? Ne zaman kendi kendime karşıdan karşıya geçmeyi öğrendim?
Ne zaman beni yolculadın?
İnsanın yüzü hem gülerken hem ağlarken nasıl aynı şekli alabilir, olacak şey değil.
Ne zaman vazgeçtin kendinden?
En son ne zaman güldün gerçekten içten, gardını indirerek?
Neden?
Neden ıslandı yanakların?
Neden biz olmayı bıraktık?
Neden öğrettin kendi kendime karşıdan karşıya geçmeyi bana erkenden?
Neden yolculadın beni?
Neden vazgeçtin kendinden?
Neden çok uzun zaman oldu gülümseyeli sen?
En son ne zaman sırtımı sana yaslayıp uyudum?
Ne kadar oldu kokunu içime çekmeyeli?
En son ne zaman elinden yemek yedim, ama adam gibi yemek yani, makarna falan değil, şöyle anlı şanlı babugannuş falan.
Ne kadar oldu seninle açıp bir iki şarkı söyleyeli beraber, boğazımız patlayana kadar bağırarak?

Geldiğimden beri içimdeki boşluğun yalnızlıktan kaynaklandığını düşünüyordum. Arkadaş edinince geçecek, eşim gelince geçecek, işe girince geçecek, yani geçecek.
Ama sonra hasta oldum. Öksürmeye başlaşdım, burnum tıkandı, boğazım acıdı.
Kalkıp markete gittim. İlaç aldım, çünkü markette satıyorlar burada bir çok ilaç türünü.
Yiyecek bir şeyler aldım.
Yemeğimi hazırladım. Çay yaptım, içine limon sıktım.
Yatağıma girdim, yemeğimi yedim, çayımı içtim, ilacımı içtim.

Bu kadar.

Kimse odanın kapısını açıp iyi misin diye sormadı.
Kimse ateşime bakmadı.
İlacımı içip içmediğimi sorgulamadı.
Sen olsan yapardın ama.

Acaba sana kimse yapıyor mu bunları şu an?

Kalktım sonra, bulaşıkları yıkadım. Duvara astığım fotoğrafına baktım.
Biraz önce farkettim ki öyle bir kahkaha atmışsın ki, yanakların ıslanmış, okadar hüzünlü bakmışsın ki, yanaklarım ıslandı.
Çok incittiler seni, çok kırdılar, yanaklarını ıslattılar.
Sonra ben de incittim seni, kırdım, yanaklarını ıslattım.
Her şey bazen ne kadar çok değil mi? Çok fazla, öyle ki nefes alamıyor insan.
O yerin altındaki garip şekilli kömürlükten bozma evimizde, yatağa senden önce yatıp, korkudan ışıkları kapatmadan saatlerce senin gelmeni beklediğim, bazen beklerken uykuya daldığım günlerden herhangi birine geri dönsek ne güzel olurdu.
Hayat birşeyler hazırlıyor sanırım. Bu bir şeyler tabii ki çok güzel olacak, olmak zorunda çünkü. Bu yazdıklarımın hepsi şu an içinde bulunduğum psikolojiden ibaret. Tabii ki daha iyi olacak her şey, yanyana güzel günlerimiz de olacak.
Özlediğim için saçmalıyorum sanırım.

Aslında markette çay ararken nescafe gördüğüm için de yazıyor olabilirim bunları.
Yani işte böyle bazen...
Boşver işte aman. Ee senden n'aber?

Sunday, 24 September 2017

ben zayıfken SEN gücümsün!


             Merhaba.

Rüzgarı şırıltılı, ağaçlarında kuşları cıvıltılı bir Dublin gecesinde, bambaşka bir odada, yüreğimdeki şakırtıları yazıyorum size.

Hayatınızda hiç "iman adımı" diye bir terim duydunuz mu?

Ben size adımından ziyade atlayışının nasıl yapıldığından bahsedeceğim.

Öncelikle; iman kelimesini Türk Dil Kurumu "güçlü inanç" olarak açıklamış. Demek ki bu adımı veya atlayışı yapmak için öncelikle çok güçlü bir şekilde bir şeye veya şeylere inanmak gerekiyor.

Bazen kişisel gelişimciler, "iman/güven düşüşü" adında bir test ile kişinin başka bir bireye karşı güven sahibi olup olmadığına bakar. Bunun için iki kişi ayakta durmalıdır, birisi diğerine doğru kendisini serbest bırakır ve diğer birey de düşen kişiyi tutar. Çoğu zaman insanlar kendi bedenlerini, öyle kolayca, öylesine birisine güvenerek bırakamazlar ve bu testi yapmak istemezler. Benim size bahsetmek istediğim olgu, bir insana karşı güvenden çok daha büyük bir şey.

Evet, rollercoasterlar kendi kendilerine gidiyor diye ve kontrolsüz olduklarını düşündüğüm için binemeyen; o güven veya iman düşüşünü asla yapamayan; kontrolü elinde tutmadığında hemen savunmaya geçip kabuğuna çekilen ben, iman atlayışı yapıp ipleri Rab'bin eline verdim.

Hayatımda hiç bir zaman yapabileceğimi düşünmediğim bir şeyi yaptım ve üstelik bu "beni tut" diyerek kendimi bir anda onun ellerine bırakmakla aynı şeydi.

Her gün kendime inanılmaz şaşırıyorum ve gerçekten çok korkuyorum. Sadece çekindiğim ve yanlış yapmaktan korktuğum için bütün gün aç kaldım, evet, gerçekten aç kaldım bugün. Resmen krakerler ve çikolata ile bütün günü geçirdim.
Çok korktum, farklı bir evdeyim dedim ya, ilk defa kullandığım bir otobüs yolundan geldim eve ve hava kararmıştı, soğumuştu, hiç bilmediğim yolları geçtim.
Ama asıl en büyük korkumu havaalanından indiğimde yaşadım. Tek başına, elimde toplam 75kg- 2 adet bavul, elimde gideceğim evin adresi ile "ben hangi yöne gideceğim" diye bir o yana bir bu yana koşturdum.

Sonunda ne olduğunu söyleyeyim size. Ben sadece "Rab" diyerek çıktığım bu yolda, yanımda ailem ve arkadaşlarım yokken, kısıtlı bir bütçe ile bir şeyler yapmaya çalışırken, diğer geçici odadan çıkmak zorundayken, oda ve ev bulamıyorken ve her denememde duvara tosluyorken, O bana sıcacık bir oda daha verdi. Ben de size o odadan yazıyorum.

Ben açken, O bana cesaret verdi. Resmen tuttu elimden, restauranta soktu bugün.

Ben kaybolmak üzereyken, O birilerini yardıma gönderdi bugün bu bilmediğim yerde.

Ben ağlarken, O sildi gözyaşlarımı tüm bu süreçte. Bana dedi ki "kızım, biliyorum."

Hayatınızda duyduğunuz en saçma, en anlamsız şeyi yaptım ben. Kurulu düzenimi yıktım, işimden çıktım, eşimi İstanbul'da bıraktım ve hayatımda hiç gelmediğim bir ülkeye yaşam kurmak için geldim... çünkü O "gel" dedi.

Evet, kardeşlerim, arkadaşlarım. İman atlayışı böyle bir şey. İnanın, çok acıtıyor. Perişan olduğunuz anlar oluyor ama siz zayıfken, gücünüz O oluyor. Zaten insanın başka neye ihtiyacı var ki hayatta?

Bu akşam, içinde bulunduğum ev için, sıcacık yatağım için, karnım tok uyuyacağım için şükrediyorum.

Tuesday, 19 September 2017

Cüret Etmek

               Merhaba,

Camından sessizlik sızan bir küçük odadan romantik cümleler kurmaya karar verdim gecenin bu vaktinde... çünkü neden olmasın?
Dublin'in yeşili bol sokaklarından birinde, tuğla evlerin arka bahçelerine bakan minik bir camı var bu odanın. Beş kenar duvar, çift kişilik yumuş yumuş bir yatak, bir şifonyer, bir makyaj masası ve odanın her yanına saçılmış dağınıklıklarımın arasından yazıyorum. Odada iki ayrı yerde ayna olması burasının bir dişi odası olduğuna işaret ediyor, duvardaki posterleri saymıyorum bile!
Evden çıkınca bir iki sokak sonra ana caddeye gelmiş oluyorsunuz.
Her köşe başında bir kiliseye, her adımda ev arayan kişilere denk geliyorsunuz ayrıca. Herkes size yardımcı olmak için kendini perişan ediyor yardım istediğinizde. Hikayenizle ilgileniyorlar. İşin güzel tarafı ben de onların hikayelerini merak ediyorum.

İlk geldiğim gün evi bulmakta çok zorlandım ve sırtımda 75 kg ağırlığında iki bavul ve bir sırt çantası ile etrafta dolaşmak durumunda kaldım. Sağolsunlar beni sokakta görenlerin hepsi yardım etmek için yanıma geldi. Eve vardığımda ise dünyanın en anaç, en tatlı, en güzel insanlarından biriyle karşılaştım. İsmi Cathy. O iğrenç ağırlıklarıyla kollarımı karıncalandıran bavullarımı üst kata çıkartmaya çalıştı. Hemen sohbet ettik; kızı İstanbul'daymış, gönüllü çalışmalar yapıyormuş. Sonra su verdi, dinlenmem için odayı ve evi gösterdi.

Aynı gün merkeze geçmem gerekiyordu ve Cathy beni otobüs durağına kadar götürdü. Otobüse binip şehir merkezinde indim. İnanılmaz güzel bir yer, kalabalık ve eğlenceli duruyordu Westmoreland Street. Görmeye gitmem gereken oda için binmem gereken otobüsün durağını aradım bir süre. Diagon Alley girişi gibi bir sokak gördüm ve Faruk geldiğinde mutlaka oraya gitmemiz için aklıma yolunu kazıdım. Öyle bir yeri asla Faruk'suz görmeyeceğim tabii ki, böyle bir haksızlık yapmam O'na asla. Bir kaç kişiye binmem gereken otobüsü sordum, bir otobüs durdurup şoförüne sordum ancak kimse bilmiyordu. Gideceğim kişise yazdım ancak yardımcı olamayacağını söyledi. Ben de eve geri döndüm, zira yağmur başlamıştı ve hava kararıyordu.

Eve geldiğimde bu kaba adamla kavga ettik, çok üzüldüm. İnsanların başkası üzerinde biraz üstünlüğe sahip olmasını hemen kaba olarak harcayan ve alçak gönüllülüğü sadece öylesine bir söz sanan insanlar var bu dünyada, çok yazık. Ki üzerimde üstünlülüğü de yoktu.
Herneyse. Ertesi sabah kalkıp heyecanla hazırlandım ve Dublin'deki ilk iş görüşmeme gittim. İçeride asla içten olmayan, inanılmaz sahte "samimi" davranan birisi beni karşıladı. Bozuntuya vermeden devam ettim, görüşmenin nasıl geçtiğini hala bilmiyorum, ki zaten benlik bir iş değil.

Sonra dünyanın en tatlı odasına bakmaya gittim, tutmaya gayet hazır bir şekilde. Sözleştiğimizden 1 saat kadar önce gittiğim için civardaki bir puba girip oturdum. Dışarısı yine yağmurlu tabii. Hemen, yaşlıca bir adam yanıma gelip benimle sohbet etmeye başladı. Nereden geldiğimi, orada ne yaptığımı sordu, tatlı tatlı sohbet ettik, ben de anlattım. Adam, beni hiç tanımadığı halde, arkadaşını arayıp oda sordu. Maalesef yoktu, adamcağız defalarca özür diledi oda yok diye, bense adama minnettar kaldım ve teşekkür edip ayrıldım. Ben yapar mıydım böyle bir şey İstanbul'da olsaydık?
Sonra odaya bakmaya gittim. Ben inanılmaz beğendim ama ev sahibi beni beğenmedi sanırım, ev olmadı. Keşke olsaydı, civarımda o amcanın olduğunu bilmek bana huzur verirdi.

Sonra bir iki yere daha gidip baktım, bir iş görüşmem daha hüsranla sonuçlandı ancak yeşiline hayran kaldığım bu şahane yer benden umudumu alamadı, ta ki dün gittiğim studio daireye kadar.

Aslında sabah kalktığımda muhteşem bir umut ile donatılmıştı kalbim. Kalkıp, güneşli Dublin gününü değerlendirmek için Mount Argus Kilisesi'nin bahçesinde bir banka oturdum ve Faruk'u aradım. Biz sohbet ederken yanıma yaşlıca bir beyefendi ve bir hanım geldiler. Ben Türkçe konuştuğum için dikkatlerini çektiğini düşünüyorum, görüşmem bittiğinde nereden geldiğimi sordular. Bahsettim kendimden, ev ve iş aradığımdan. Ardından beyefendi ve hanımefendi kendilerini tanıttılar; beyefendi oranın rahibiymiş, hanımefendi de eski bir arkadaşı. Sonra beni oradaki sergiye çağırdılar, tatlı bir sohbetimiz oldu. Türkiye'yi sevdiğini söyledi. Sonra onların yanından ayrılıp kiliseyi gezdim. Oradan çıkıp görmeye gideceğim eve doğru yürümeye başladım. Civar muhteşemdi. Anayol olmasına rağmen sessiz olması dikkatimi çekti. İnsanlar çok saygılıydı, evlerin hepsinin büyük bahçeleri ve bahçelerinde marka olan birden çok arabaları vardı.

Sonunda göreceğim eve ulaştığımda önce ilk hayalkırıklığımı evin dışının bakımsızlığından yaşadım. Ancak kitabı kapağına göre yargılamama konusunda kararlı olan bendeniz, kapıyı vurup içeriye girdim. Kapıda beni bir emlakçı karşıladı. Elimi uzattığımda az daha sıkmayacaktı, pek bir "bitse de gitsek" havası vardı adamda ve aceleyle arkasını dönüp eve girdi. İçeriye doğru girdiğimde, fotoğraf çekim açılarının beni çok yanılttığını gördüm. Studio daire olarak düşündükleri yer minicik bir mutfağa konmuş tek kişilik yataktan ibaretti. Banyo alanına sığma olasılığım oldukça azdı. Emlakçı adam bana bakıp "kaç kişi kalacaksınız?" dedi, "iki" dedim, deftere, başına bir sayı yazıp not aldı. "Ne iş yapıyorsun?" diye sordu, iş aradığımı söyledim. "Eşin ne iş yapıyor?" dedi, mesleğini söyledim. Adımı ve numaramı alıp "etrafa bakabilirsin" dedi.
Bu kadar.
Bana hikayemi sormadı, kim olduğumla ilgilenmedi. "Neye göre karar verecekler ki?" diye düşündüm. Bu esnada bir hanımefendi ve eşi o emlakçıya yalvaran gözlerle bakarak dairenin kime verileceğinin ne zaman açıklanacağını sordular. Sonra etrafıma baktığımda odaya sığmayan bir insan kalabalığı olduğunu gördüm. Dışarıya yöneldim, apartman kapısını açtığımda bir iki aile daha girdi ve ben çıktım. Çok sinirliydim.

Çok sinirlendim. Çok üzüldüm. Çok kızdım. Çok ağrıma gitti.

Kibrit kutusu gibi bir yer için istedikleri ücret €950(!) ve umurlarında bile değil o insan topluluğu. Kimiz biz? Hikayemiz ne? Nereden geldik? Hayallerimiz ne? Umurlarında bile değil.
Adam satışçı olarak satmadı bile; çünkü zaten gerek yok! İnsanlar yalvaran gözlerle bakıyor ona, neyi pazarlasın ki?

Bugün, hala o görüntüleri zihnimden atlatamamışken, camından sessizlik sızan bir küçük odadan romantik cümleler kurmaya karar verdim gecenin bu vaktinde... çünkü neden olmasın?
Gerçeklik kokan cümleleri romantikleştirmek istedim ama pek başarılı olamadım sanırım.
Umutlarımın tükenme noktasında, kendimi telkin ediyorum Dublin'in yeşili bol sokaklarından birinde, tuğla evlerin arka bahçelerine bakan minik camlı bu odada.
Yatağımın kenarında nikahımdan kalan hatıra fotoğrafları var, etrafa saçılmış eşyalarım ve bir kalbi kırık bendeniz.

"Cesaret etmek, korktuğun şeyleri yapmaktır" dedi birisi bana geçen gün. Sırf bu cümle yüzünden hala uçak biletimi almadım ve kendimi umut etmek için zorluyorum. Yıkılmak çok kolay, pes etmek iki kelime ama cesaret çok ağır, çok zor, umut çok mutluluk verici ve geleceğimiz, bugün yaşadığım her şeye bağlı.


Monday, 28 November 2016

SIRÇA KÜMES

Gülümsediği kadar kırgın olduğunu anladım insanların.
Hayır, herşey yolunda değilmiş.
Hayır, insana ağır gelirmiş bazı durumlar.
Kahkahaların kadar sinirlerin bozulurmuş.
Sustuğun kadar yüksekmiş çığlığın.
Vazgeçtiğin kadar denermişsin.
İstedikçe yapar, yaptıkça bıkar, bıktıkça hayır dermişsin.
Hayır dedikçe ikna olurmuşsun.
Cinnet geçirmenin kıyısında bekler,
Delirttikçe severmişsin. 
Sevdikçe nefret edilirmiş. 
Umrunda değil gibi davranıp;
Gece gündüz düşünürmüşsün. 
Uyur gibi yapıp bekler;
Gelmedikçe kalbin acır;
Acıdıkça gülümser;
Tebessümler kahkahalara dönüşünceye dek ağlarmış insan katıla katıla. 
Unuttukça hatırlarmış.
Güzelleştikçe çirkinleşirmiş insanlar. 
Öldükçe dirilirmiş. 
O kadar derinleşmeye gerek yok tabii...
Sorun oldukça çözüm bulunuyor... 
Bazen ise içtikçe acıkıyor insan. 
Hepsi bundan ibaret. 

Saturday, 1 October 2016

Dayatılan Seçimler

"Asla yapmam" dediğiniz, yapan kişilerden tiksindiğiniz kaç durumda kendinizi başrol olarak buldunuz?
Senaryosunu yazıp yönetmediğiniz her hikayede oynadığınızda, beklentilerinizin altında veya üstünde sonuçlar almanız çok doğal. Ancak bu beklentilerinizi olumlu-olumsuz karşılamama durumu kendi yönetmeye çalıştığınız işinizde olduğunda, ki buna hayat diyoruz, inanın herşey çok daha zor oluyor.
Kabullenmek, akışına bırakmak, -mış gibi yapmak, üstesinden geleceğine inanmak, beklentilerinizi yüksek tutmak gibi olgularla hayatımızı yaşamak zorunda kalmamız ne acı değil mi?
Mesele hayatın size limon vermesi ve sizin limonata yapmanız değil, mesele şekerinizi çalan insanlar.
Söylemek istediklerinizin ciğerinizin üzerindeki bir taş olması, ağırlaştıkça sizi ufaltan hissiyatlar içerisinde olmanız, bazen ise yanlış anlaşılmalar veya kandırılıyor olmanızı anlamanızdan ötürü duyduğunuz kızgınlıklar...
İnsanın hissettiklerinin tamamen dışarıyla alakalı olması kadar kötü birşey var mı? Bu dışarısı dediğim sadece insan olarak algılanmasın.
Yağmurlu bir günde hissedilen melankoli örneğin; veya kucağınıza çıkıp mırlayan bir kedi ile huzurlu hissetmek...
Sadece bir fincan kahve ile bile mutluluğunuz perçinlenebiliyor.
Bu yüzden insan sosyal bir varlık ve bu yüzden insan sosyalleştikçe kendinden uzaklaşıyor.
Hiç seçim yapmak zorunda kaldınız mı?
Her gün yaptığınız seçimlerden bahsetmiyorum; ne giyeceğiniz, hangi yoldan gideceğiniz, banyo yapma veya yapmama ikilemi vs; bu değil sormak istediğim.
Hiç çok zor, imkansız, hatta o duruma geldiğinizde yere yatıp ölü taklidi yapabilmeyi çok istediğiniz bir seçim yapmak zorunda kaldınız mı?
Size bir şey söyleyeyim; eğer böyle bir yük hissettiniz ise omzunuzda, hayatınızda bir kez bile olsa, %90 ihtimalle o seçimi size yaptıranlar suçludur, sizin kabahatiniz asla yoktur.
Hayat sizi bir yerlere itmiyor zira, insanlar itiyor.
İnsan dayatmaları yüzünden ahlak, terbiye, empati, sempati yapmak zorunda kalıyoruz. Zaman içinde bizi zincir gibi saran bu eylemleri severek, gönüllü olarak yapmaya başlayıp, bunlara uygun olmayan davranışlar sergileyen insanları eleştiriyoruz.
Mesela yaşlı birisini görüp otobüste yer vermemek çok büyük bir terbiyesizlik. Siz ise çoğu zaman etrafınızdaki belki hayatınız boyunca bir daha asla görmeyeceğiniz insanlardan onay almak için o amcaya-teyzeye yer veriyorsunuz; kişinin ayakta durmasının zor olacağı veya empati-sempati kurduğunuz için değil. Ancak insanın bunu kendine itiraf edip, dışarıya dillendirmemesi yüzünden toplum inanılmaz bir halde şuan.
Bunların, yukarıda yazılı olanların hepsi benim şahsi gözlemlerim ve deneyimlerim. Siz derken okuyan sizlere itelemiyorum bunların hiç birini, ben de öyle yapıyorum.
Neyse, konumuz o değil.
Konumuz "dayatılan seçimler".
Dün değil evvelsi gün bir seçim yapmak zorunda bırakıldım. Ya ve yada ile başlayan seçenekler, tehditkar, zor, iğrenç, rezil ve kötüydü.
Ancak zorunda kaldığım için yaptığım bu tercih sebebiyle şuan recm cezasına çarptırılmam an meselesi.
Tercihi sunan kişi ise şekerimi alıp gitti.
Canım sıkkın.
Çok sıkkın.
Çok mutsuz hissediyorum kendimi.
Ancak bu kez toplum ne der düşüncesiyle değil.
Böyle olmak zorunda bırakıldığım için ve işlerin bu raddeye gelmesine sebep olan insan yüzünden.
En mutlu olmam gereken zamanda bana yaşattırılan bu gerginlikler için ilgili kişiye sarfettiğim küfürler var.
Artık empati ve sempati kurmak istemiyorum; çünkü kimse de beni anlamaya çalışmıyor.
Dolayısıyla herkesin canı cehenneme.
Hele de o toplum denen zımbırtıya üye olan insanların.
Uzun zaman sonra ilk defa, ağlarım diye düşündüğüm bir durum için ağlamıyorum. Kendimi tuttuğumdan değil. Bezmişliğin getirdiği bir artı bu.
Çığlık çığlığa bağırmak falan da istemiyorum.
Beni rahat bıraksınlar, yeter, artık.

Monday, 14 March 2016

anKARA

Sevgili devlet büyükleri, sevgili kocaman adamlar; merhaba.

Cümlelerime başlamadan önce ne sağcı ne solcu, birşeyist olduğumu belirtmek isterim.

Sizlerle ben hayallerimi paylaşmak istiyorum.

Ben çocukken Luz Clarita diye bir Brezilya dizisi vardı. Oradaki yetim kız hep ezilir, hep aşağılanırdı da ben ona hep ağlar üzülürdüm. Kiminin mayasında var sanırım... Sonradan ekilmiyor.

Maddi olarak çok muhteşem yaşadığımız yıllar da oldu, rezil rüsva yaşadığımız da. Derdim her zaman günde bir 15 dakika bile olsa gülümseyebilmekti benim. Elim ayağım tuttuğu sürece, ölmediğimiz sürece, en dibi de görsek basar çıkarız evelallah. Biraz çalışarak, biraz yardımlarla, çok çalışıp, gecemi gündüzüme katıp okudum, eğitimimi tamamladım.

Eğitimini aldığım meslek haricinde ne kadar alakasız iş varsa yaptım, yapıyorum. Önemli olan iştir, eve ekmek girdiği müddetçe, namusumla, alın terimle kazandığım müddetçe hiç dert etmem, yaparım.

Annem ve sevgili kedimiz Çapul ile birlikte bir hayat sürerken, canımdan öte sevdiğim nişanlım ile bir aile kurma kararı aldık, emin adımlarla ilerliyoruz.

Gelinlik bakıyoruz, mobilya bakıyoruz, çocuklarımızın isimlerini düşünüyoruz, derdimiz gediğimiz günde 15 dakika gülümseyebilmek, faturalarımızı-kiramızı ödeyebilmekten ibarettir.

En sevdiğimiz filmi, en beğendiğimiz şarkıyı tartışıp, benim canımın doğum gününde ne hediye alacağım, düğüne kadar kaç kilo verebileceğim gibi sıkıntılarla boğuşuyoruz. Ha maddi sıkıntılar yok mu? Olmaz mı! Önemli olan maneviyattır ama, para gelir geçer, bir şekilde hallediliyor.

Dün gece sakin sakin oturup survivor izlemeye hazırlanırken maaile, şöyle bir sosyal medyaya baktım ki kıyametler kopmuş. Ciğerime taş oturdu. İnanır mısınız, ağlamaktan uyuyamadım.

3 oldu, katliam oldu, olan gençlere oldu, kalanlara oldu ...

Kimin yasını tutacağımızı bilemiyoruz artık; benim gibi bir kaç bin kişi daha...

Neyse, ağlaya ağlaya sabahı sabah ettim, kalktım işe gittim.

Akşam işten dönerken (Kadıköy'de çalışıyorum), hızlı hızlı yürüdüğümü farkettim, "ya hızlıca bombaya gidiyorsam?" diye düşünüp durdum. Kendi kendime oyalandım, bende olmayan telefona kılıf falan baktım bir telefon ıvır zıvırı satan yerde. Cebimde zaten 2,25TL var, o da anca dolmuş param, birşey alacağımdan değil işte.

Sonra durduğum yerde çevreme bakındım. Bilir misiniz, Kadıköy hep kalabalıktır. "Ya şimdi burada patlarsa bomba, ya tam tersi iş yapıyorsam?" diye düşünerek hızlıca dolmuş durağına gittim.

Dolmuşa bindikten sonra canımdan öte sevdiğim nişanlıma "ben sağ sağlim dolmuşa bindim, çıkınca hayatta olduğunu haber et" diye mesaj attım.

Biraz önce, Ankara'da yaşayan bir arkadaşıma ise "belki sıra İstanbul'dadır, seni çok sevdiğimi unutma, ölüm var kalım var" diye mesaj attım.

Evden helallik almadan çıkamıyoruz artık sevgili büyükler.

Biz, ben, ölmek istemiyoruz!

Dün o parkta oturan, YGS'den çıkmış gencecik çocukların da böyle hayalleri, istekleri, hedefleri vardı; keza otobüs bekleyenlerin de.

Katledilen insanlar bir sayıdan ibaret değil; her biri bir dünya, her biri birilerinin evladı, kuzusu, birilerinin sevdiceği, canından öte sevdiği ...

Senin benim gibi etten kemikten, hayalden, hayattan ibaret insanlar öldü. O insanlar paramparça öldüler. Kolu bir yerde, bacağı bir yerde.

Biz, ben, ölmek istemiyoruz!

Yerin dibine batsın ölüm getiren herşey! Bize kıydırmayın. Biz sayı değiliz. Siz de öyle.

Yeter..! Bir daha bomba patlamaması için ne gerekiyorsa yapın ve artık ağlayarak uyumayalım.

Tuesday, 26 January 2016

Elli iki dakika..!

Elli iki dakika can çekişmek! Ölümü beklemek!
Belkide korkmak ama belli etmemek!
Neler yaşadın elli iki dakika?
Adı maviden gelenim, nasıl kıydılar sana?

Adı maviden gelenimin son mücadelesi;
Tam tamına elli iki dakika! 
Ölmek kolaymı? Kıyabilmek bir cana?
Anlayamadılar hiç, anlayamadılar hala!

Adı maviden gelenim gökyüzüne uçmadan,
Sabahın kör saati, taburesine vurmadan,
"Barış okusun" demiş, Barışları okutun!
Boynunda ipekten şal değil, bir düğüm halattan!

Onlar mı yanlış, biz mi doğru?
Hayalden mi ibaret idealler bilemem ama,
Adı maviden gelenimin son direnişi
En son direnişi tam elli iki dakika!




DipNot: Deniz Gezmiş'in ipte 52 dakika boyunca nabzının attığını öğrendiğimde yazmıştım bu şiiri, birkaç sene evvel. Ölüme bile ölümüne direnen Adı Maviden Gelenime ithafen... 

1947-...