Beynim zonkluyor düşündükçe başaramadıklarımı... Migren ne kötü şeymiş! Bak başardığım yegane şeylerden biri migren hastası olmak. Sonra yalnız kalmak var sırada. Sonra aşksızlık. Sonra tutamadığım sözler; kendime ve başkalarına. Sonra umutsuzluk. Bunlar büyük başarılar...
Bir de başaramadıklarım var. Çok çalışıp, en düşük puanı aldığım dersler gibi. Hedeflerim gibi. Hayallerim gibi. Mutluluk gibi...
Merak ediyorum, herşeyi başarmış insan mutlu olur mu? Yetinir mi elindekilerle? Yoksa daha fazlasını mı talep eder, herkes gibi? Herşey başarılabilir mi?
Merak ediyorum, seçme şansım olsaydı eğer, yine aynı yoldan mı giderdim? Bu kez neleri değiştirirdim? Herşey aynı kalırdı bence. Böyle böyle olgunlaşıyor insan ne de olsa... Aldığın her darbe, bir saç telini kırlaştırıyor, bir çizik çıkartıyor yüzünde, bir seviye fazla titrettiyor ellerini ve en son darbe ininceye dek bükülüyor boynun yavaş yavaş... O darbe inmeden hemen önce bir bakmışsın, elinde kalan üç beş mutlu hatıra ve "başaramadıkların" sana sadık dost kalmışlar, onlara yastık misali başını yaslayıp uyur olmuşsun... çünkü artık çok geçtir birşeyler için...
Umutları olmadan yaşayabilir mi bir insan?
Monday, 24 December 2012
Friday, 21 December 2012
Deniz yağıyor.
Yanıma gel.
Ellerimden tut...
Sıkıca.
Tut ki düşmeyeyim yalanlara...
Karanlığa.
Birlikte izleyelim yaşananları...
Değişen insanları...
Hayatı.
Birileri öldü.
Birileri dondu.
Birileri yolundan döndü...
Birileri yok oldu...
Güneş doğdu.
Bugün anladım ki,
Bulut olmuş bizimki..
Yağmur yerine Deniz yağıyor.
Tuesday, 4 December 2012
ve bir ki seksenbeş!
Eğer okul bu kadar uzun olmasaydı,
hayat bu kadar zor olmasaydı,
aşkı Hollywood filmlerindeki gibi sanmasaydık,
fiziğim düzgün olsaydı,
biyolojiden çakmasaydım,
adaleti demokraside aramasaydık,
"Yurtta sulh, cihanda sulh" birilerine batmasaydı,
dininiz islam olmasaydı,
dilde kemik olsaydı,
kalpte çekmece olsaydı,
parmaklar tabanca olsaydı,
gözde çip olsaydı,
birileri yalan söylemeseydi,
birileri at gözlüklü olmasaydı,
Mars'ta hayat olsaydı,
Venüs'te huri, Plüton'da nuri olsaydı,
ölünce birşey olmayacağını anlasaydınız,
doğaya sahip çıkılsaydı,
dünyanın dengesi kurcalanmasaydı,
ayağım karıncalanmasaydı,
bu ödev beni benden almasaydı DÜNYA ÇOK EĞLENCELİ OLABİLİRDİ MESELA!
DÜŞÜNSENE!
hayat bu kadar zor olmasaydı,
aşkı Hollywood filmlerindeki gibi sanmasaydık,
fiziğim düzgün olsaydı,
biyolojiden çakmasaydım,
adaleti demokraside aramasaydık,
"Yurtta sulh, cihanda sulh" birilerine batmasaydı,
dininiz islam olmasaydı,
dilde kemik olsaydı,
kalpte çekmece olsaydı,
parmaklar tabanca olsaydı,
gözde çip olsaydı,
birileri yalan söylemeseydi,
birileri at gözlüklü olmasaydı,
Mars'ta hayat olsaydı,
Venüs'te huri, Plüton'da nuri olsaydı,
ölünce birşey olmayacağını anlasaydınız,
doğaya sahip çıkılsaydı,
dünyanın dengesi kurcalanmasaydı,
ayağım karıncalanmasaydı,
bu ödev beni benden almasaydı DÜNYA ÇOK EĞLENCELİ OLABİLİRDİ MESELA!
DÜŞÜNSENE!
Sunday, 2 December 2012
Bir şans daha...
Deli gibi buz her yer, deli bir soğuk...
Kar yağsa da kırılsa...
Sonra bembeyaz olsa heryer, uçsuz bucaksız...
Yanımızda sıcacık bir soba...
Anneannem elma soysa,
Annem haberleri izlerken...
Dayımlar bir film koysa,
Ben annemin kucağında uyuklarken...
Belki pamuk ninemler gelir,
Belki Şükran teyzemler çağırır...
Belki Mustafa Keser çıkar televizyona,
ve Eminoşlar haber verir...
Sonra sabahleyin evden çıkarken bir bakmışız,
Kapı kolunda bir poşette süt ve meyvesuyu...
İsimsiz bir kahramanlık, Şöhret Mutlu'daki,
Herkes bilir yinede Nedret amcamın olduğunu...
Akşam Mete dayım gelir işten.
Araba varsa, hepberaber gezmeye!
Kıramaz anneannemi, arabaya doluşuruz,
Ya sahile götürür ya Karacaahmet'e!
Mutfaktan mis kokular gelir,
Komşuda pişen bize de düşer!
Ya biz göndeririz,
Ya da Zeynep ablamdan sepet iner.
Sonra bir bakmışız, mevsim yaz!
Kayhan dayımla bir kavanoz reçeli bitirmişiz!
Akşama bolca karpuz ve peynir biraz,
Sonra teyzemlerle muhabbete dalmışız...
Günlerden Cuma ve alışveriş zamanı.
Azıcık kandıra biberi ve diğerleri.
Derken akşama yemek telaşı,
Yemekten sonra mevsim meyvesi.
Bir bakmışız ben büyümüşüm..
Dayımlar evlenip gitmişler yuvadan...
Anneannemin saçları bembeyaz olmuş,
Hala meyve soyuyor, köşesinden.
Bayat bir tabir olacak ama...
Keşke bir şans daha verse hayat...
Tadını çıkartarak yaşardık her anı,
Dünyaya inat!
Kar yağsa da kırılsa...
Sonra bembeyaz olsa heryer, uçsuz bucaksız...
Yanımızda sıcacık bir soba...
Anneannem elma soysa,
Annem haberleri izlerken...
Dayımlar bir film koysa,
Ben annemin kucağında uyuklarken...
Belki pamuk ninemler gelir,
Belki Şükran teyzemler çağırır...
Belki Mustafa Keser çıkar televizyona,
ve Eminoşlar haber verir...
Sonra sabahleyin evden çıkarken bir bakmışız,
Kapı kolunda bir poşette süt ve meyvesuyu...
İsimsiz bir kahramanlık, Şöhret Mutlu'daki,
Herkes bilir yinede Nedret amcamın olduğunu...
Akşam Mete dayım gelir işten.
Araba varsa, hepberaber gezmeye!
Kıramaz anneannemi, arabaya doluşuruz,
Ya sahile götürür ya Karacaahmet'e!
Mutfaktan mis kokular gelir,
Komşuda pişen bize de düşer!
Ya biz göndeririz,
Ya da Zeynep ablamdan sepet iner.
Sonra bir bakmışız, mevsim yaz!
Kayhan dayımla bir kavanoz reçeli bitirmişiz!
Akşama bolca karpuz ve peynir biraz,
Sonra teyzemlerle muhabbete dalmışız...
Günlerden Cuma ve alışveriş zamanı.
Azıcık kandıra biberi ve diğerleri.
Derken akşama yemek telaşı,
Yemekten sonra mevsim meyvesi.
Bir bakmışız ben büyümüşüm..
Dayımlar evlenip gitmişler yuvadan...
Anneannemin saçları bembeyaz olmuş,
Hala meyve soyuyor, köşesinden.
Bayat bir tabir olacak ama...
Keşke bir şans daha verse hayat...
Tadını çıkartarak yaşardık her anı,
Dünyaya inat!
İyi ki doğdum!
Bir sperm, yumurtayı döller ve bu küçük hücre yavaş yavaş toparlanmaya ve şekillenmeye başlar. Tam formunu alması, hepimizin bildiği gibi 9 ay 15 gün sürer. Bu süre içerisinde annenin rahminde büyüyen bu canlı, diğer organların sıkışmasına, annenin karnının büyümesine, bazılarında tansiyon bozukluklarına ve genel olarak hormonal dengesizliklere neden olur. Hamilelikte dengeli veya dengesiz, bütün anneler kilo alır. Süt salgılama hormonu, ağrılı bir göğüs büyüme evresine sokar anne adayını. Zaten bütün dengesizlikleri yaşayan annenin, fetusun saç miktarıyla doğru orantılı olarak mide bulanıklıkları baş gösterir. Eğer anne zararlı tütün ve alkol maddelerine bağımlıysa bu, bebek için çok zararlı olduğundan, bir de bu ürünlerin bırakımı stresi binecektir annenin omzuna. 9. ay 15. gün gelip çattığında, kaideler haricinde tabii, doğum sancıları başlar. Bu sancıların ne kadar kötü olduğuna dair herkesin bir fikri var fakat son araştırmalara göre aynı anda 5 tane kaburga kemiğinin yavaş yavaş kırılması şiddetinde bir acıymış bu. Anne olmanın acıları bitmiyor. Doğum "mucizesinden" sonra anne bebeğini kucağına alır ve bir rivayete göre bütün acılarını unutur.
Sonra bu bebek büyümeye başlar...
4 Aralık 1990, ben doğdum.
Benim doğumum sırasında annemin bağırsakları düğümlendiği için bir çok operasyon geçirmiş ve en sonunda bütün bunlar yetmezmiş gibi, öldü sanılıp morga konulmuş. Daha sonra annemin yaşadığını kim anladı bilinmez, morgtan çıkartılıp yoğun bakıma alınmış. Anneme göre bir kaç ay, babama göre 13 gün olan bu tedavi süreci sonunda, 50 kilo doğuma giren annem 150 kilo olarak hastaneden ayrılmış; kortizon uygulaması, vs.
Ben de kalbimde delikle doğmuşum. Doktorlar ameliyat dediği halde bitkisel çözümle kalbimi tamir eden annem, ne yazık ki, ırsi olarak babamdan geçen orta kulak iltihaplanmasına hiç bir çare bulamadı. Herhalde bir 11-12 yaşıma kadar her kış, mutlaka iltihaplanan kulağımın ağrısı yüzünden kulaklarımı kapatıp kafamı duvarlara vurduğum geceleri hatırlıyorum. Ben ağlardım, annem kahrolurdu.
Ha tabii bu arada egzama, E330 maddesi alerjisi, hayvan tüyü alerjisi ve rüzgar alerjisi çabası. Ufacık rüzgarda gözlerim şişer, ufacık E330 maddeli yiyecek yediğimde her yanım kabarır... Bizi evde bulamayanın hastaneye geldiği dönemdi bunlar.
Neyse ki, kulak iltihaplanmasını da atlattım. Gerçi sağ kulağımda duyma kaybı var şuan, ama ağrılar bitti. Alerjiyi de yendim.
Daha sonra anneannem kanser oldu ve onun acısı, hepimizi acıttı. Tam da kışın ortasına denk gelmişti, anneannemin rahatsızlığı. O hastanedeyken, ben de evde grip olmuş yatıyordum. Annem, sabah kalkıp ilacımı içirip, işe gidip, işten sonra hastaneye gidip, gecenin bir körüne kadar anneannemin yanında kalıp, sonra eve gelip zamanı gelmiş ilaçlarımı içirip yatırıyordu beni.
30 Kasım 2002 günü, anneannem melek oldu...
Daha sonra ergenlik çağı sıkıntıları baş gösterdi. 8 sene önce İngiltere'ye yerleştik ve ilk geldiğim dönem, hatta ilk 8 ay çok ağır bir depresyon geçirdim. Annem ne yapacağını şaşırdı bu dönemde. Dilini ve kültürünü bilmediğimiz bir ülkedeydik ve okullar beni kabul etmemişti. 8 ay boyunca evde kaldım.
Sürekli ağlıyor, sürekli ölümü düşünüyordum.
Derken annem depresyona girdi. Eski eşiyle ayrıldılar ve bu kez o çocuk-ben anne gibi olduk. Yaklaşık 2 yıl anti-depresan kullandı ve sonunda bir şekilde atlattı bu durumu.
Sonra benim sıkıntılarım başladı, yeniden. Üniversite, sonrasında ne yapacağım, neye neyi nasıl yapacağım ve hepsinin ötesinde ergenlikten çıkış-erişkinliğe geçiş dönemi ve kurdeşen dökmeye başladım. Önce çok ağır ilaçlar verdiler, sonra hastaneye gönderdiler. Bilmem kaçıncı kan tahlilinden sonra fındık allerjisinin başladığını öğrendik. Bir bu eksikti, hayırlı olsun.
Şimdi, aşırı saç dökülmesiyle ilgili olarak evvelsi gün verdiğim kanın tahlil sonuçlarını bekliyoruz.
Hem annem çekti, hem ben çektim, çekmeye devam ediyoruz... Yani diyeceğim o ki, iyi ki doğmuşum. Hayat pek güzelmiş!
Wednesday, 28 November 2012
Komedi sanat mıdır?

İnsanları güldürebilmek için yıllarca, çok saygıdeğer oyuncular, şekilden şekile girdiler, hikayeler-fıkralar anlattılar. Yetmedi, oyuncular ve sanatçılar bunu tiyatro sahnelerine, peyaz perdeye, aptal kutusuna, karikatür dergilerine, sosyal medya ağlarına taşıdılar.
İnsanların hikayelerini anlatmaya, toplumunsa gülmeye ne kadar aç olduğunu görmemek için kör olmak gerekir; komedi unsuru ülkede bu kadar ciddiye alınırken...
Birilerini gülümsetmek bence sanat değildir. Bence işin sanat kısmı, kahkaha attırmak ve/veya uzun soluklu bir geyik muhabbetine liderlik etmektir.
Türkiye'de komedi dendiğinde akla her alandan başka isimler gelir. Mesela Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Adile Naşit, Kemal Sunal ve daha birçok saygıdeğer-yüzlerini bildiğimiz isimler ve ayrıca Yiğit Özgür, Erdil Yaşaroğlu, Uğur Gürsoy ve daha birçok saygıdeğer-kalemini bildiğimiz isimler... Bu liste uzar gider. Bu isimler yıllarca bize kahkaha attırmayı başarmış isimlerdir ve bu nedenle başarılı olmuşlardır.
Farkettiğiniz gibi, bahsettiğim isimlerin büyük bir çoğunluğu kara mizah yapıyor. Kara mizah yapan kişi, komedi sanatında Kamil İnsan olmuş biridir, şahsen. Böyle düşünüyorum, çünkü kara mizah için bir alt yapı, dilin kemiğinin ameliyatla alınması ve cesaret gerekir. Ne mutlu bize ki cesareti bol bir toplumda yaşıyoruz.
Komediyi tiye alıp, insanlara saçmalık sunmayı kendine görev edinmiş kimselerin kazandığı başarıyı kara mizah kazanamadığında ise, ülkeye dair bütün gelecek kaygılarım başveriyor.
Birisinin yüzünü fotokopi makinasına sokup, onlarca çıktı almasını komik bulan izleyicinin herhangi bir kara mizahı anlamasını beklememek gerekir mi? Sanırım bu soruyu yanıtlayabildiğimiz gün, hayatın sırrını da çözmüş olacağız.
Bu durum aynı, kaliteli dizilerin ve oyunculukların reyting isimli canavar yüzünden gösterimden kaldırılması ve Akasya Durağı, Arka Sokaklar gibi saçmalıkların yıllar boyu devam etmesi gibi birşey.
Benimse "sanat değil" dediğim "komedi" unsurları bunlar. Kocaman kocaman adamlar orada, doğru düzgün yapamadıkları aksanlarıyla, seyirci gülsün diye şekilden şekile giriyorlar ve insanlar, ağlanacak hale mi yoksa gerçekten komik buldukları için mi bilinmez, gülüyorlar.
Bu sanattır:
Bu ise değildir:
Şahsen böyle düşünmekteyim.
Thursday, 22 November 2012
Art of Directing | Preparations
My passion towards film lies all the way back to the year the Titanic was released.
I was 8 years old. I cried like everyone else who watched the movie. The issue was my uncle, though. He was in the film business for some time back in the day and he knew all the tricks that would ruin the magic for me. After the VCD of the film was released we all bought it and watched again and again. A year later, one summer day, my uncle came in with the DVD of the movie and he asked if I watched the movie. I said "of course!" honestly. Then he asked what I thought about it. I told him how much I cried for all those people that was in the ship, how I wish to be loved and love like Rosé and Jack one day and how bad it was to watch a giant ship to sink. He started to laugh, naturally, and asked if I really think that they sank a real ship and killed those people. I said "of course they are actors but how else could they film a ship sinking?" He, continuing laughing, asked if I knew where they filmed those ocean scenes. I said "in the ocean of course!". Well... That was the day my perspective towards cinema was changed forever and the magic I believed the cinema hold was gone, as because my uncle put the DVD on and started to play the behind the scenes of Titanic.
The first time I heard about the term "blue and green screen (in Turkey we call it green and/or blue box)" was while watching the filming diary of Titanic.
I was very disappointed when I saw that they've built half of the ship and the rest of it was open, I was disappointed when I saw they filmed the ocean scenes in a swimming pool and most importantly I was very much disappointed when I saw that the sinking ship was a miniature version of the actual ship and most of the film had to be animated or filmed in Hollywood sets.
In short version I was disappointed but I also was amused. The magic bond between the film and me was gone forever but I've gained magical eyes to built another bond with film and industry.
When I was 16 I've decided to study IT and Media so that I could learn to do the animations I wished to make for my films. Though we studied something entirely different in IT but I loved hat too. Though my passion towards films were growing wildly.
Without any technical or theoretical knowledge I've decided to become a film director. My decision led my friends to many questions to ask to me; for example "who's your favourite director?" "Uhmmmm... Well, whoever directed the Matrix is very amazing." "What makes you say that"? "We'll the story is so great!" "Then that's your favourite script writer or story is by whoever hats your favourite person but you are not talking about the director."
My best friend suggested me thousands of films to watch and directors to follow. He taught me what I needed; another perspective towards the stories that called storytelling strategies.
He made me understand the reason the props in the background was there because they were there to support the story. He made me see the colour strategies, costumes, lighting, shots and most importantly the directing.
I always thank him for making me who I am today.
After the sixth form and Media, I started to study BA Film in University of West London. I learnt more and more until it felt as I needed to see them all in practical works. They worked better than I expected sometimes, but sometimes it was shit. I needed more experience... More education... More...
Then I started to read and watch. I've read how many books and articles about directing and technical side of filming, I don't really know but I did.
I've watched at least 2 films every day, no matter how late or early the time was.
I've prepared myself for the final year of the course.
Now I'm the director of my own 3 minutes drama piece for one module and the art director for the finishing film.
All the preparations and books and films and the hardcore education of 6 years, you would think I'm ready for it all.
I'm very much freaking out.
So, just to get my self confidence back on the track and to seek psychological help, I've decided to write this piece and continue with a diary about these matters.
I sound ready though, don't I?
Note: the photos are some of my research for art directing.
Sunday, 4 November 2012
Taraf.
Soğuk iklimin sıcak insanı ve sıcak iklimle henüz tanışmış buz gibi bir kalp savaşı. Bu meydanda mantığa yer yok!
Silahlarsa iki dirhem-bir çekirdek süslenmiş cümleler yumağı.
Sen ne anlatırsın... O ne anlar. İşaret parmakları orta kulağa doğru yerleştirilmiş. Uğultudan ibaret dışarısı. Net duyduğu sadece üç şey var; kalp atışı, nefes alışı ve kafasının içinde dönüp duranlar.
Umutsuzca kendini ifade etme gayretine son verirsin.
Artık tepkilerinin seviyesi artmıştır.
Sen, şahsın yanlışlarını gösterdiğin anda,
Karşı taraf gözlerini kapatır.
Zira bir temcit pilavı hikayesidir bunlar O'na.
Ne zaman ki sorgulamaya başlarsın,
Ellerini indirir ağzına. . .
Galibiyetsiz, malubiyetsiz, ağır bir sonla savaş biter, sonra.
Dağılır her iki taraf, sessizce...
Bir daha yüzleşmemecesine...
Önemli olan savaşmaktı.
Bu savaşta doğru ve yanlış vardı.
Önemli olan doğru tarafta yer almaktı.
Gerçi, pek umursadığım söylenemez.
Silahlarsa iki dirhem-bir çekirdek süslenmiş cümleler yumağı.
Sen ne anlatırsın... O ne anlar. İşaret parmakları orta kulağa doğru yerleştirilmiş. Uğultudan ibaret dışarısı. Net duyduğu sadece üç şey var; kalp atışı, nefes alışı ve kafasının içinde dönüp duranlar.
Umutsuzca kendini ifade etme gayretine son verirsin.
Artık tepkilerinin seviyesi artmıştır.
Sen, şahsın yanlışlarını gösterdiğin anda,
Karşı taraf gözlerini kapatır.
Zira bir temcit pilavı hikayesidir bunlar O'na.
Ne zaman ki sorgulamaya başlarsın,
Ellerini indirir ağzına. . .
Galibiyetsiz, malubiyetsiz, ağır bir sonla savaş biter, sonra.
Dağılır her iki taraf, sessizce...
Bir daha yüzleşmemecesine...
Önemli olan savaşmaktı.
Bu savaşta doğru ve yanlış vardı.
Önemli olan doğru tarafta yer almaktı.
Gerçi, pek umursadığım söylenemez.
Friday, 12 October 2012
From "a character" to "a hero".
Hi there filmmakers.
I used to think I was a filmmaker. I could create miracles from what I have and wow, I knew enough terminology to be the director of the project.
3 years of hard-core filmmaking lessons -practical and theory- in university makes you realise that you are only a small bug walking around, thinking the world turns around you... I was nothing.
Now that we are clear about what I was and what I am now, we can talk about today's subject: making "a character" in your head a hero in your film.
Okay, when we say a hero, what pops in your head? Usual stuff, I presume... Iron Man, Captain America, Thor, Batman, Big Daddy (Kick Ass), Tony Montana (Scar Face), God Father.. I think you got the point.
What if I told you that the Dude in the Big Lebowski was also a hero, what would you say? Either "I know, you dumb bitch, get a life." or "get out of here!".
So, if you are one of the people who already knew that the Dude was a hero, get lost right now. This is very much a time wasting reading for you. For those who didn't, enjoy the ride.
Well, the main character is the hero of the film. "Duh!" End of story.
No, read through, its getting more and more fun. I'm joking, it doesn't end here.
First of all, if you think you are a filmmaker, you are not. If you know you're a filmmaker, lets get in touch.
A film starts with an idea. Idea can come to a person everywhere. Trust me when I say everywhere; my last story was written in toilet and don't you dare asking what I was doing in there.
Everyone has a different style of writing, being creative. Some think, some sing, some listen, some stare. It's the matter of the inspiration. My usual inspirations are sentences. I twist some words around and ta-da! I have a story!
Or sometimes I think about a character, I try to become that character, I try to act like that person, think like that person and I imagine what would happen to him. Then ta-da!
So, whatever inspires you, do that and get yourself a nice hard-ass story that you would like to watch on the silver-screen without checking the time.
Let's come up with a story actually, then go step by step. O-kay... tick-tock... Thinking.
Okay, I've got one! So there was this homeless guy who seemed as if he knew everything about the world. People thought he was a wise man but he was an idiot. Though since everyone thought/believed what he said had a meaning, they tried to find the sense themselves and they did, usually. So, one day one of the big guys (high status, suit guy) comes to him and asks stuff. The homeless guy had no idea who this suit guy was. He tells his usual stuff and the suit guy finds him fascinating and then the homeless guy becomes one of the consultants of him and he was no more a simple homeless guy the junkies would listen to. The world would listen to him now.
I just came up with an amazing story. Look at my simple story! It includes insults to politicians! Man, I will earn good money from this. Anyways, back to the subject.
Simple story that has a character, has a point, can be filmed even silent and would still make sense.
What makes my homeless guy the main character?
1- He is the main character of the story and this is his story.
2- He saves the day for those whom would be too lost to be in need of asking questions to a homeless guy.
3- He changes the stereotypical homeless person view of public: marginal example.
I also gave a brief explanation about the character. I said that "he is an idiot". That refers to this:
1- Whatever he says doesn't have any logical value,
2- He is not as smart as people think he is.
Also I have explained the "public" characteristics, as saying "homeless guy is suppose to be a wise man... they make sense out of what he is bubbling about" (not with exact words). That refers to this:
1- Public type in my story is bunch of people who are ready to believe,
2- They have a (good or bad) bias towards characteristics of people,
The Suit guy refers to an educated man who is a politician and therefore is voice of the people he was chosen by. His belief in to the homeless guy refers to how the (good or bad) bias towards characteristics is more than cultural and all Socio-Economic classes affected by it.
Homeless guy's life's changing is only simple ending to this story.
Now, how do we make him a proper hero?
Dialogue. Visual referrals. Sound and visual affects. Dramatising the character. Only logical, because the hero of a film is a person who the audience bond with.
Cont.
Homeless guy explains his life story to a journalist for her to publish it. He explains it all very bravely. All the beatings he survived from his father, all those times he felt lonely because he didn't have a mother as a child, all those years he was married and his wife died on birth, all those nights he looked after his only gift from wife; his son and he died from heart-failure when he was 2 months old.
How he lost his job when the depression kicked in and for 5 years he was homeless, moneyless and lonely. His only friends have been the junkies and people who passed him by looked at him with pitiful and/or disgusted eyes. They didn't know what he went through and they judged him instead of asking or listening...
and this is how you dramatise a character. What's up!
If this brief explanation can make an audience say "aaaaawwwwwwwwww!", it's awesome. If some cry, even better. He is the biggest hero on earth!
So in this piece, I came up with a story, a character and I made him a kick-arse hero.
If I copied and pasted any line in this piece or if I used anyone's idea or whatever, they have every right to sue me. This piece's rights belong to me and NO YOU CANNOT USE THIS PIECE FOR ANY PURPOSE WHATSOEVER! without asking.
Hope you have enjoyed the journey and Deniz Karadaş airlines thanks for choosing us and wishes you a good day. Hope to see you soon again. This is a gift from me to you reader! Enjoy!
Deniz Karadaş a.k.a. AntiRadioGirl.
I used to think I was a filmmaker. I could create miracles from what I have and wow, I knew enough terminology to be the director of the project.
3 years of hard-core filmmaking lessons -practical and theory- in university makes you realise that you are only a small bug walking around, thinking the world turns around you... I was nothing.
Now that we are clear about what I was and what I am now, we can talk about today's subject: making "a character" in your head a hero in your film.
Okay, when we say a hero, what pops in your head? Usual stuff, I presume... Iron Man, Captain America, Thor, Batman, Big Daddy (Kick Ass), Tony Montana (Scar Face), God Father.. I think you got the point.
What if I told you that the Dude in the Big Lebowski was also a hero, what would you say? Either "I know, you dumb bitch, get a life." or "get out of here!".
So, if you are one of the people who already knew that the Dude was a hero, get lost right now. This is very much a time wasting reading for you. For those who didn't, enjoy the ride.
Well, the main character is the hero of the film. "Duh!" End of story.
No, read through, its getting more and more fun. I'm joking, it doesn't end here.
First of all, if you think you are a filmmaker, you are not. If you know you're a filmmaker, lets get in touch.
A film starts with an idea. Idea can come to a person everywhere. Trust me when I say everywhere; my last story was written in toilet and don't you dare asking what I was doing in there.
Everyone has a different style of writing, being creative. Some think, some sing, some listen, some stare. It's the matter of the inspiration. My usual inspirations are sentences. I twist some words around and ta-da! I have a story!
Or sometimes I think about a character, I try to become that character, I try to act like that person, think like that person and I imagine what would happen to him. Then ta-da!
So, whatever inspires you, do that and get yourself a nice hard-ass story that you would like to watch on the silver-screen without checking the time.
Let's come up with a story actually, then go step by step. O-kay... tick-tock... Thinking.
Okay, I've got one! So there was this homeless guy who seemed as if he knew everything about the world. People thought he was a wise man but he was an idiot. Though since everyone thought/believed what he said had a meaning, they tried to find the sense themselves and they did, usually. So, one day one of the big guys (high status, suit guy) comes to him and asks stuff. The homeless guy had no idea who this suit guy was. He tells his usual stuff and the suit guy finds him fascinating and then the homeless guy becomes one of the consultants of him and he was no more a simple homeless guy the junkies would listen to. The world would listen to him now.
I just came up with an amazing story. Look at my simple story! It includes insults to politicians! Man, I will earn good money from this. Anyways, back to the subject.
Simple story that has a character, has a point, can be filmed even silent and would still make sense.
What makes my homeless guy the main character?
1- He is the main character of the story and this is his story.
2- He saves the day for those whom would be too lost to be in need of asking questions to a homeless guy.
3- He changes the stereotypical homeless person view of public: marginal example.
I also gave a brief explanation about the character. I said that "he is an idiot". That refers to this:
1- Whatever he says doesn't have any logical value,
2- He is not as smart as people think he is.
Also I have explained the "public" characteristics, as saying "homeless guy is suppose to be a wise man... they make sense out of what he is bubbling about" (not with exact words). That refers to this:
1- Public type in my story is bunch of people who are ready to believe,
2- They have a (good or bad) bias towards characteristics of people,
The Suit guy refers to an educated man who is a politician and therefore is voice of the people he was chosen by. His belief in to the homeless guy refers to how the (good or bad) bias towards characteristics is more than cultural and all Socio-Economic classes affected by it.
Homeless guy's life's changing is only simple ending to this story.
Now, how do we make him a proper hero?
Dialogue. Visual referrals. Sound and visual affects. Dramatising the character. Only logical, because the hero of a film is a person who the audience bond with.
Cont.
Homeless guy explains his life story to a journalist for her to publish it. He explains it all very bravely. All the beatings he survived from his father, all those times he felt lonely because he didn't have a mother as a child, all those years he was married and his wife died on birth, all those nights he looked after his only gift from wife; his son and he died from heart-failure when he was 2 months old.
How he lost his job when the depression kicked in and for 5 years he was homeless, moneyless and lonely. His only friends have been the junkies and people who passed him by looked at him with pitiful and/or disgusted eyes. They didn't know what he went through and they judged him instead of asking or listening...
and this is how you dramatise a character. What's up!
If this brief explanation can make an audience say "aaaaawwwwwwwwww!", it's awesome. If some cry, even better. He is the biggest hero on earth!
So in this piece, I came up with a story, a character and I made him a kick-arse hero.
If I copied and pasted any line in this piece or if I used anyone's idea or whatever, they have every right to sue me. This piece's rights belong to me and NO YOU CANNOT USE THIS PIECE FOR ANY PURPOSE WHATSOEVER! without asking.
Hope you have enjoyed the journey and Deniz Karadaş airlines thanks for choosing us and wishes you a good day. Hope to see you soon again. This is a gift from me to you reader! Enjoy!
Deniz Karadaş a.k.a. AntiRadioGirl.
Thursday, 9 August 2012
Peki . . .
İlham bekleyen sanarkarın aslında acıyı beklediğini anladım.
Sanatkar olduğumu söylemiyorum.
Çok eskilerden bir anı gibi herşey. Oldu. Bitti. Çünkü olmalıydı. Çünkü bitmeliydi. Çünkü hayatın bana attığı en büyük kazık bu "mükemmeliyetçilik". Zaten, sırf bu yüzden kendimden nefret etmekte değil miyim?
Matem. Siyah. Ağıt. Yas.
U-mutsuzum.
Bir küçük sinema bileti, bir iki eşya, anılar, hayalleri yanıma aldım, gidiyorum.
Yüreğimi emanet edip gidiyorum.
Son sözü söyledi ve bitti. Son sözü söyledi, çünkü bitti.
Bedenim kendime ağır. Gidiyorum.
Nefes almaya bile halim kalmadı bu savaştan sonra. Gitmeye mecalim... ama gidiyorum.
"... Just go"
Peki. . .
Sanatkar olduğumu söylemiyorum.
Çok eskilerden bir anı gibi herşey. Oldu. Bitti. Çünkü olmalıydı. Çünkü bitmeliydi. Çünkü hayatın bana attığı en büyük kazık bu "mükemmeliyetçilik". Zaten, sırf bu yüzden kendimden nefret etmekte değil miyim?
Matem. Siyah. Ağıt. Yas.
U-mutsuzum.
Bir küçük sinema bileti, bir iki eşya, anılar, hayalleri yanıma aldım, gidiyorum.
Yüreğimi emanet edip gidiyorum.
Son sözü söyledi ve bitti. Son sözü söyledi, çünkü bitti.
Bedenim kendime ağır. Gidiyorum.
Nefes almaya bile halim kalmadı bu savaştan sonra. Gitmeye mecalim... ama gidiyorum.
"... Just go"
Peki. . .
Wednesday, 11 July 2012
2 books in 3 days.
I've read 2 books in 3 days. So you can totally imagine what kind of situation I am in. I am doing everything I can to escape from reality.
As such 3 days ago I have watched 4 films in one day.
It doesn't feel right anymore... this... Whatever this called. The stupid reality. This stupid reality. It doesn't feel right.
I've got too many questions. I've got too many wishes. Too many thoughts. Too many mistakes. Too many regrets. Too many maybes. Too many hopes.
I don't know who I am. I don't know what I want. I don't know what I should do. All I want to do is to escape from reality and so I read... nonstop.
So the book I've finishes first was called "the boy who could see demons". It literally made me think. Mixed my emotions up. It was too good to be true. After the story was finished I've checked for other books of the writer. Will wait.
Then I've started and finished "100 strokes of brush before bed" today and I've hated that girl. She was too idiot to see what she was doing to herself. She was an idiot to destroy her teenage-hood just over a heart-break.
She went through what everyone does but she was a drama queen that was idiot enough to be blind towards the truth: there is a true love awaits you. So while she was losing hope towards that "perfect love" she became a whore. Awesome.
All I wanted to do was to escape from reality and occupy my head with other things instead of struggling with what I have and here I am, angry at a stupid teenager who turned herself into an orgy whore.
I need a break.
As such 3 days ago I have watched 4 films in one day.
It doesn't feel right anymore... this... Whatever this called. The stupid reality. This stupid reality. It doesn't feel right.
I've got too many questions. I've got too many wishes. Too many thoughts. Too many mistakes. Too many regrets. Too many maybes. Too many hopes.
I don't know who I am. I don't know what I want. I don't know what I should do. All I want to do is to escape from reality and so I read... nonstop.
So the book I've finishes first was called "the boy who could see demons". It literally made me think. Mixed my emotions up. It was too good to be true. After the story was finished I've checked for other books of the writer. Will wait.
Then I've started and finished "100 strokes of brush before bed" today and I've hated that girl. She was too idiot to see what she was doing to herself. She was an idiot to destroy her teenage-hood just over a heart-break.
She went through what everyone does but she was a drama queen that was idiot enough to be blind towards the truth: there is a true love awaits you. So while she was losing hope towards that "perfect love" she became a whore. Awesome.
All I wanted to do was to escape from reality and occupy my head with other things instead of struggling with what I have and here I am, angry at a stupid teenager who turned herself into an orgy whore.
I need a break.
Thursday, 5 July 2012
Best-FriendShip
I see lots of memes about best friendship these days. One of them said "best friends never let you do stupid things alone".
So, imagine..
A Chinese guy called Woo breaks into your best-friend's house, pees on his rug and you talk him into find the actual millionaire Lebowski to pay for the rug... just because it really tied the room together.
Your friend agrees and goes to see him. Next thing you know he has been thrown out from the premises with a rug he has taken without the actual dude's permission. You guys don't really care and continue bowling.
The issue is, you guys are in a bowling team together and you never see him play, ever. He is there, though, all the time.. either drinking or talking.
Then things go wrong and the millionaire dude asks your friend Dude to help him to get his ex-porn star wife back as she's been kidnapped. Of course you come up with a perfect plan. You take his car, with a package filled with explosives and a bag filled with your dirty underwear to be given to the kidnappers... so that you guys will take the money.
Your plan fails, you fuck up his car, millionaire dude's wife's toe has been cut and next thing you know, your best friend tell you to fuck off! What a Dude, right!
Anyways, after everything happens, the kidnapper nihilist guys puts Dude's car on fire and attacks your pacifist friend which causes a deadly heart-attack. He dies.
You and Dude takes his ashes and you say some clever things and then try to throw the ashes on the ocean. Though you fail because of the wind and you make your best friend cover in those ashes.
Not cool man...
Next thing you know, you turn to your friend and say "fuck it, lets go bowling".
Though, again, you have never seen your friend play it with you, ever.
This is an epic story of best-friendship by Coen Brothers, called The Big Lebowski.
So, imagine..
A Chinese guy called Woo breaks into your best-friend's house, pees on his rug and you talk him into find the actual millionaire Lebowski to pay for the rug... just because it really tied the room together.
Your friend agrees and goes to see him. Next thing you know he has been thrown out from the premises with a rug he has taken without the actual dude's permission. You guys don't really care and continue bowling.
The issue is, you guys are in a bowling team together and you never see him play, ever. He is there, though, all the time.. either drinking or talking.
Then things go wrong and the millionaire dude asks your friend Dude to help him to get his ex-porn star wife back as she's been kidnapped. Of course you come up with a perfect plan. You take his car, with a package filled with explosives and a bag filled with your dirty underwear to be given to the kidnappers... so that you guys will take the money.
Your plan fails, you fuck up his car, millionaire dude's wife's toe has been cut and next thing you know, your best friend tell you to fuck off! What a Dude, right!
Anyways, after everything happens, the kidnapper nihilist guys puts Dude's car on fire and attacks your pacifist friend which causes a deadly heart-attack. He dies.
You and Dude takes his ashes and you say some clever things and then try to throw the ashes on the ocean. Though you fail because of the wind and you make your best friend cover in those ashes.
Not cool man...
Next thing you know, you turn to your friend and say "fuck it, lets go bowling".
Though, again, you have never seen your friend play it with you, ever.
This is an epic story of best-friendship by Coen Brothers, called The Big Lebowski.
Friday, 29 June 2012
Yeter!
Arkadaşım, ben mutsuz bir insanım. Bununla ne gurur duyuyorum, ne hava atıyorum, ne tarz yapıyorum kendime, ne cool olduğumu düşünüyorum, ne dikkat çekmeye çalışıyorum, ne birilerinin bana acımasını istiyorum, ne de kendimi aşağılıyorum.
Ben, yalnızca, mutsuzum.
Bu durumu, kendini bilge gibi gösterip, milyon tane atasözü sarfedip de kendi egolarını tatmin etmek için kullanma artık. Senin 5 kuruşluk düşüncelerin veya bana vereceğin bin yıllık öğütler umrumda değil. Ben mutsuz bir insanım, bu kadar.
Elimde olanlar, olmayanları örtemiyor diye mutsuzum. Yalnızım diye mutsuzum. Etrafım kalabalık diye mutsuzum. Sessiz diye mutsuzum. Çok sesli diye mutsuzum. Yamuk diye mutsuzum. Düz diye mutsuzum. Garip diye mutsuzum. Sıradan diye mutsuzum. Monoton diye mutsuzum. Basit diye mutsuzum. Değişik diye mutsuzum. Zor diye mutsuzum. Sana ne? Var veya yok sebebi. Ben mutsuzum.
Değişmeye çalışmıyorum. Değiştirmeye çalışmıyorum. Değiştirmeye çalışma. Değişmek istemiyorum. Kendi halimden mutlu değilsem de kabullendim: ben mutsuzum!
Gülümsemek için oynatacağım 40 küsür kasa acıdığım, üşendiğim için mutsuzum.
Mutsuz olmak en basidi, mutlu olmakla uğraşamayacağım için mutsuzum.
Kötüyü gören gözünü kapatıp, iyiyi hayal etmek yorduğu için mutsuzum.
Ben mutsuzum. Beni tanı. Hayatımda kalacaksan böyle kabul et. İstemezsen işte kapı, işte sapı. Çok umrumda olmaz, emin ol.
Umarım bu kadar tekrar tekrar yazarak beyninize sokabilmişimdir durumu. Bana artık "mutlu ol, hayat güzel, lalala" gibi şeylerle gelmeyin.
Son kez belirtiyorum ki,
BEN MUTSUZ BİR İNSANIM!
Ben, yalnızca, mutsuzum.
Bu durumu, kendini bilge gibi gösterip, milyon tane atasözü sarfedip de kendi egolarını tatmin etmek için kullanma artık. Senin 5 kuruşluk düşüncelerin veya bana vereceğin bin yıllık öğütler umrumda değil. Ben mutsuz bir insanım, bu kadar.
Elimde olanlar, olmayanları örtemiyor diye mutsuzum. Yalnızım diye mutsuzum. Etrafım kalabalık diye mutsuzum. Sessiz diye mutsuzum. Çok sesli diye mutsuzum. Yamuk diye mutsuzum. Düz diye mutsuzum. Garip diye mutsuzum. Sıradan diye mutsuzum. Monoton diye mutsuzum. Basit diye mutsuzum. Değişik diye mutsuzum. Zor diye mutsuzum. Sana ne? Var veya yok sebebi. Ben mutsuzum.
Değişmeye çalışmıyorum. Değiştirmeye çalışmıyorum. Değiştirmeye çalışma. Değişmek istemiyorum. Kendi halimden mutlu değilsem de kabullendim: ben mutsuzum!
Gülümsemek için oynatacağım 40 küsür kasa acıdığım, üşendiğim için mutsuzum.
Mutsuz olmak en basidi, mutlu olmakla uğraşamayacağım için mutsuzum.
Kötüyü gören gözünü kapatıp, iyiyi hayal etmek yorduğu için mutsuzum.
Ben mutsuzum. Beni tanı. Hayatımda kalacaksan böyle kabul et. İstemezsen işte kapı, işte sapı. Çok umrumda olmaz, emin ol.
Umarım bu kadar tekrar tekrar yazarak beyninize sokabilmişimdir durumu. Bana artık "mutlu ol, hayat güzel, lalala" gibi şeylerle gelmeyin.
Son kez belirtiyorum ki,
BEN MUTSUZ BİR İNSANIM!
Tuesday, 26 June 2012
I had to tell you how I feel.
It was a complicated day today. I couldn't decide how I was feeling. Empty, lonely, friendly, happy, upset, angry...
I cried a little.
I smiled afterwards.
Then I was angry and sad at the same time...
Weather felt the same I guess... Because it was sunny and rainy... Hot and windy... It was warm and wet.
So it was complicated.
and yesterday...
I've written "things" for you yesterday. You liked them I suppose, as there was a simple quiet smile on your face.
We looked like giants.
Do you hear it?
Here comes the rain again...
Thursday, 21 June 2012
Ninni...
Küçülsek de keşke büyümesek.. Büyümek insana dünyanın her halini gösteriyor..Büyüdükçe uykularına zehir katılıyor insanın, gözlerindeki perde kalkıyor. Görmek istemediklerini, duymak istemediklerini yaşatıyor bazen hayat.
Gerçi bundan da zevk alıyor insanoğlu. Ne de olsa bunlar tek tek birer birikim ve bütün bu birikimler sana "olgunluk" olarak dönüyor. Halbuki küçük yüreğine kimseler sormuyor ne kadar kırıldığını, kaç parçaya bölündüğünü...
İlk kez ellerin titrediğinde, ilk kez dilin kekelediğinde, ilk kez vicdanın sızladığında, ilk kez yargılandığında ve ilk kez ölmeyi arzuladığında yalnız olacaksın; etrafındaki boş kalabalık içinde.
Kimsenin seni anlamasını bekleme! Hepsi ayrı ayrı, senin ağzından çıkan lafları kendi istedikleri gibi anlayacaklar.
Nasıl görünmek istediğinin önemi yok! Hepsi, tek tek, seni görmek istedikleri gibi görerek yargılayacaklar.
Sen ne kadar değişmek istesende, onlar eski "sen"i hatırlatacaklar sana ve bıktıracaklar.
Onlar söyler; sen duyacaksın. Onlar yapar; sen göreceksin.
Hayat kolay değil... Yalnız doğdun, yalnız öleceksin.
İyi uykular küçüğüm.
Uyusun da, büyüsün...
Tuesday, 19 June 2012
Çocuk
Seksen kez yazıp sildim. Ne yazacağımı bulurum elbet, sorun anlatamamakta. Yıllardır her şair, şarkı sözü yazarı, roman yazarı aynı dertten muzdarip değil miydi?
Ben yazarım yazmasına, ama ne hissettiğimi nasıl anlatayım ki?
Bir de işin kötüsü yazmaya değer mi?..
Düşün ki hava çok soğuk, sen üzerinde tiril tiril bir kaç parça giysi ile yavaş yavaş yürüyorsun. Üşüyorsun. Kollarınla sarmışsın bedenini. Kar atıştıracak belli ki. Rüzgar da var az biraz.
O anda ileride bir trafik kazası oluyor ve bir araba bir çocuğa çarpıyor. Koştur koştur yanına gidiyorsun.
Kar başlıyor.
Önce çocuğa müdehale ediyorsun bildiğin bir iki ilk yardım taktiğiyle. Sonra çocuğu kucaklıyorsun.
Bu arada şoför şokta. Sokakta kimseler yok.
Çocuğu kucakladığın gibi koşmaya başlıyorsun. Hastane nerde bilmezsin, yollar bomboş, telefonun şarjı bitmiş... Saatlerce yürüyorsun. Saatlerce bir yer arıyorsun.
Tipi iyiden iyiye bastırıyor. Göz gözü görmez halde. Sen inatla hastane arıyorsun.
Artık adımların yavaşlıyor. Bacakların ayrı, kolların ayrı ağrıyor ama çocuğu asla bırakmıyorsun yere.
Kenarda bir yerde, bir kaldırım köşesine oturuyorsun. Artık herhalde bir 4 saattir yoldasındır.
Çocuğa sarılıyorsun son gayretinle. Hava buz gibi.
Tipi biraz hafifliyor. Etrafını görebiliyorsun artık. Tekrar bir gayretle kucaklıyorsun oğlan çocuğunu.
Tekrar yürüyorsun, her yanın acısa bile. 1 saat. 2 saat. 3 saat. 4 saat...
Çocuk hala baygın. 8 saat olmuş, sen hala yürüyorsun. Hava kararmış, sen hala yürüyorsun.
İn cin top oynuyor ve sen, hala, yürüyorsun!
Derken bir yerlerden bir ışık görüyorsun. Adımların hızlanıyor. Bir dükkan. İçeri dalıyorsun.
Seni görüp korkuyorlar ilkin, sonra çocuğu görüp yanına geliyorlar.
Ambulansı arıyorlar. Bu havada... ambulans.
Bekliyorsun çocuğun yanında. Kollarından bırakmıyorsun onu.
Battaniye veriyorlar ikinize. Isınıyorsunuz iyice.
Derken ambulans geliyor. Onlarla birlikte hastaneye gidiyorsun.
Acile giriyorsunuz ve sen o çocuğun elini asla bırakmıyorsun.
Tedavisi bitiyor. Yatırıyorlar normal bir yere. Artık gözünü açar elbet. Sen hala onun yanındasın.
24 saati geçmiş, saatlerdir derdin o çocuk!
Birden kapı çalınmadan açılıyor ve içeriye bir kadın giriyor, ağlayarak.
"Oğlum! Oğlum!"
Kadın feryat figan! Dövünüyor yanında!
Sana dönüp teşekkür eden yok. Seni kale alan yok.
Çocuk uyanıyor o arada. "Anne!" diye ağlıyor.
Kalbin kırılıyor, ama nereden hatırlasın ki seni?
Derken kadın alıyor çocuğu ve gidiyor...
Sen öylece kala kalıyorsun.
İşte böyle birşey birisini sevip, ona sahip çıkıp, onun kalbini tamir edip, eski sevgilisine gidişini izlemek. . .
Ben yazarım yazmasına, ama ne hissettiğimi nasıl anlatayım ki?
Bir de işin kötüsü yazmaya değer mi?..
Düşün ki hava çok soğuk, sen üzerinde tiril tiril bir kaç parça giysi ile yavaş yavaş yürüyorsun. Üşüyorsun. Kollarınla sarmışsın bedenini. Kar atıştıracak belli ki. Rüzgar da var az biraz.
O anda ileride bir trafik kazası oluyor ve bir araba bir çocuğa çarpıyor. Koştur koştur yanına gidiyorsun.
Kar başlıyor.
Önce çocuğa müdehale ediyorsun bildiğin bir iki ilk yardım taktiğiyle. Sonra çocuğu kucaklıyorsun.
Bu arada şoför şokta. Sokakta kimseler yok.
Çocuğu kucakladığın gibi koşmaya başlıyorsun. Hastane nerde bilmezsin, yollar bomboş, telefonun şarjı bitmiş... Saatlerce yürüyorsun. Saatlerce bir yer arıyorsun.
Tipi iyiden iyiye bastırıyor. Göz gözü görmez halde. Sen inatla hastane arıyorsun.
Artık adımların yavaşlıyor. Bacakların ayrı, kolların ayrı ağrıyor ama çocuğu asla bırakmıyorsun yere.
Kenarda bir yerde, bir kaldırım köşesine oturuyorsun. Artık herhalde bir 4 saattir yoldasındır.
Çocuğa sarılıyorsun son gayretinle. Hava buz gibi.
Tipi biraz hafifliyor. Etrafını görebiliyorsun artık. Tekrar bir gayretle kucaklıyorsun oğlan çocuğunu.
Tekrar yürüyorsun, her yanın acısa bile. 1 saat. 2 saat. 3 saat. 4 saat...
Çocuk hala baygın. 8 saat olmuş, sen hala yürüyorsun. Hava kararmış, sen hala yürüyorsun.
İn cin top oynuyor ve sen, hala, yürüyorsun!
Derken bir yerlerden bir ışık görüyorsun. Adımların hızlanıyor. Bir dükkan. İçeri dalıyorsun.
Seni görüp korkuyorlar ilkin, sonra çocuğu görüp yanına geliyorlar.
Ambulansı arıyorlar. Bu havada... ambulans.
Bekliyorsun çocuğun yanında. Kollarından bırakmıyorsun onu.
Battaniye veriyorlar ikinize. Isınıyorsunuz iyice.
Derken ambulans geliyor. Onlarla birlikte hastaneye gidiyorsun.
Acile giriyorsunuz ve sen o çocuğun elini asla bırakmıyorsun.
Tedavisi bitiyor. Yatırıyorlar normal bir yere. Artık gözünü açar elbet. Sen hala onun yanındasın.
24 saati geçmiş, saatlerdir derdin o çocuk!
Birden kapı çalınmadan açılıyor ve içeriye bir kadın giriyor, ağlayarak.
"Oğlum! Oğlum!"
Kadın feryat figan! Dövünüyor yanında!
Sana dönüp teşekkür eden yok. Seni kale alan yok.
Çocuk uyanıyor o arada. "Anne!" diye ağlıyor.
Kalbin kırılıyor, ama nereden hatırlasın ki seni?
Derken kadın alıyor çocuğu ve gidiyor...
Sen öylece kala kalıyorsun.
İşte böyle birşey birisini sevip, ona sahip çıkıp, onun kalbini tamir edip, eski sevgilisine gidişini izlemek. . .
Friday, 18 May 2012
Her yanım ayrılık!
Sözlerini ilk kez duyduğum bir Sezen Aksu şarkısıydın.
Buram buram ayrılık kokan, yine de kendine bağlayan...
Sonra o şarkı çalındı her yerde, belli bir süre sonra artık cazip gelmedi senin tının.
Sözlerini her ne kadar ezbere de biliyor olsam, eşlik etmedim hiç.
Seni kendi haline bıraktım, zaten bildiğim sözleri şakırken sen.
Sonra farkettim ki aslında ben çok şarkılar ezberlemişim hayatım boyunca.
Öyle ki her yanım ayrılık...
Her gidiş, bir başlangıçtı ve ben her başlangıçta bir türkü tutturdum yol boyunca.
Dilimi azad ettim yapışan şarkılardan, sonra.
Bak duyuyor musun? Bizim şarkımız çalıyor yine...
Bu sefer gidişlerine gelsin.
Ne de olsa giden sensin.
Bana yeni şarkılar söylemek düşer.
Bu kez benim şerefime!
Ne de olsa biten sensin.
Buram buram ayrılık kokan, yine de kendine bağlayan...
Sonra o şarkı çalındı her yerde, belli bir süre sonra artık cazip gelmedi senin tının.
Sözlerini her ne kadar ezbere de biliyor olsam, eşlik etmedim hiç.
Seni kendi haline bıraktım, zaten bildiğim sözleri şakırken sen.
Sonra farkettim ki aslında ben çok şarkılar ezberlemişim hayatım boyunca.
Öyle ki her yanım ayrılık...
Her gidiş, bir başlangıçtı ve ben her başlangıçta bir türkü tutturdum yol boyunca.
Dilimi azad ettim yapışan şarkılardan, sonra.
Bak duyuyor musun? Bizim şarkımız çalıyor yine...
Bu sefer gidişlerine gelsin.
Ne de olsa giden sensin.
Bana yeni şarkılar söylemek düşer.
Bu kez benim şerefime!
Ne de olsa biten sensin.
Sunday, 6 May 2012
Bugün.
Bugün günlerden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan!
Çünkü tam da bugün, onlardan çalınan 40. yıl. 40 yıl! Dile kolay! Her biri torun torba sahibi, işiyle gücüyle uğraşan emekli olacaklardı bugün.
Fakat birileri kendilerini onlardan üstün gördüğü için, kırdılar kalemi.
Anlamadığım şey ise, bu kadar sene sonra bazı beyinsizler hala kendilerinde "iyi ki ölmüşler" diyebilme yüzünü buluyor.
Onlar ölmediler. KATLEDİLDİLER! Kendilerinden sonra yanlarına gelen birçok devrimci yoldaşları gibi.
Fakat bugünü unutmadığımız, bugünü yüzlerine çarptığımız için bizden nefret eden o tek hücreli yaratıkların unutmamaları gereken birşey daha var.
Çünkü tam da bugün, onlardan çalınan 40. yıl. 40 yıl! Dile kolay! Her biri torun torba sahibi, işiyle gücüyle uğraşan emekli olacaklardı bugün.
Fakat birileri kendilerini onlardan üstün gördüğü için, kırdılar kalemi.
Anlamadığım şey ise, bu kadar sene sonra bazı beyinsizler hala kendilerinde "iyi ki ölmüşler" diyebilme yüzünü buluyor.
Onlar ölmediler. KATLEDİLDİLER! Kendilerinden sonra yanlarına gelen birçok devrimci yoldaşları gibi.
Fakat bugünü unutmadığımız, bugünü yüzlerine çarptığımız için bizden nefret eden o tek hücreli yaratıkların unutmamaları gereken birşey daha var.
Monday, 23 April 2012
Öylesine bir gün bugün.
Yağmur yağdı. Heryer ıslak. Yerler ıslak. Arabaların tekerlekleri döndükçe asfaltta bir şırıltı sesidir, aldı başını gidiyor.
Bilgisayarlarım yanyana duruyor masamın üzerinde. Kaktüslerim keza. Gözlüklerim yerli yerinde. Lambam yanıyor, sarı sarı. Yatağım toplu. Bağdaş kurmuş oturuyorum, kambur.
Fonda sevdiğim, bazen bilmediğim şarkılar. Gözlerim kapanıyor; ama uyumayacaktım.
Bir yazı okudum biraz evvel. Ciğerime bir ağırlık çöktü. Kendime verdiğim sözü bozmuyorum, ağlamıyorum. Sessizce bir haykırış benimkisi. İçime içime ağlayış. Üzgünüm.
Yapamadıkları, başaramadıkları, hayalini kurdukları için üzgünüm.
Aldığımız dersten ötürü üzgünüm.
Yağmur yağıyor yine. Heryer ıslak. Yerler ıslak. Dışarı çıkıp ağlarsam kimse farketmeyecek.
...ama bir yazı okudum demin, ciğerime oturan... Yerimden kıpırdamaya mecalim yok.
Bilgisayarlarım yanyana duruyor masamın üzerinde. Kaktüslerim keza. Gözlüklerim yerli yerinde. Lambam yanıyor, sarı sarı. Yatağım toplu. Bağdaş kurmuş oturuyorum, kambur.
Fonda sevdiğim, bazen bilmediğim şarkılar. Gözlerim kapanıyor; ama uyumayacaktım.
Bir yazı okudum biraz evvel. Ciğerime bir ağırlık çöktü. Kendime verdiğim sözü bozmuyorum, ağlamıyorum. Sessizce bir haykırış benimkisi. İçime içime ağlayış. Üzgünüm.
Yapamadıkları, başaramadıkları, hayalini kurdukları için üzgünüm.
Aldığımız dersten ötürü üzgünüm.
Yağmur yağıyor yine. Heryer ıslak. Yerler ıslak. Dışarı çıkıp ağlarsam kimse farketmeyecek.
...ama bir yazı okudum demin, ciğerime oturan... Yerimden kıpırdamaya mecalim yok.
Friday, 20 April 2012
"Güzel günler göreceğiz" #2
Şarkıyı aç, sayın okuyucu, sonra okumaya başla.
Yalnızca sesime konsantre ol. Rahatla. Saati gözünle takip et...
Yavaş yavaş uykuya dalıyorsun. Göz kapakların ağırlaşıyor. Şimdi üçe kadar sayacağım ve üç dediğimde uyanacaksın. 1... 2... 3... Şimdi senden, insanlığa dair herşeyi unutmanı istiyorum.
Bir zamanlar hayat güzeldi, kuşlar falan... "Yuva" derdik evimize, sıcacıktı içi. "Aile herşeyden önce gelir" derdik.
Önce büyüdük. Sonra dünyanın kirini gördük... Ne de olsa artık annemiz yıkamıyordu bizi. Gözümüze şampuan kaçmasın diye sıkı sıkı kenetlediğimiz göz kapaklarımız açıktı artık. Üzerimizden akan çamur barizleşmişti. Dünya pismiş. Çamurluymuş. İğrençmiş.
Bir haber okudum bugün, kalan minicik umudum da yerle bir oldu. Teşekkürler hayat! Çürük içinde "sağ"ım, "sol"um... darbelerinden.
İnan, ne kızacak, ne üzülecek halim kalmadı. Nereye baksam, kötü... Nereye başımı çevirsem, kötülük...
...ve insanlar mutsuzluğumu sorgulama cürretinde bulunuyorlar...
Hiç kimse bana gül bahçesi vaad etmedi... Evet; ama bu kadarı çok fazla.
Çocuklar doğmasın böyle dünyaya.
http://www.haberturk.com/yasam/haber/735671-tokatta-kan-donduran-olay
Kanımı donduran haber budur işte.
DipNot: Yazdıklarımın yarısını sildim. Haber yeterince iğrenç, bir de ben karamsarlaştırmayayım bari diye düşündüm.
"Güzel günler göreceğiz" #1
Yalnızca sesime konsantre ol. Rahatla. Saati gözünle takip et...
Yavaş yavaş uykuya dalıyorsun. Göz kapakların ağırlaşıyor. Şimdi üçe kadar sayacağım ve üç dediğimde uyanacaksın. 1... 2... 3... Şimdi senden, insanlığa dair herşeyi unutmanı istiyorum.
Sen çocukken, anneler ve babalar ayrılmaz zannederdin. Sen çocukken, bir güler yüzle mutlu olurdun. Sen çocukken, güneş battığında uyuma vaktiydi.
Çocuktun... Çocukluk işte. Hayat yalnızca oyuncak ve oyunlardan ibaretti senin için. Ha, tabii bir de çizgi filmler. Hani o, kötü adamların hep iyi adamlar tarafından "affedildiği"...
Hep bir kedin, köpeğin olsun isterdin. Veya bir kardeşin. Veya "sevebileceğin" herhangi bir şey/kişi.
Anneanneler, babaanneler ve dedeler hep seni şımartmakla ve/veya kızdırmakla yükümlüydüler.
Diyeceğim o ki, sen de bir zamanlar bir çocuktun. Ben de. Herkes gibi...
Ben çocukken, bir çocuk tanıdım. Ailesi yoktu; senin benim olduğu gibi. Hayalleri büyüktü ama boyu küçücük... Hayallerini hep söylediğinde arkadaşları güldüğü için, içine kapanmıştı zamanla. Bir gün, ben gittim yanına ve "neden konuşmuyorsun?" diye sordum. "Ben büyüyünce dünya barışı sağlayacağım ve benim gibi kimsesi olmayan çocukları kurtaracağım!" dedi ve ekledi "yaşlılar daha mutlu yaşayacak, kimsenin sorunu kalmayacak, para denen illeti yok edeceğim, insanların ön yargılarını kıracağım, herkes eşit olacak ve herkes mutlu ölecek!"
"Peki," dedim, "ya insanlar ozaman da mutsuz olurlarsa?"
"İnsanoğlu başka ne ister ki?" dedi.
"İnsanoğlu başka ne ister ki?" ... İnsanoğlu başka neler istemez ki? İnsanlar eşitlenirse eğer, hiç kimsenin kimseden farkı kalmaz. Bu da insanların egolarının tatmin olamayacağı anlamına gelir. Egosu tatmin olmamış insan, doymamış yağ gibidir. Lezzetli ama bünyeye zararlı.
İnsanoğlu hiç bir zaman mutlu olamaz. Mutluluk monotonlaşırsa, mutsuzluğu arar; aynı şuan mutluluğu aradığı gibi.
İnsanoğlu ön yargılıdır. Çünkü en sevdiği oyun "1, 2, 3 TIP"tır. Bazen diline, bazen beynine, bazen de gözüne TIP der.
İnsanoğlu, yüzüne tükürüldüğünde "yarabbi şükür" diyebilecek kadar onursuz, gurursuzdur.
Bu yüzdendir ki, insanoğlunun "mutluluğu", büyüdükçe "şekil"lenir. Bazen bir araba, bazen bir ev, bazen yalnızca para şeklini alır "mutluluk". Çünkü insanoğlu unutkandır.
Unutkandır... Geçmişini unutur. Kendini unutur. Öyle olması gerekiyor çünkü. Öyle olmalı ki birer koyun gibi güdülsünler.
Yalan söyledim, ben böyle bir çocuk hiç tanımadım. Birisini tanıdım ama çocuk değildi artık.
Ben, annemi tanıdım. "Birgün devrim yapacağız ve herşey çok güzel olacak!" diye yola çıkan annemi. Polislerin döve döve kafatasını çatlattığı, ağzındaki dişlerinin yarısını döktükleri, dövdükleri, sövdükleri, işkence ettikleri annemi. Her "devrimci" gibi "güzel günler göreceğiz" umuduyla yaşlanan annemi... Benim iyimser anacığım...
O devrim gerçekleşseydi nasıl olurdu hayat, bilemem. Bildiğim tek şey, periyodik cetvel gibi oldukları, devrimcilerin. Kendi içlerinde en önce sosyalist, sonra komünist olarak ikiye ayrılıp; sonra onlarca çeşit maddeye dönüşmelerinden bahsediyorum. Metaller ve ametaller yani...
Ama ne yazık ki periyodik cetvel kadar yararlı bir dağılım değil onlarınki. Zira "devrimci" cetveli yapılsa, "bizi şunlarla yanyana koyamazsın" diye düzeyli bir tartışma başlar, Karl Marx'dan girilir... Sonra çıkılmaz. İşte bu yüzden, o devrim gerçekleşemedi. İşte bu yüzden şuan, yalnızca şikayet ediliyor.
Ağzı olan konuşuyor, sayın okuyucu. Herkesin bir fikri var. Eminim şuan "o sosyalist ve komünist diye ayrılmaz çünkü onlar çok ayrı fikirler değildirler," diye başlayan bir cümleyle yukarıdaki paragrafıma eleştiride bulunuyorsun kendi kendine. Eleştir, eleştirme demiyorum. Diyorum ki, önce eleştir; ama sonra gerçekleştir. Yani, ne laf, ne de klavye delikanlılığında kalmasın bu lafların. Artık adım at.
Çünkü, sustukça sıra sana gelmeyecek, artık... Artık iş okadar derin ki, sen sustukça senin torununun çocuklarına dayanıyor ucu.
İlla solcu bir devrim olsun demiyorum, gerçi. Benim demek istediğim şu:
* Artık demir almak günü gelmişse zamandan, meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. Ardımızdan soracaklar "nasıl bilirdiniz merhumu", demesinler ki "bir boka yaramazdı bu insan!" *
Şimdi gözündeki yaşları sil, vidyoyu tekrar izle. Algıla. Artık defter bitti. Yeni bir defter açma zamanıdır.
Thursday, 12 April 2012
Dermanım yok... Ben ölüyorum!
Bakma bana öyle derin..
Öyle demiş ...
Öyle dedim...
Sen baktın gerçi. Zaten ne zaman dinledin ki sen beni?
Bir ara "içme!" diye yalvarmıştım. İçtin.
Yapma dediğim ne vardıysa... Yaptın.
Gitme dedim sonra bir ara... Gittin.
Üzülmeyeyim dedim. Üzüldüm.
Unutayım dedim.
.
.
.
Azdı yine deli gönül!
Öyle demiş ...
Öyle dedim...
Sen baktın gerçi. Zaten ne zaman dinledin ki sen beni?
Bir ara "içme!" diye yalvarmıştım. İçtin.
Yapma dediğim ne vardıysa... Yaptın.
Gitme dedim sonra bir ara... Gittin.
Üzülmeyeyim dedim. Üzüldüm.
Unutayım dedim.
.
.
.
Azdı yine deli gönül!
İnancım yok benim!
Hani küçücük bir konuşma geçmişti ya aramızda... Minicikti... Yıllar önceydi... Sen sonra...
Sonra sen yoktun artık. Sonra bana seni hatırlatan bütün şarkıları, bütün şarkıcıları, bütün esprileri, bütün renkleri, bütün herşeyi yok saydım ben. Gerçi sen...
Ben öldüm. Ben bittim. Ben yok oldum. Peki ama sen ...
Göremedim geçtiğini yanıbaşımdan ...
Ellerin uzanmasın, uzak dursun dedim... sakın dokunmasın!
Hayal ettiklerim bana yakışmasın...
İnancım yok benim!
Sonra sen yoktun artık. Sonra bana seni hatırlatan bütün şarkıları, bütün şarkıcıları, bütün esprileri, bütün renkleri, bütün herşeyi yok saydım ben. Gerçi sen...
Ben öldüm. Ben bittim. Ben yok oldum. Peki ama sen ...
Göremedim geçtiğini yanıbaşımdan ...
Ellerin uzanmasın, uzak dursun dedim... sakın dokunmasın!
Hayal ettiklerim bana yakışmasın...
İnancım yok benim!
Kimseler duymasın!
Kendimi özel hissetmek istiyorum.
Şuan kelimeleri toparlayamıyorum. İşlemcimin son hızla çalıştığı bu aralar mavi ekran vermek üzereyim.
Neyse şarkı dinleyelim bari...
Bir zamanlar bu şarkıyla coşardık... Bir zamanlar insanlar güzeldi. Bir zamanlar hayat basitti. Bir zamanlar gökkuşağının dokunduğu yerlerde mucizeler olduğuna inanırdı insanoğlu. Bir zamanlar sevdiklerimiz sağ, bir zamanlar kalbimiz sol, bir zamanlar beynimiz kıvrımlı, bir zamanlar ellerimiz yaratıcıydı... Diyeceğim o ki, o zamanlar artık "bir zamanlar" ve yavaştan yavaştan ritme bırakıyorum kendimi... Ufak ufak mırıldanıyorum şarkıyı. Yine o tebessüm oturdu yüzüme, çok yakından tanıdığım.
Hadi gel buluşalım eski köprünün altında !..
Şuan kelimeleri toparlayamıyorum. İşlemcimin son hızla çalıştığı bu aralar mavi ekran vermek üzereyim.
Neyse şarkı dinleyelim bari...
Bir zamanlar bu şarkıyla coşardık... Bir zamanlar insanlar güzeldi. Bir zamanlar hayat basitti. Bir zamanlar gökkuşağının dokunduğu yerlerde mucizeler olduğuna inanırdı insanoğlu. Bir zamanlar sevdiklerimiz sağ, bir zamanlar kalbimiz sol, bir zamanlar beynimiz kıvrımlı, bir zamanlar ellerimiz yaratıcıydı... Diyeceğim o ki, o zamanlar artık "bir zamanlar" ve yavaştan yavaştan ritme bırakıyorum kendimi... Ufak ufak mırıldanıyorum şarkıyı. Yine o tebessüm oturdu yüzüme, çok yakından tanıdığım.
Hadi gel buluşalım eski köprünün altında !..
Tuesday, 3 April 2012
Know thyself.
Taking a day off from the monotonous and to listen to your head. That's what I always plan to do and never do at the end. I'm scared.
Forgetting all that's been and to move on. That's what I'm meant to do but I cannot do it at the end. I'm scared.
Once I've said "fear of the dark won't help you sleep and I like my beauty sleep very much". I know the rules; I made them. Thus the way I am is illegal for my own law. I'm scared.
To take off is my dream. It will stay as a dream, as I know I won't have the courage to do such a thing in the end. I'm scared.
My eyes hurt and there is a little man in my head that won't stop shouting. Therefore I cannot sleep. I'm embarrassed.
To open the curtains is the necessity to see the sunlight. I know. I don't have the energy to do so. I'm tired.
Sunday, 1 April 2012
Bilmiyorum.
Soruyolar üzüntümün sebebini... Her gece beni ağlatan ne hayat şartları, ne okulum, ne annem, ne babam, ne sağlık problemlerim, ne depresyon, ne ırkçılık, ne sigara, ne alkol, ne arkadaşlarım, ne eski sevgililerim, ne salgın, ne ölen yakınlarım...
Üzüntümün sebebi her sabah uyandığımda hissettiğim ve her gece yatarken yokluğunu çektiğim "umut" oldu her zaman... hani o güneşin doğuşuyla kuşların cıvıldaştığı anlarda bana "belki" dedirten, sonra da gecenin karanlığının yılan gibi soğuk bir sürüngenmişçesine beni sarmaladığı anlarda, pesimist haykırışlarla içime içime akan gözyaşlarıma sebep olan "umut".
Ama nereden bilecekler ki umudu olmadan yaşayan insanların tat alma duyularının köreldiğini, zamanla... ve yalnızca ayıp olmasın diye yaşadıklarını, bazı özel insanlara....
İşte bu yüzden bu soru her sorulduğunda,
Bilmiyorum ...
diyorum.
...ne de olsa bilmemezlikten gelmek, gerçeklerden daha az can yakar.
Üzüntümün sebebi her sabah uyandığımda hissettiğim ve her gece yatarken yokluğunu çektiğim "umut" oldu her zaman... hani o güneşin doğuşuyla kuşların cıvıldaştığı anlarda bana "belki" dedirten, sonra da gecenin karanlığının yılan gibi soğuk bir sürüngenmişçesine beni sarmaladığı anlarda, pesimist haykırışlarla içime içime akan gözyaşlarıma sebep olan "umut".
Ama nereden bilecekler ki umudu olmadan yaşayan insanların tat alma duyularının köreldiğini, zamanla... ve yalnızca ayıp olmasın diye yaşadıklarını, bazı özel insanlara....
İşte bu yüzden bu soru her sorulduğunda,
Bilmiyorum ...
diyorum.
...ne de olsa bilmemezlikten gelmek, gerçeklerden daha az can yakar.
Sunday, 25 March 2012
"Haydi gidiyoruz!"
Tırtlatmama az kaldı. İntihara sürüklendiriliyorum. Sinirlendiriliyorum.
Anlamıyorum arkadaş ben kimseleri.
Benim kendi fikirlerim var. Kendi düşüncelerim, hayallerim var. Bunların bir çoğu insanlara saçma geliyor. Bazıları amaçsız buluyor. Bazıları bilmemne. Çok da umursadığım söylenemez. Ne de olsa, onlar BENİM. Başkası karışamaz kafamın içindekilere.
İnandığım, sevdiğim, değer verdiğim, korumak istediğim ne varsa, hepsini yıkıp geçiyorlar. Paramparça olmuş, tuz buz halde toz parçaları onlar artık. Teşekkür ediyorum emeği geçen her şerefsize.
Rezilsiniz, rezaletsiniz.
Yine O son satır, kahretsin ki yine O son satırda yer alan her harf kadar sakin, gizli, umutlu ve saygılı bir bekleyişte kalbim. "Haydi gidiyoruz!" demenizi bekliyor, yavaşça atarken.
...O son satırı ezbere bilip, yine de umursamayan herkese inat.
Beni delirten vidyo:
http://www.youtube.com/watch?v=lUqqzKhv8Ew&feature=share
Beni delirten vidyo:
http://www.youtube.com/watch?v=lUqqzKhv8Ew&feature=share
Saturday, 17 March 2012
To die or not to die.
My heart says;
But you've got dreams! You've achieved things! You've changed yourself! You have a lot of years of happiness waiting! Think of your loved ones! Just listen to me! Damn it, I'm tired of repeating myself. Look, I don't give you any permission that is related to the subject, okay? You want to die? Wait for the natural causes. I mean, you have millions of things to do in the future; you will meet your soulmate, you will find love, maybe have kids, open your dream pub, become successful, become a fucking film director! You've worked your arse off for this and now you will end it all? What the heck is wrong with you? Just listen to me, you are stressed and heart-broken but this will pass I promise you I will forget all about this! Just listen to me... Just listen... Just...
Then my brain says;
Fuck the heart. Lets do it.
To die or not to die.
Every single time I think of "to die and to escape from this eternal pain" my heart and my brain sings from different tunes...
My heart says;
But you've got dreams! You've achieved things! You've changed yourself! You have a lot of years of happiness waiting! Think of your loved ones! Just listen to me! Damn it, I'm tired of repeating myself. Look, I don't give you any permission that is related to the subject, okay? You want to die? Wait for the natural causes. I mean, you have millions of things to do in the future; you will meet your soulmate, you will find love, maybe have kids, open your dream pub, become successful, become a fucking film director! You've worked your arse off for this and now you will end it all? What the heck is wrong with you? Just listen to me, you are stressed and heart-broken but this will pass I promise you I will forget all about this! Just listen to me... Just listen... Just...
Then my brain says;
Fuck the heart. Lets do it.
My heart says;
But you've got dreams! You've achieved things! You've changed yourself! You have a lot of years of happiness waiting! Think of your loved ones! Just listen to me! Damn it, I'm tired of repeating myself. Look, I don't give you any permission that is related to the subject, okay? You want to die? Wait for the natural causes. I mean, you have millions of things to do in the future; you will meet your soulmate, you will find love, maybe have kids, open your dream pub, become successful, become a fucking film director! You've worked your arse off for this and now you will end it all? What the heck is wrong with you? Just listen to me, you are stressed and heart-broken but this will pass I promise you I will forget all about this! Just listen to me... Just listen... Just...
Then my brain says;
Fuck the heart. Lets do it.
Tuesday, 6 March 2012
Duvara Bakış.
Ne boktan bir gündü bugün, hatırlamaya değmez ama yazı yazıyorum bugüne özel.
Çiçeklerimi suladım sakin sakin. Kulaklıklarımdan gelen bangır bangır metal müziğe ramen, kendimi kaybetmeden. Sonra oturdum boş boş duvara baktım... Çünkü tahta parçasına çivilenmiş bir insan ölüsüne tapınanlar çok daha mantıklı bir iş yapıyorlar, benden. Derken dün başladığım fantastik kitap geldi aklıma. O dayanılmaz okumaya devam etme isteği, üşengeçliğime yenik düştü. Duvara bakmaya devam ettim. Çünkü tavana bakıp birşeyler dileyenler benden çok daha akıllılar. Derken bayağı bir sıkıldım ettim, kitabımı okudum. Konsantre olamadım, duvara geri döndüm. Çünkü kendisi açlıkla cebelleşirken, oturan şişman bir adama tapınmak çok daha akla uygun. Sonra sıkılıp bu yazıyı yazdım. Şimdi müsadenizle duvarıma geri dönüyorum. Çünkü delikli bir çarşafı araya alıp çiftleşmek çok daha zekice.
Çiçeklerimi suladım sakin sakin. Kulaklıklarımdan gelen bangır bangır metal müziğe ramen, kendimi kaybetmeden. Sonra oturdum boş boş duvara baktım... Çünkü tahta parçasına çivilenmiş bir insan ölüsüne tapınanlar çok daha mantıklı bir iş yapıyorlar, benden. Derken dün başladığım fantastik kitap geldi aklıma. O dayanılmaz okumaya devam etme isteği, üşengeçliğime yenik düştü. Duvara bakmaya devam ettim. Çünkü tavana bakıp birşeyler dileyenler benden çok daha akıllılar. Derken bayağı bir sıkıldım ettim, kitabımı okudum. Konsantre olamadım, duvara geri döndüm. Çünkü kendisi açlıkla cebelleşirken, oturan şişman bir adama tapınmak çok daha akla uygun. Sonra sıkılıp bu yazıyı yazdım. Şimdi müsadenizle duvarıma geri dönüyorum. Çünkü delikli bir çarşafı araya alıp çiftleşmek çok daha zekice.
O şarkılar ***
"Hangi kafayla yazılmış, nasıl bir psikolojiyle okunmuş?" sorularını yönelttiğim şarkıların bazılarının listesi bölüm üç - saygılar, sevgiler.
ve
O şarkılar **
"Hangi kafayla yazılmış, nasıl bir psikolojiyle okunmuş?" sorularını yönelttiğim şarkıların bazılarının listesi bölüm iki - vıcır gitarlı şarkılar.
Monday, 5 March 2012
O şarkılar *
"Hangi kafayla yazılmış, nasıl bir psikolojiyle okunmuş?" sorularını yönelttiğim şarkıların bazılarının listesini yapma ihtiyacı duydum. Nedeni yok.
Saturday, 25 February 2012
Rerörerö maddesi*
-Suçlamaları dinledin, diyecek birşeyin var mı?
-Diyecek birşeyim yok. Kendimi haklı çıkartacak birşeyim de kalmadı. Beni bana anlattınız ya, aklımdaki tek cümle "öleyim ben ozaman"şuan ve cehennemde çürümeyi hakettiğime kanaat getirdim. Aslında herşey okadar anlattığınız gibi değil ki... Siz anlatınca tam bir vatan haini oldum kendi gözümde. Halbuki niyetler iyiydi başlangıçta. Herşey toz pembe, herkes gaza gelmiş, "ya allah" diye bağırmadığımız kalmıştı; hani örgütüm ve ben. A-aa! Şaşırdım şimdi, örgüt olduğumuzu bilmiyor muydunuz? Ben, keyfim, kahyası, şahsen, kendim. Beş kişiyiz biz. Keyfim örgütler günlük vatan hainliklerini. Kahyası iletir örgütün geri kalanına. Şahsen, ben ve kendim üçümüz planlanan protestoları gerçekleştiririz. İşte, yeri gelir müzik dinleriz, yeri gelir film izleriz, yeri gelir kitap okuruz. Uzun yıllar önce bir toplantı yaptık örgüt evinde, bizim. Kararlaştırdığımız üzere "bizden bir bok olmaz" ve "olmayacak" felsefesine sadık kalarak gerçekleştiriyoruz yıllardır vatan hainliklerini. En büyük hainliğimiz karikatür okumak ve gülmektir. Evet, artık köprüyemi asarsınız, meydanamı bağlarsınız, bilemem ama karikatür komikse gülüyoruz. Çok utanıyorum şuan ama bazen biz resim sergilerine gidiyoruz. - Bazen fotoğraf çekiyoruz (Kalabalıktan ayıplayan gözler ve durumu aşağılayan mırıltılar yükselmektedir). Hakim bey, itiraf ediyorum "evet, ben sosyal bir insan olmak için çok çabaladım"!
-Bunun suçu ağırlaştırılmış müebbet hapistir. Biliyorsun değil mi?
-Biliyorum... ama madem giriyorum içeri, herşeyi söyleyeyim dedim.
-Peki ya internet?
-İnternete karşıyım ben. (Bağırışlar yükseliyordur kalabalık izleyiciden artık)
-Yaz kızım, gereği düşünüldü. Anayasanın bilmemne maddesi, bilmemne bendi, zıkkım fıkrası, hedehödö satırı, rerörerö harfi gereğince şahsın, örgüt kurmak ve yönetmek, vatan hainliği ve en kötüsü internete karşı olan anarşistliği sebebiyle ağırlaştırılmış müebbet hapsine ...
-Durun!
-N'oluyor?
-Bu yazı Türkçe!
-Evet, okuyoruz herhalde! Ne diye kesiyorsun lafımı? Sen kimsin?
-Ben yazarın kafasındaki ses!
-Ne istiyorsun?
-Yav arkadaşım, yazı Türkçe. Yukarıda saydığın maddeler Türkiye Anayasasında yer alıyor.
-Eee?
-Eeesi, Türkiye'de internet zaten ha yasaklandı ha yasaklanacak. Böyle saçma yazı mı olur?
-Aa.. Doğru lan. Dur değiştirelim.
...
-Bunun suçu ağırlaştırılmış müebbet hapistir. Biliyorsun değil mi?
-Biliyorum... ama madem giriyorum içeri, herşeyi söyleyeyim dedim.
-Peki ya internet?
-İnternetsiz hayata karşıyım ben. (Bağırışlar yükseliyordur kalabalık izleyiciden artık)
-Yaz kızım, gereği düşünüldü. Anayasanın bilmemne maddesi, bilmemne bendi, zıkkım fıkrası, hedehödö satırı, rerörerö harfi gereğince şahsın, örgüt kurmak ve yönetmek, vatan hainliği ve en kötüsü internetsiz hayata karşı olan anarşistliği sebebiyle ağırlaştırılmış müebbet hapsine ...
-Heh şimdi oldu.
-Kesmesene lafımı!
-Sus be, ben söylüyorum, sen playback yapıyorsun zaten!
-Tamam da...
-Sus, biber sürerim ağzına bak! Deniz, sen de bir toparlan kızım artık, git dışarı bir sosyalleş falan... İnternetle nereye kadar!
İmza: Kafamın içindeki ses.
Dipnot: Kafayı yiyorum sanırım.
-Diyecek birşeyim yok. Kendimi haklı çıkartacak birşeyim de kalmadı. Beni bana anlattınız ya, aklımdaki tek cümle "öleyim ben ozaman"şuan ve cehennemde çürümeyi hakettiğime kanaat getirdim. Aslında herşey okadar anlattığınız gibi değil ki... Siz anlatınca tam bir vatan haini oldum kendi gözümde. Halbuki niyetler iyiydi başlangıçta. Herşey toz pembe, herkes gaza gelmiş, "ya allah" diye bağırmadığımız kalmıştı; hani örgütüm ve ben. A-aa! Şaşırdım şimdi, örgüt olduğumuzu bilmiyor muydunuz? Ben, keyfim, kahyası, şahsen, kendim. Beş kişiyiz biz. Keyfim örgütler günlük vatan hainliklerini. Kahyası iletir örgütün geri kalanına. Şahsen, ben ve kendim üçümüz planlanan protestoları gerçekleştiririz. İşte, yeri gelir müzik dinleriz, yeri gelir film izleriz, yeri gelir kitap okuruz. Uzun yıllar önce bir toplantı yaptık örgüt evinde, bizim. Kararlaştırdığımız üzere "bizden bir bok olmaz" ve "olmayacak" felsefesine sadık kalarak gerçekleştiriyoruz yıllardır vatan hainliklerini. En büyük hainliğimiz karikatür okumak ve gülmektir. Evet, artık köprüyemi asarsınız, meydanamı bağlarsınız, bilemem ama karikatür komikse gülüyoruz. Çok utanıyorum şuan ama bazen biz resim sergilerine gidiyoruz. - Bazen fotoğraf çekiyoruz (Kalabalıktan ayıplayan gözler ve durumu aşağılayan mırıltılar yükselmektedir). Hakim bey, itiraf ediyorum "evet, ben sosyal bir insan olmak için çok çabaladım"!
-Bunun suçu ağırlaştırılmış müebbet hapistir. Biliyorsun değil mi?
-Biliyorum... ama madem giriyorum içeri, herşeyi söyleyeyim dedim.
-Peki ya internet?
-İnternete karşıyım ben. (Bağırışlar yükseliyordur kalabalık izleyiciden artık)
-Yaz kızım, gereği düşünüldü. Anayasanın bilmemne maddesi, bilmemne bendi, zıkkım fıkrası, hedehödö satırı, rerörerö harfi gereğince şahsın, örgüt kurmak ve yönetmek, vatan hainliği ve en kötüsü internete karşı olan anarşistliği sebebiyle ağırlaştırılmış müebbet hapsine ...
-Durun!
-N'oluyor?
-Bu yazı Türkçe!
-Evet, okuyoruz herhalde! Ne diye kesiyorsun lafımı? Sen kimsin?
-Ben yazarın kafasındaki ses!
-Ne istiyorsun?
-Yav arkadaşım, yazı Türkçe. Yukarıda saydığın maddeler Türkiye Anayasasında yer alıyor.
-Eee?
-Eeesi, Türkiye'de internet zaten ha yasaklandı ha yasaklanacak. Böyle saçma yazı mı olur?
-Aa.. Doğru lan. Dur değiştirelim.
...
-Bunun suçu ağırlaştırılmış müebbet hapistir. Biliyorsun değil mi?
-Biliyorum... ama madem giriyorum içeri, herşeyi söyleyeyim dedim.
-Peki ya internet?
-İnternetsiz hayata karşıyım ben. (Bağırışlar yükseliyordur kalabalık izleyiciden artık)
-Yaz kızım, gereği düşünüldü. Anayasanın bilmemne maddesi, bilmemne bendi, zıkkım fıkrası, hedehödö satırı, rerörerö harfi gereğince şahsın, örgüt kurmak ve yönetmek, vatan hainliği ve en kötüsü internetsiz hayata karşı olan anarşistliği sebebiyle ağırlaştırılmış müebbet hapsine ...
-Heh şimdi oldu.
-Kesmesene lafımı!
-Sus be, ben söylüyorum, sen playback yapıyorsun zaten!
-Tamam da...
-Sus, biber sürerim ağzına bak! Deniz, sen de bir toparlan kızım artık, git dışarı bir sosyalleş falan... İnternetle nereye kadar!
İmza: Kafamın içindeki ses.
Dipnot: Kafayı yiyorum sanırım.
Thursday, 23 February 2012
Yeni*lik.
Bugün dünün aynısı olursa, isyanım olacak hayatıma...
Bugün dünün aynısı olursa, ölüm dilerim şahsıma.
Bugün dünün aynısı olursa, nefes alamam birdaha...
Bugün dünün aynısı olursa, umrumda olmaz dünya.
Bugün dünün aynısı olursa, kıyamet kopacak hayatımda.
Bugün dünün aynısı olursa, ne gereği var sanki, yaşama!
Bugün dünün aynısı olursa, uykuya dalacağım, sonsuza...
Bugün dünün aynısı olursa, çare yok utancıma.
Bugün dünün aynısı olursa bir hata, gideceğim başkalıklara.
Bugün dünün aynısı olursa şayet, durmayacağım buralarda.
Bugün dünün aynıysa eğer, doğmasın güneş, olmasın geceler kara...
Bugün dünün aynısı olursa; bütün bu yazılarım yok sayıla.
Bugün dünün aynısı olursa, sen giderken su döken bulunur mu?
Bugün dünün aynısı olursa, senin ardından yas tutulur mu?
Bugün dünün aynısı olursa, yatacak yerin olur mu?
Bugün dünün aynısı olursa, ...
Hergünü ayrıcalıklı yaşamadıktan sonra...
Nefes alsan oksijen israfıdır; varlığın yara.
Bugün dünün aynısı olmasın...

_____________________________________________________
Evet, bugün dünün aynısı olmasın. Artık geçmişi geri getirmeye çalışmasın insanlar. Yeni bir felsefe lazım devam etmek için, artık. Kötünün iyisini seçmek zorunda kalmayalım artık. Yenilik şart, yenilik gerekli, yenilenmektir ihtiyaç duyulan.
Yukarıda 17 kez tekrar ettiğim gibi bugün, dünün aynısı olmasın.
Bugün dünün aynısı olursa, ölüm dilerim şahsıma.
Bugün dünün aynısı olursa, nefes alamam birdaha...
Bugün dünün aynısı olursa, umrumda olmaz dünya.
Bugün dünün aynısı olursa, kıyamet kopacak hayatımda.
Bugün dünün aynısı olursa, ne gereği var sanki, yaşama!
Bugün dünün aynısı olursa, uykuya dalacağım, sonsuza...
Bugün dünün aynısı olursa, çare yok utancıma.
Bugün dünün aynısı olursa bir hata, gideceğim başkalıklara.
Bugün dünün aynısı olursa şayet, durmayacağım buralarda.
Bugün dünün aynıysa eğer, doğmasın güneş, olmasın geceler kara...
Bugün dünün aynısı olursa; bütün bu yazılarım yok sayıla.
Bugün dünün aynısı olursa, sen giderken su döken bulunur mu?
Bugün dünün aynısı olursa, senin ardından yas tutulur mu?
Bugün dünün aynısı olursa, yatacak yerin olur mu?
Bugün dünün aynısı olursa, ...
Hergünü ayrıcalıklı yaşamadıktan sonra...
Nefes alsan oksijen israfıdır; varlığın yara.
Bugün dünün aynısı olmasın...

_____________________________________________________
Evet, bugün dünün aynısı olmasın. Artık geçmişi geri getirmeye çalışmasın insanlar. Yeni bir felsefe lazım devam etmek için, artık. Kötünün iyisini seçmek zorunda kalmayalım artık. Yenilik şart, yenilik gerekli, yenilenmektir ihtiyaç duyulan.
Yukarıda 17 kez tekrar ettiğim gibi bugün, dünün aynısı olmasın.
Sunday, 19 February 2012
Politika boktur, ama bilgisi olmayan yoktur.
Siyasi fikir iyidir. Politik bilgi güzeldir. Bir tarafa ait olmak, yalnızlığı azaltır. Hoştur.
Şöyle bir gerçek var yalnız; siyasetin, siyasetle para kazanmayanlar harici kimseye bir yararı yoktur. Neden mi?
- Sağ-sol ayrımının, yukarıdakiler harici kimseye bir fayda sağlamadığı aşikardır.
- Sağcı veya solcu, çıkar gözetmeden taraf tutan kimsenin 80'leri, fiziki olarak sağlam atlatmadığı da aşikardır.
- Yine sağcı veya solcu şahısların, elde ettiği tek zafer, en fazla tarafı olunan partinin iktidar oluşudur.
- Komünist veya sosyalist bir devrim gerçekleşememiştir...
- Hala bugün, sosyalizmin gelişi umudunu koruyan herkesin şikayet ettiği dindar iktidar, "ılımlı islam" başlığı altında ülkeyi, bariz örnek olan İran'a döndürmeye başlamıştır ve buna ramen, hiç bir "güç" buna karşı koyamıyordur.
- Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her bir köşesi bir fiil işgal edilmiştir.
- Solcu devrime kalkışıp eline silah alanların yarısından fazlası öldürülmüş, geri kalanları insanlık dışı işkencelerden geçirilmiştir.
- Bugün, kafası çalışan herhangi bir sağ veya sol görüşlü kişi, ülkeyi terketmektedir.
- Halk, iki tarafı da destekler gözüküp, iki tarafı da "bir koli erzak" için satmıştır.
- Bugün en sağ ve en sol gözüken iki partinin ne halt yediği belli değildir.
- Bugün en sağcı ve en solcu gözüken kişiler, özeleştiri yapmaktadır.
- Hayat bugün, dünden 3 adım öndedir ve iki tarafın fikirlerinin de son kullanma tarihi geçmek üzeredir. Yenilenme şarttır ve yeniliğe ne kadar açık oldukları tartışılır.
Bence politik bilgi iyidir, hoştur... fakat boştur. Zira bugününü değiştirmek için kıçını kaldırmayan hiç kimsenin geleceği değiştirmek için adım atacağına inanmıyorum.
Haksız olduğumu düşünecek okadar çok kişi tanıyorum ki... En yakınımdan en uzağıma kadar ... Fakat yukarıda sıraladıklarımı inkar edemez hiç kimse.
Yakındır ayıkmak... Size güzel bir film repliği ile veda ediyorum; "kaçabilirsiniz ama saklanamazsınız" ...
Friday, 17 February 2012
Love songs*
I wonder what have happened to good music... Not because I love the hatred shows towards the little kid who sings a song that is made of one word "baby"... but because I really do wonder. My mother is over 50, so her generation has enjoyed the good music. I am over 20 and I have enjoyed some good music. The kids today... I just feel so sorry for them.
My mother's generation had:
My generation had:
and unfortunately new generation has:
...and I feel so sorry for you guys...
Subscribe to:
Posts (Atom)








