Friday, 29 June 2012

Yeter!

Arkadaşım, ben mutsuz bir insanım. Bununla ne gurur duyuyorum, ne hava atıyorum, ne tarz yapıyorum kendime, ne cool olduğumu düşünüyorum, ne dikkat çekmeye çalışıyorum, ne birilerinin bana acımasını istiyorum, ne de kendimi aşağılıyorum.

Ben, yalnızca, mutsuzum.

Bu durumu, kendini bilge gibi gösterip, milyon tane atasözü sarfedip de kendi egolarını tatmin etmek için kullanma artık. Senin 5 kuruşluk düşüncelerin veya bana vereceğin bin yıllık öğütler umrumda değil. Ben mutsuz bir insanım, bu kadar.

Elimde olanlar, olmayanları örtemiyor diye mutsuzum. Yalnızım diye mutsuzum. Etrafım kalabalık diye mutsuzum. Sessiz diye mutsuzum. Çok sesli diye mutsuzum. Yamuk diye mutsuzum. Düz diye mutsuzum. Garip diye mutsuzum. Sıradan diye mutsuzum. Monoton diye mutsuzum. Basit diye mutsuzum. Değişik diye mutsuzum. Zor diye mutsuzum. Sana ne? Var veya yok sebebi. Ben mutsuzum.

Değişmeye çalışmıyorum. Değiştirmeye çalışmıyorum. Değiştirmeye çalışma. Değişmek istemiyorum. Kendi halimden mutlu değilsem de kabullendim: ben mutsuzum!

Gülümsemek için oynatacağım 40 küsür kasa acıdığım, üşendiğim için mutsuzum.

Mutsuz olmak en basidi, mutlu olmakla uğraşamayacağım için mutsuzum.

Kötüyü gören gözünü kapatıp, iyiyi hayal etmek yorduğu için mutsuzum.


Ben mutsuzum. Beni tanı. Hayatımda kalacaksan böyle kabul et. İstemezsen işte kapı, işte sapı. Çok umrumda olmaz, emin ol.

Umarım bu kadar tekrar tekrar yazarak beyninize sokabilmişimdir durumu. Bana artık "mutlu ol, hayat güzel, lalala" gibi şeylerle gelmeyin.

Son kez belirtiyorum ki,



BEN MUTSUZ BİR İNSANIM! 

Tuesday, 26 June 2012

I had to tell you how I feel.

It was a complicated day today. I couldn't decide how I was feeling. Empty, lonely, friendly, happy, upset, angry... 
I cried a little. 
I smiled afterwards.
Then I was angry and sad at the same time...
Weather felt the same I guess... Because it was sunny and rainy... Hot and windy... It was warm and wet.

So it was complicated. 

and yesterday...

I've written "things" for you yesterday. You liked them I suppose, as there was a simple quiet smile on your face. 

We looked like giants. 

Do you hear it? 

Here comes the rain again...

Thursday, 21 June 2012

Ninni...



Küçülsek de keşke büyümesek.. Büyümek insana dünyanın her halini gösteriyor..Büyüdükçe uykularına zehir katılıyor insanın, gözlerindeki perde kalkıyor. Görmek istemediklerini, duymak istemediklerini yaşatıyor bazen hayat.
Gerçi bundan da zevk alıyor insanoğlu. Ne de olsa bunlar tek tek birer birikim ve bütün bu birikimler sana "olgunluk" olarak dönüyor. Halbuki küçük yüreğine kimseler sormuyor ne kadar kırıldığını, kaç parçaya bölündüğünü...
İlk kez ellerin titrediğinde, ilk kez dilin kekelediğinde, ilk kez vicdanın sızladığında, ilk kez yargılandığında ve ilk kez ölmeyi arzuladığında yalnız olacaksın; etrafındaki boş kalabalık içinde.
Kimsenin seni anlamasını bekleme! Hepsi ayrı ayrı, senin ağzından çıkan lafları kendi istedikleri gibi anlayacaklar. 
Nasıl görünmek istediğinin önemi yok! Hepsi, tek tek, seni görmek istedikleri gibi görerek yargılayacaklar.
Sen ne kadar değişmek istesende, onlar eski "sen"i hatırlatacaklar sana ve bıktıracaklar.
Onlar söyler; sen duyacaksın. Onlar yapar; sen göreceksin.
Hayat kolay değil... Yalnız doğdun, yalnız öleceksin.
İyi uykular küçüğüm.
Uyusun da, büyüsün...

Tuesday, 19 June 2012

Çocuk

Seksen kez yazıp sildim. Ne yazacağımı bulurum elbet, sorun anlatamamakta. Yıllardır her şair, şarkı sözü yazarı, roman yazarı aynı dertten muzdarip değil miydi?

Ben yazarım yazmasına, ama ne hissettiğimi nasıl anlatayım ki?

Bir de işin kötüsü yazmaya değer mi?..


Düşün ki hava çok soğuk, sen üzerinde tiril tiril bir kaç parça giysi ile yavaş yavaş yürüyorsun. Üşüyorsun. Kollarınla sarmışsın bedenini. Kar atıştıracak belli ki. Rüzgar da var az biraz.
O anda ileride bir trafik kazası oluyor ve bir araba bir çocuğa çarpıyor. Koştur koştur yanına gidiyorsun.
Kar başlıyor.
Önce çocuğa müdehale ediyorsun bildiğin bir iki ilk yardım taktiğiyle. Sonra çocuğu kucaklıyorsun.
Bu arada şoför şokta. Sokakta kimseler yok.
Çocuğu kucakladığın gibi koşmaya başlıyorsun. Hastane nerde bilmezsin, yollar bomboş, telefonun şarjı bitmiş... Saatlerce yürüyorsun. Saatlerce bir yer arıyorsun.
Tipi iyiden iyiye bastırıyor. Göz gözü görmez halde. Sen inatla hastane arıyorsun.
Artık adımların yavaşlıyor. Bacakların ayrı, kolların ayrı ağrıyor ama çocuğu asla bırakmıyorsun yere.
Kenarda bir yerde, bir kaldırım köşesine oturuyorsun. Artık herhalde bir 4 saattir yoldasındır.
Çocuğa sarılıyorsun son gayretinle. Hava buz gibi.
Tipi biraz hafifliyor. Etrafını görebiliyorsun artık. Tekrar bir gayretle kucaklıyorsun oğlan çocuğunu.
Tekrar yürüyorsun, her yanın acısa bile. 1 saat. 2 saat. 3 saat. 4 saat...
Çocuk hala baygın. 8 saat olmuş, sen hala yürüyorsun. Hava kararmış, sen hala yürüyorsun.
İn cin top oynuyor ve sen, hala, yürüyorsun!
Derken bir yerlerden bir ışık görüyorsun. Adımların hızlanıyor. Bir dükkan. İçeri dalıyorsun.
Seni görüp korkuyorlar ilkin, sonra çocuğu görüp yanına geliyorlar.
Ambulansı arıyorlar. Bu havada... ambulans.
Bekliyorsun çocuğun yanında. Kollarından bırakmıyorsun onu.
Battaniye veriyorlar ikinize. Isınıyorsunuz iyice.
Derken ambulans geliyor. Onlarla birlikte hastaneye gidiyorsun.
Acile giriyorsunuz ve sen o çocuğun elini asla bırakmıyorsun.
Tedavisi bitiyor. Yatırıyorlar normal bir yere. Artık gözünü açar elbet. Sen hala onun yanındasın.
24 saati geçmiş, saatlerdir derdin o çocuk!
Birden kapı çalınmadan açılıyor ve içeriye bir kadın giriyor, ağlayarak.
"Oğlum! Oğlum!"
Kadın feryat figan! Dövünüyor yanında!
Sana dönüp teşekkür eden yok. Seni kale alan yok.
Çocuk uyanıyor o arada. "Anne!" diye ağlıyor.
Kalbin kırılıyor, ama nereden hatırlasın ki seni?
Derken kadın alıyor çocuğu ve gidiyor...
Sen öylece kala kalıyorsun.

İşte böyle birşey birisini sevip, ona sahip çıkıp, onun kalbini tamir edip, eski sevgilisine gidişini izlemek. . .