It happens so rare that you fill up with joy and start to cry. We have witnessed it in the Hollywood clichés. Though it happened ... to me last night.
There is this roundabout, I believe, that you find yourself in front of and have to choose between the ways. So it happens when you expect it the less. Then you see the ways are all perfect match for your dreams. Though it is not about finding the right dream in all those exists; but it is about finding the right exist to walk towards those dreams... all of them.
You dream. All your life. I dreamed about many things. Some was childish, some was possible, some was inevitable. I dreamed about flying without wings or a machine. I dreamed about becoming a person with a lot of friends. I dreamed about graduating from university. Some to come true, some to hope, some to happen may be in the future. Though I met with my roundabout last night. There it was and I have chosen my way towards my dreams... finally.
Having little goals and hopes are not a reason to be shamed but happy. I have little and big goals for my life. However I needed motivation. My motivation came to me last night. I am fully aware of what awaits and I am not scared anymore. I have proved myself and everyone else that I am capable of walking on the sea without sinking. Even if it is a deep and scary sea... I have walked over it. The hard times were looking up to me; wondering how I can still hope... how I manage to walk ...
Life is as simple as light and dark. It is all about which side you stand on. Though sometimes it gets complicated. I was standing in the dark, facing the light. I knew deep down that today would come. I was only hoping it would come early, but life had different plans for all of us. I managed... somehow.
I feel cheerful that finally it is time for us to smile. Wrongness of the judgements are at an end. This is me, showing off the joy ... I love this moment... and wholeheartedly I confess this I hoped for it to come.
Well then, now it is MY show time!
Thursday, 29 December 2011
Friday, 23 December 2011
Gerçekleşmeyecek tek hayaldir, mutluluk ...
"Bugün son olsun!"
Ah yine ağlayacaksın inan.
Yine sorgulayacaksın tuzlu tuzlu akan gözyaşlarının sebebini.
Unutma ki hayat, aynı kapitalizm gibidir.
Cebinde parası olanın önünde düğme iliklerken,
İşçiyi aşağılar, emekçiyi sömürür, konuşanın dilini keser, düşünenin beynini akıtır.
Amenna dedirtir hayat sana.
Hayat öyle birşeydir ki,
Küçüksen hep küçük kalmanı sağlar.
Büyüksen, daha da büyütür.
Küçüksen, yerin dibine sokar seni karınca gibi.
Büyüksen, gökyüzüne sığamazsın ...
Vardıysa öbür taraf, mekanı cennet olsun; büyüğümüz demiş ki;
İşçisin sen, işçi kal!
Evet ...
Böyle geldi, böyle gider işte.
Küçük insanların umutları da küçük olur ...
Başına geleni "Allah verdi" diyerek sineye çeker.
Azıcık kafası çalışıyorsa sorgular...
Sorgularsa ASARLAR!
Sorgularsa YIKARLAR!
Sorgularsa YAŞATMAZLAR ...
Hep bundandır terk-i diyarlar..
Ama dört bir yanımızdadır hayat.
Gittiğin yerde ya sömürüleceksin eşit olarak,
Ya da sömürüleceksin...
Kayıtsız ...
Şartsız ...
"Bugün son olsun" diye döktüğün gözyaşlarının sonu gelmez.
Sorgulamaya, sorgulatmaya, baş kaldırmaya gücün yetmez...
Bir tık ileride olduğun zaman, arkana aldığını sandığın küçük insanlar,
Sen baş kaldırdığında yapayalnız bırakırlar, hiç biri tereddüt bile etmez.
Umutların küçük olsun, küçük insan.
Başına geleni sorgulama hiç.
Düşünüp, üzülmekten yorulmadıysan;
Seni de yoracaklardır birgün.
Yorgun düşmüş düşünme kabiliyetime,
Yorulan küçük insanlar şerefine,
Kaldırıyorum bir plastik bardak dolusu köpek öldürenimi...
"Buna da şükür" diyorum, yudumlarken içkimi...
"Mutluluğa bir adım var!" sanarak yürüdüğün yol, aslında bir koşu bantından ibarettir.
Ne o adım tükenir, sen yavaş yavaş eriyip yok olurken,
Ne de ...
Boşversene... Kime neyi anlatıyorum ben?
Yorgunum dost ben...
Ah yine ağlayacaksın inan.
Yine sorgulayacaksın tuzlu tuzlu akan gözyaşlarının sebebini.
Unutma ki hayat, aynı kapitalizm gibidir.
Cebinde parası olanın önünde düğme iliklerken,
İşçiyi aşağılar, emekçiyi sömürür, konuşanın dilini keser, düşünenin beynini akıtır.
Amenna dedirtir hayat sana.
Hayat öyle birşeydir ki,
Küçüksen hep küçük kalmanı sağlar.
Büyüksen, daha da büyütür.
Küçüksen, yerin dibine sokar seni karınca gibi.
Büyüksen, gökyüzüne sığamazsın ...
Vardıysa öbür taraf, mekanı cennet olsun; büyüğümüz demiş ki;
İşçisin sen, işçi kal!
Evet ...
Böyle geldi, böyle gider işte.
Küçük insanların umutları da küçük olur ...
Başına geleni "Allah verdi" diyerek sineye çeker.
Azıcık kafası çalışıyorsa sorgular...
Sorgularsa ASARLAR!
Sorgularsa YIKARLAR!
Sorgularsa YAŞATMAZLAR ...
Hep bundandır terk-i diyarlar..
Ama dört bir yanımızdadır hayat.
Gittiğin yerde ya sömürüleceksin eşit olarak,
Ya da sömürüleceksin...
Kayıtsız ...
Şartsız ...
"Bugün son olsun" diye döktüğün gözyaşlarının sonu gelmez.
Sorgulamaya, sorgulatmaya, baş kaldırmaya gücün yetmez...
Bir tık ileride olduğun zaman, arkana aldığını sandığın küçük insanlar,
Sen baş kaldırdığında yapayalnız bırakırlar, hiç biri tereddüt bile etmez.
Umutların küçük olsun, küçük insan.
Başına geleni sorgulama hiç.
Düşünüp, üzülmekten yorulmadıysan;
Seni de yoracaklardır birgün.
Yorgun düşmüş düşünme kabiliyetime,
Yorulan küçük insanlar şerefine,
Kaldırıyorum bir plastik bardak dolusu köpek öldürenimi...
"Buna da şükür" diyorum, yudumlarken içkimi...
"Mutluluğa bir adım var!" sanarak yürüdüğün yol, aslında bir koşu bantından ibarettir.
Ne o adım tükenir, sen yavaş yavaş eriyip yok olurken,
Ne de ...
Boşversene... Kime neyi anlatıyorum ben?
Yorgunum dost ben...
Sunday, 18 December 2011
Bir kar yağmadı gitti ...
Ellerinde eldiven... Boynunda atkı... Kafanda şapka... Ayağında botlar...
Bembeyaz, yağacak karın, sevinçli geliş haberi onlar.
Kıpkırmızı burunla, hissedilmeyen parmaklar...
Ve sabah, beklediğin haber duyulur: kar yağıyor!
İsyanım var yağmayan kara!
Yağdığında tutmayan kara!
Hey dostum, dibin kara;
Senin ki benden kara!
Bilmiyorum nedendir, ama bekliyorum kar yağmasını hasretle.
Zira yılın bu zamanları İstanbul'u hatırlıyorum özlemle...
Sana sürprizler hazırlar İstanbul.
Akşam, buz gibi bir geceye uyursun.
Sabah kalktığında beyazın en saf hali,
Bir çarşaf gibi örtmüştür İstanbul'un üzerini.
Hemen ev ahalisini kaldırıp, kar topu oynamaya çıkarsın...
Hani arkadaşın gelir, kazağının yakasını iki metre uzatıp içine bir kartopu atar ya...
Hani okadar dalmışsındır ki eğlenceye, gülmekten yerlere yatarsın sonra.
Okadar oyunun ardından bir de hastalık kapını çalar...
"Açma anne kapıyı! İstenmeyen misafir onlar!"
İngiltere olunca konu, alıştım artık karsız geçen günlere.
Sabah kar yağıyordu, şimdi güneş çıkmış tepeye...
Hava hala soğuk gerçi, belki bir sürpriz olur?
Güzel sevsem söz olur, bu vuruş bence gol olur.
Delirdim sanma ey okuyucu, gol bile olur da...
Bir sene kar beklersin, çiçek tomurcuklanır da ...
Havalar soğur, sonra 42 dereceye vurur da...
Bu memlekette herşey olur, bir kar yağmaz adam akıllı.
Bak yağmur yağıyor; su akar deli bakar.
Çok sıkıldım her sabah yağmurlu güne uyanmaktan.
Aralığın ortasındayız, sanırsın sonbahar!
İsyanım var tutmayan kara; usandım umutlanmaktan ...
Bembeyaz, yağacak karın, sevinçli geliş haberi onlar.
Kıpkırmızı burunla, hissedilmeyen parmaklar...
Ve sabah, beklediğin haber duyulur: kar yağıyor!
İsyanım var yağmayan kara!
Yağdığında tutmayan kara!
Hey dostum, dibin kara;
Senin ki benden kara!
Bilmiyorum nedendir, ama bekliyorum kar yağmasını hasretle.
Zira yılın bu zamanları İstanbul'u hatırlıyorum özlemle...
Sana sürprizler hazırlar İstanbul.
Akşam, buz gibi bir geceye uyursun.
Sabah kalktığında beyazın en saf hali,
Bir çarşaf gibi örtmüştür İstanbul'un üzerini.
Hemen ev ahalisini kaldırıp, kar topu oynamaya çıkarsın...
Hani arkadaşın gelir, kazağının yakasını iki metre uzatıp içine bir kartopu atar ya...
Hani okadar dalmışsındır ki eğlenceye, gülmekten yerlere yatarsın sonra.
Okadar oyunun ardından bir de hastalık kapını çalar...
"Açma anne kapıyı! İstenmeyen misafir onlar!"
İngiltere olunca konu, alıştım artık karsız geçen günlere.
Sabah kar yağıyordu, şimdi güneş çıkmış tepeye...
Hava hala soğuk gerçi, belki bir sürpriz olur?
Güzel sevsem söz olur, bu vuruş bence gol olur.
Delirdim sanma ey okuyucu, gol bile olur da...
Bir sene kar beklersin, çiçek tomurcuklanır da ...
Havalar soğur, sonra 42 dereceye vurur da...
Bu memlekette herşey olur, bir kar yağmaz adam akıllı.
Bak yağmur yağıyor; su akar deli bakar.
Çok sıkıldım her sabah yağmurlu güne uyanmaktan.
Aralığın ortasındayız, sanırsın sonbahar!
İsyanım var tutmayan kara; usandım umutlanmaktan ...
Saturday, 17 December 2011
Poem of the Poet ...
I am haunted by old memories...
I wonder why and why?
I feel free finally from loneliness;
Yet I did fly high
in the past...
The childhood that never to live again,
The dreams that never to come true...
The life is passing by,
and I don't feel blue...
I wonder why and why?
Poem of the poet has been written!
It was long time ago.
She held me back and he let me go.
I stand right here, holding my book;
The future I dreamed was not this at all...
I was to become a doctor, a surgeon perhaps...
Though life had different plans,
for me, for mother, for father, for all of us.
Thus I write my story on pages' lines.
Some make sense, some doesn't...
Though poem of the poet has been written.
Mother loved flowers,
Father loved games...
I loved working hard to have my gains
from life...
Then it was roads...
Endless...
I walked...
Then I walked again...
Then it was working.
To gain my food and clothing.
Afterwards it was writing.
Poems loved me then.
I loved them later.
I speak through them and
I'm not a traitor.
Readers' lips were bitten...
Poem of the poet has been written.
Life is hard,
Life is short.
Life is easy...
Life is long...
Everyone tells a story.
Life is a mystery.
Know thyself they say;
All I know is that I am sorry...
Close your eyes.
Feel the clouds passing by.
My mother!
She never deserves to cry!
I didn't leave you...
I was forced to go!
and it was a long time ago...
that the poem of the poet was written.
I loved them songs.
I do not blame the notes.
They are part of my life.
As much as you are...
But it is time to see.
It is apparent, it is clear.
You were wrong.
He was wrong.
I am somebody;
He is not.
Therefore I am smiling.
Poem of the poet it is that I am writing.
Thursday, 15 December 2011
eskidir yenilikler ve yenidir eskitilmişlikler ...
Sana itirazlar biriktirdim.
Sana nispetler biriktirdim.
Sana en alıngan halimi sakladım.
Sana en yapışkan şöhreti bahşettim.
Alın üzerine, senden bahsediyorum evet.
Bir vardın, bir yoktun. Evvel zaman içindeydi arkadaşlığımız...
Gözler bir seni süzdü, bir bana uzandı eller...
Kollar bir seni savurdu, bir bana açıldı uçsuz, bucaksız...
Diller bir seni kötüledi, bir beni anlattı destansı...
Sense bunu bilip yalanlamadın mı yıllar boyu?
Kırmadım ama beni kırdığının ucu kadar.
Yaralamadım hiç bir sözümle, senin acıttığın kadar.
Yine de tamam dedim, kabul ettim seni haneme...
Yine bardağı doldurup taşırıncaya kadar!
Çok geç.
Sana nispetler biriktirdim.
Sana en alıngan halimi sakladım.
Sana en yapışkan şöhreti bahşettim.
Alın üzerine, senden bahsediyorum evet.
Bir vardın, bir yoktun. Evvel zaman içindeydi arkadaşlığımız...
Gözler bir seni süzdü, bir bana uzandı eller...
Kollar bir seni savurdu, bir bana açıldı uçsuz, bucaksız...
Diller bir seni kötüledi, bir beni anlattı destansı...
Sense bunu bilip yalanlamadın mı yıllar boyu?
Kırmadım ama beni kırdığının ucu kadar.
Yaralamadım hiç bir sözümle, senin acıttığın kadar.
Yine de tamam dedim, kabul ettim seni haneme...
Yine bardağı doldurup taşırıncaya kadar!
Çok geç.
Wednesday, 30 November 2011
Bugünü unutmuyorum!
Dün 30 Kasım'dı, bugün 1 Aralık ve bu iki gün arasındaki ince çizgiyi herkes unutur ama ben unutmuyorum.
Neden unutmuyorum biliyor musun? Çünkü 30 Kasım ve 1 Aralık tarihleri, 2002 yılında bize yaşattığı azapla ünlüdür.
İkisi de ilkleri yaşadığım gündür.
Çünkü 30 Kasım'dı, O gittiğinde aramızdan.
Çünkü 1 Aralık'tı, veda edişimiz.
Çünkü 30 Kasım'dı, bize veda edişi.
Çünkü 1 Aralık'tı, toprağa karışışı.
Bugün de dün kadar acılı.
Bugün, anneannemi toprağa verişimizin 9. senesi.
Neden unutmuyorum biliyor musun? Çünkü 30 Kasım ve 1 Aralık tarihleri, 2002 yılında bize yaşattığı azapla ünlüdür.
İkisi de ilkleri yaşadığım gündür.
Çünkü 30 Kasım'dı, O gittiğinde aramızdan.
Çünkü 1 Aralık'tı, veda edişimiz.
Çünkü 30 Kasım'dı, bize veda edişi.
Çünkü 1 Aralık'tı, toprağa karışışı.
Bugün de dün kadar acılı.
Bugün, anneannemi toprağa verişimizin 9. senesi.
Saturday, 12 November 2011
Yolcu
Bahanelerim var ceplerimde... Bir günlük tren biletimin yanına sıkışırdım onları, gidiyorum.
Günü geçmiş gazeteler gibi savruluyorum, rüzgar alan tren istasyonlarında.
Günü geçmiş gazeteler gibi savruluyorum, rüzgar alan tren istasyonlarında.
Öyle ki, umursamıyorum geride bıraktıklarımı. Her adımda rahatlıyor ciğerim. Her nefeste tükeniyor pişmanlık hissi. Umursamıyorum kimlerden geçtiğimi; uçuruma gidiyorum.
Bir şelale gibi gürlemeye gidiyorum; kuş gibi ürkek kalbim kaçmaya niyetli bu kez. Damarlarım acıyor boynumda. Hız kesmeden gidiyorum.
Herşey aynı, her yüz aynı... Kaçıyorum belki de. Neden gittiğimi biliyorum; ama bilmiyorum işte neden sıkıldığımı. Ne de olsa avucumun içi gibi biliyorum herşeyi, herkesi. Bildiğimden kaçıyorum; bildiğim için kaçıyorum. Kaçıyorum, uzaklaşıyorum amaçsızca. Hızlı hızlı atıyorum adımlarımı. Geniş aralıklarla basıyorum diğer ayağımı. Olabildiğince çabuk gitmek amacım ve amacıma uyarak gidiyorum.
Yitirdiklerim, pişmanlıklarım, keşkelerim, amalarım; hepsini çöpe attım da gidiyorum. Ben kimim? Neyim? Kimlerdenim? Neredenim? Hepsini unuttum da gidiyorum. Kendimi bıraktım da gidiyorum.
Gidiyorum. Gitmelere gidiyorum. Kaçmalara gidiyorum. Sabahın güneşinin vurduğu yatağımdan vazgeçip gidiyorum. Sigaramdan vazgeçip gidiyorum. İki yudum alkolümden vazgeçip gidiyorum. Çayımdan, kahvemden; aylarca ördüğüm battaniyemden vazgeçip gidiyorum. Umrumda bile değil değer verdiklerim, bir zaman. Hayallerimden vazgeçip gidiyorum.
Dişimle tırnağımla yaptıklarımı siliyorum. Günlerce uğraşıp, başardıklarımı siliyorum. Umrumda bile değil hiç kimse, hiç birşey! Hayatı sallayıp gidiyorum!
Utançlarımı bırakıp gidiyorum. Utandırdıklarımı bırakıp gidiyorum.
Ben gidiyorum dost. Seni bırakıyorum. Vedalar yazdım sana, hepsini unutup gidiyorum. Seninle paylaştığımız ne varsa, kafamdan atıp gidiyorum. Gidiyorum güneşle göç eden kuşlar misali. Kalasım kalmadı. Kalmaya yüzüm kalmadı!
Gitmeliymiş insan tükettiğinde; tükendiğinde. Gidiyorum ben de... Bilinmeyene, bilmeyene gidiyorum, başlamak için yeniden; herşeye... Umutlu bitmesin bu, umutsuzca gidiyorum.
Ya da herşeyi unut sen; ben de unutmaya gidiyorum!
Wednesday, 9 November 2011
Dört dakikalık hayat dersi!
Bundan seneler evvel "hit" olmuş bir klibi izledim geçen gün. Dört dakikalık klipte okadar güzel bir ders veriliyor ki, üzerine bir kitap çıkarabilirim; fakat klipte anlatıldığı kadar derin olmaz...
İki tane lezbiyen kız var klipte. Demir örgülerin ve dikenli tellerle çevrilmiş bir alanın içerisindeler. Hava yağmurlu. Onları izleyen insanların hepsi şemsiye altına sığınmış ve paltolarına bürünmüşler. Kızlar ise incecik gömlek ve minicik bir etekle yağmurda dans ediyorlar.
Klibin sonunda kızlar, bulundukarı alanın etrafında yürüyerek, "kafesimsi" yerden çıkış buluyorlar. Klibin sonunda gördüğümüz kare ise, insanların demir örgülerin ardından onlara bakmaya devam ettikleri ve kızların uzaklara doğru yürüdükleri.
Herkese soruyorum ne düşündüklerini. Her kafadan ayrı ses çıkıyor bu kliple ilgili. Bazıları izlemiyor bile. Ne de olsa "lezbiyenlik" var klipte; a-aa! Terbiyesizler! değil mi?
Halbuki ne kadar güzel anlatmışlar...
İnsanoğlu, yıllarca dayatılan doğru ve/veya yanlış adetler yüzünden, gördüğü ve öğrendiklerine ters gelen herşeyi kendi kafasında tel örgüler içerisine hapsetti. Öyle ki bugün, en gelişmiş bilinen avrupa ülkelerinin çoğunda, hala "gay evlilikler" yasal değildir. Öyle ki bugün, en basit örneğiyle, yağmurda incecik kıyafetlerle gezen sırılsıklam birisini görsek, garipseriz ve "bu havada böyle sokağa mı çıkılır?" deriz. Neden? Çünkü yağmurda ıslanan insan, koşarak bir yerlere saklanmaya çalışmalıdır. Eğer o insan sakin sakin yürüyorsa, ya psikolojik bir rahasızlığa sahiptir, ya da sarhoş falandır. Böyle düşünmüyor musunuz? Düşünmüyor muyuz?
İnsan okadar çok tel örgü çekmişki beynine, en sonunda kendisini hapsetmiş tam orta yere. Sonra oturup izlemiş "yıkılmak zorunda kalan" örgüleri. Kendine zarar verecekler diye mi çekmiş o örgüleri en başında? Sanmıyorum. "Katılmıyorum söylediğinize" diyebilmek bir topluma, ne kadar yalnızlaştırıcıdır... Ne kadar korkunçtur! Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar... En güzeli, herkes gibi tellerle donatmak beyninin içini...
Ne kadar kıskanır o baş kaldıranları, örgüye soktuklarını... Ne kadar kıskanır da cesaret edemez onlara arka çıkmaya... Onların yanında durmaya... O örgüleri beyninden kaldırmaya! Çünkü insanoğlu bilir ki, bir gün o örgüleri diğerlerinden önce kaldırırsa beyninden, çorap söküğü gibi gelecek gerisi! Yanlış olanı bir kez görünce, herşeyi sorgulayacak! İnsanoğlu, korkak bir tavuktur ve o tavuk, birgün kesilmek için büyütüldüğünün farkında olmaktan kaçar köşe bucak. İnsanoğlu bir koyundur, sürüdeki... İnsanoğlu, herşeydir ama bir tek şey değildir; "düşünebilen hayvan". Zira bundan yüzyıllar önce, düşünme yetisi elinden alınmıştır. Birgün o tel örgüler, yaşayan her bir bireyin beyninde eriyip yok olduğunda, "insanlık" devrimi yapılacak dünyada. İşte o gün, Özgürlük Günü olarak kutlanacak "sorgusuz, sualsiz".
İlgili vidyo:
İki tane lezbiyen kız var klipte. Demir örgülerin ve dikenli tellerle çevrilmiş bir alanın içerisindeler. Hava yağmurlu. Onları izleyen insanların hepsi şemsiye altına sığınmış ve paltolarına bürünmüşler. Kızlar ise incecik gömlek ve minicik bir etekle yağmurda dans ediyorlar.
Klibin sonunda kızlar, bulundukarı alanın etrafında yürüyerek, "kafesimsi" yerden çıkış buluyorlar. Klibin sonunda gördüğümüz kare ise, insanların demir örgülerin ardından onlara bakmaya devam ettikleri ve kızların uzaklara doğru yürüdükleri.
Herkese soruyorum ne düşündüklerini. Her kafadan ayrı ses çıkıyor bu kliple ilgili. Bazıları izlemiyor bile. Ne de olsa "lezbiyenlik" var klipte; a-aa! Terbiyesizler! değil mi?
Halbuki ne kadar güzel anlatmışlar...
İnsanoğlu, yıllarca dayatılan doğru ve/veya yanlış adetler yüzünden, gördüğü ve öğrendiklerine ters gelen herşeyi kendi kafasında tel örgüler içerisine hapsetti. Öyle ki bugün, en gelişmiş bilinen avrupa ülkelerinin çoğunda, hala "gay evlilikler" yasal değildir. Öyle ki bugün, en basit örneğiyle, yağmurda incecik kıyafetlerle gezen sırılsıklam birisini görsek, garipseriz ve "bu havada böyle sokağa mı çıkılır?" deriz. Neden? Çünkü yağmurda ıslanan insan, koşarak bir yerlere saklanmaya çalışmalıdır. Eğer o insan sakin sakin yürüyorsa, ya psikolojik bir rahasızlığa sahiptir, ya da sarhoş falandır. Böyle düşünmüyor musunuz? Düşünmüyor muyuz?
İnsan okadar çok tel örgü çekmişki beynine, en sonunda kendisini hapsetmiş tam orta yere. Sonra oturup izlemiş "yıkılmak zorunda kalan" örgüleri. Kendine zarar verecekler diye mi çekmiş o örgüleri en başında? Sanmıyorum. "Katılmıyorum söylediğinize" diyebilmek bir topluma, ne kadar yalnızlaştırıcıdır... Ne kadar korkunçtur! Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar... En güzeli, herkes gibi tellerle donatmak beyninin içini...
Ne kadar kıskanır o baş kaldıranları, örgüye soktuklarını... Ne kadar kıskanır da cesaret edemez onlara arka çıkmaya... Onların yanında durmaya... O örgüleri beyninden kaldırmaya! Çünkü insanoğlu bilir ki, bir gün o örgüleri diğerlerinden önce kaldırırsa beyninden, çorap söküğü gibi gelecek gerisi! Yanlış olanı bir kez görünce, herşeyi sorgulayacak! İnsanoğlu, korkak bir tavuktur ve o tavuk, birgün kesilmek için büyütüldüğünün farkında olmaktan kaçar köşe bucak. İnsanoğlu bir koyundur, sürüdeki... İnsanoğlu, herşeydir ama bir tek şey değildir; "düşünebilen hayvan". Zira bundan yüzyıllar önce, düşünme yetisi elinden alınmıştır. Birgün o tel örgüler, yaşayan her bir bireyin beyninde eriyip yok olduğunda, "insanlık" devrimi yapılacak dünyada. İşte o gün, Özgürlük Günü olarak kutlanacak "sorgusuz, sualsiz".
İlgili vidyo:
Sunday, 30 October 2011
"Düşündüm buldum sandığım 100 yıllık gerçekler..."
Yine okuduğum bir kitabın beni uzun uzun düşünmeye sevkeden içeriklerinden biriyle karşınızdayım. Hikaye karışık değilse de, akıl bulandırıyor ve sorgulatıyor bugünümüzü.
Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellak, pireler berber iken, dönemce düşünme yetkisi hala elinde olan insanların bazıları bilimadamıymış. Bu bilimadamları, bugünün teknolojisiyle ortaya çıkarılmış bazı bilimsel gerçekleri, o dönemde ellerindeki, bugün "teknoloji" sayılmayan, alet ve edevatla zaten ortaya çıkartmış. Öyle ki, 3 boyutlu filmlerin revaçta olduğu 2011 yılında yaşayan bizler; o dönemde bilimadamlarınca tartışılan "10. boyut"tan haberdar değilizdir.
Yine, yeni izlediğim bir belgeselde yer alan "piramitlerin konuluş biçimlerinin . . . yıldızlarının alacağı şekle tekabul ettiği ve o dönemde, bilimadamlarının canla-başla bugüne, bizlere bir mesaj gönderme sıkıntısında oldukları" konusu kafamı kurcalamıştı.
Bugün gündemde olan "2012-Dünya'nın sonu" tartışmalarına yol açan Maya takviminin ortaya çıkış tarihi; dedelerimizin dedelerinin dedelerinin dedelerinin, halen portakalda vitamin olduğu tarihten çooooook öncedir.
İnsanoğlunun hayal gücünün yettiğince başardıkları, Milattan Önce ve Milattan Sonra, yine benzerdir ve tekerrürden ibarettir... Nasıl ki Milattan Önce haberleşme, yine en revaçta olan teknoloji gelişimiyse; bugün daha başka teknolojilerle yine haberleşme ön plandadır.
Dedim ya; bir varmış bir yokmuş... Fakat aslolan, bu yazı bir masal değildir. Masalımsı bir dil kullanarak yazılmasının amaçlarından biri okunabilirliğini arttırmak ve okuyucuyla iletişim kurarmışçasına, arkadaşça bir yaklaşımla kafamda dönüp duranları burada ifade etmektir.
"Ee? Bunlardan haberdarız biz de... Bunları mı düşünüyordun? Bu mudur?" dediğinizi duyar gibiyim. Sizce ben bu kadar sığ bir yazı yazacak kadar becereksiz miyim a dostlar? Aşkolsun.
Demek istediğim şudur; insanoğlu bunca yüzyıl evvel bunları düşünebilen bir varlıkmış. Ne hoş, ne güzel. Fakat, zamanla bu bilinenler nasıl sıfırlanmış ve format atılmış beyinlerle insanoğlu bir anda aptallaştırılarak, zamanında bilimsel olarak "kanunlaştırılmış" konuları yeniden araştırmaya yeltenmiş? İnsan, bundan yüzyıllar önce bugüne, bizlere, bu kadar karamsar bir bakış açısıyla mesajlar göndermiş fakat bizler, bugün hala bu mesajları çözmeye uğraşıyoruz. Ne olmuş da insanoğlu, beyni kıvrımsız birer koyun sürüsüne dönüşmüş?
Bu soru kurcalıyordu işte beynimi günlerdir, haftalardır, aylardır, yıllardır.. veya bir zamandır... Ne derseniz. En sonunda "mantıklı" bir cevap bulamadım.
Sonra konunun konuyu açtığı bir sohbet esnasında anneme yönelttim aynı soruyu ve bana 3 harften oluşan, basit bir kelimeyle cevap vererek, yıllarca beynimi meşgul eden bu garip sorular bütününü daha da mantıksız kıldı; DİN. . .
_______________________________________________________________
Başlık: bir Şebnem Ferah şarkısından alıntı yapılmıştır.
Bahsi geçen kitap: Dan Brown'un Kayıp Sembol kitabıdır.
Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellak, pireler berber iken, dönemce düşünme yetkisi hala elinde olan insanların bazıları bilimadamıymış. Bu bilimadamları, bugünün teknolojisiyle ortaya çıkarılmış bazı bilimsel gerçekleri, o dönemde ellerindeki, bugün "teknoloji" sayılmayan, alet ve edevatla zaten ortaya çıkartmış. Öyle ki, 3 boyutlu filmlerin revaçta olduğu 2011 yılında yaşayan bizler; o dönemde bilimadamlarınca tartışılan "10. boyut"tan haberdar değilizdir.
Yine, yeni izlediğim bir belgeselde yer alan "piramitlerin konuluş biçimlerinin . . . yıldızlarının alacağı şekle tekabul ettiği ve o dönemde, bilimadamlarının canla-başla bugüne, bizlere bir mesaj gönderme sıkıntısında oldukları" konusu kafamı kurcalamıştı.
Bugün gündemde olan "2012-Dünya'nın sonu" tartışmalarına yol açan Maya takviminin ortaya çıkış tarihi; dedelerimizin dedelerinin dedelerinin dedelerinin, halen portakalda vitamin olduğu tarihten çooooook öncedir.
İnsanoğlunun hayal gücünün yettiğince başardıkları, Milattan Önce ve Milattan Sonra, yine benzerdir ve tekerrürden ibarettir... Nasıl ki Milattan Önce haberleşme, yine en revaçta olan teknoloji gelişimiyse; bugün daha başka teknolojilerle yine haberleşme ön plandadır.
Dedim ya; bir varmış bir yokmuş... Fakat aslolan, bu yazı bir masal değildir. Masalımsı bir dil kullanarak yazılmasının amaçlarından biri okunabilirliğini arttırmak ve okuyucuyla iletişim kurarmışçasına, arkadaşça bir yaklaşımla kafamda dönüp duranları burada ifade etmektir.
"Ee? Bunlardan haberdarız biz de... Bunları mı düşünüyordun? Bu mudur?" dediğinizi duyar gibiyim. Sizce ben bu kadar sığ bir yazı yazacak kadar becereksiz miyim a dostlar? Aşkolsun.
Demek istediğim şudur; insanoğlu bunca yüzyıl evvel bunları düşünebilen bir varlıkmış. Ne hoş, ne güzel. Fakat, zamanla bu bilinenler nasıl sıfırlanmış ve format atılmış beyinlerle insanoğlu bir anda aptallaştırılarak, zamanında bilimsel olarak "kanunlaştırılmış" konuları yeniden araştırmaya yeltenmiş? İnsan, bundan yüzyıllar önce bugüne, bizlere, bu kadar karamsar bir bakış açısıyla mesajlar göndermiş fakat bizler, bugün hala bu mesajları çözmeye uğraşıyoruz. Ne olmuş da insanoğlu, beyni kıvrımsız birer koyun sürüsüne dönüşmüş?
Bu soru kurcalıyordu işte beynimi günlerdir, haftalardır, aylardır, yıllardır.. veya bir zamandır... Ne derseniz. En sonunda "mantıklı" bir cevap bulamadım.
Sonra konunun konuyu açtığı bir sohbet esnasında anneme yönelttim aynı soruyu ve bana 3 harften oluşan, basit bir kelimeyle cevap vererek, yıllarca beynimi meşgul eden bu garip sorular bütününü daha da mantıksız kıldı; DİN. . .
_______________________________________________________________
Başlık: bir Şebnem Ferah şarkısından alıntı yapılmıştır.
Bahsi geçen kitap: Dan Brown'un Kayıp Sembol kitabıdır.
Wednesday, 19 October 2011
Binbir yüzyıllık masal... 2
Bir varmış, bir yokmuş...
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellak iken, pireler berber iken bir küçük sarışın çocuk varmış.
Bu çocuğun aile hayatı, eğitim hayatı kadar karışıkmış. Bir evden bir eve, bir okuldan okula gitmiş gelmiş.
En sonunda kendisini Askeri bir okulda buluvermiş.
Masal bu ya, rivayet gereği o dönem işgal, savaş, yıkım, din gibi konular hep gündemdeymiş. Kulaktan dolma bilgilerle insanlar birbirlerine düşman olmuşlar...
Gel zaman git zaman, adını taşıdıkları devlet yıkılmak üzereymiş. Hiç bir kuvvet bu devleti kurtaramazmış. Devlet dediğimiz de küçük değil; yıkımla, barbarlıkla, bazen adaletle, bazen savaşla koskoca bir cihana yayılmış bir imparatorluktan bahsediyoruz.
İngilizi gelmiş, Fransızı gelmiş, İtalyanı gelmiş, Yunanı gelmiş... Gelmişler de gelmişler dört bir yandan, sallantıda olan sultanlığı bölmeye...
Sefalet çeken halk, umutsuz bir bekleyişe girmiş. Kimselerin sonunun ne olacağı belli değilmiş ne de olsa...
Rivayetin gereği, bu sarışın genç içinde umut biriktirmiş. Gayri resmi işgal edilmiş yurdunu düşünmüş. İşgalin resmiyete dökülmesi demek, sonları demekmiş.
İçindeki umudunu, idealleriyle birleştirip; gelecek korkusu ve bol bol cesaretle harmanlayarak bir gizli örgütlenme başlatmış.
O ser-sefil, perişan halk da yitirdiği umudu yeniden yeşertmiş.
Masal gereği bir anda kahramanlığa aday gösterilen sarışın genç, teorik olarak yurdu kurtarabileceğini anlamış.
Bahsi geçen toprakların dört bir yanına haber ulaşmış. Halk da, uzun yıllar sonra gördüğü ilk çıkış yolunun ışığı etrafında toplanmış.
Bizim sarışın genç nabza göre şerbet vermiş haliyle. Göçmeni gelmiş, yerlisi gelmiş, herkesle tek tek ilgilenerek ve biraz da ümitlendirerek vermiş gazı, vermiş gazı! Çerkezi, Kürdü, Bulgarı, Yugoslavı, Çeçeni, Lazı... ve daha niceleri kardeşçe yaşadıkları yurtları için savaşmaya gönüllü olmuş.
Bu öyle bir savaş olacakmış ki; kah bir ana kucağında bebeği, sırtında silahıyla vuruşacakmış düşman bilinenle; kah çıplak ayakla, oyun çağındaki çocuklar vurulacakmış savaş meydanında... Herkes biliyormuş neler olacağını; bile bile, kesin bir cevapla "evet" demişler çarpışmaya.
Tüm bunlar yaşanırken devletin medyası dalga geçmiş bizim sarışın gençle. "Koskoca ... devletlerine karşı duran bu aptal da kimdir" demiş herkesler... Ama masalımızda bir "aptal" veya bir "kahraman" yoktur. Bu masal, "aptallar" ve/veya "kahramanlar" içerir; demin yukarıda yazdığım milletlerden. Zira tek bir tuğladan duvar olmaz.
Her milletten kadını erkeği, genci yaşlısı savaşmış, vuruşmuş yurt bildikleri kara parçası için.
Masal bu ya, savurmuşlar düşman bildiklerini denizlere, yerlere, çizdikleri sınırlardan ötelere.
Çizdikleri diyorum, çünkü eski imparatorluk çökmüş ve yerine cumhuriyet tahsis edilmiş halk tarafından. Halk kurmuş cumhuriyeti. Halk. İşçi ve emekçi kardeşlerimizin, dedelerimizin, büyüklerimizin el emeği, göz nuru bu cumhuriyet.
Rivayet gereği bir süre sarışın genç liderliğinde devam edilmiş yeni düzene. Sonra bir sabah, saat 9'u 5 geçe, Dolmabahçe sarayındaki yatağında duruvermiş kalbi.
Aslında baktığınızda ne kadar iyi niyetli bir yaklaşım değil mi bu masalın konusu? Ne kadar idealist...
Dün sabah katledilen işçi ve emekçi kardeşlerimizin çocukları, aynen senin-benim gibi bu masalla büyütüldü.
Okadar millet saydım yukarıda, yurt için savaşmış. Bilmem anlatabiliyor muyum?
Bugün, senin-benim dedelerimizin dişiyle, tırnağıyla; işiyle, emeğiyle kurduğu düzende çatlaklar olabilir. Sıva çekip başkasına satmak mıdır yolu? Deniz kumundan inşa edilmiş ev muamelesi yapmaya utanmıyor musunuz bahsi geçen kara parçasının düzenine?
Ölen genç için yak ağıdını, ağla, dök içini; kim sana ne diyebilir ki? Haklısın!
Ama utanmıyor musun senin benim gibi dedesi, senin geleceğin için ölmeye gitmiş adama, hiç suçu yokken saldırmaya?
O senin dediğin başkası yavrucuğum. Karıştırdın sen... Tamamiyle karıştırdın sen...
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellak iken, pireler berber iken bir küçük sarışın çocuk varmış.
Bu çocuğun aile hayatı, eğitim hayatı kadar karışıkmış. Bir evden bir eve, bir okuldan okula gitmiş gelmiş.
En sonunda kendisini Askeri bir okulda buluvermiş.
Masal bu ya, rivayet gereği o dönem işgal, savaş, yıkım, din gibi konular hep gündemdeymiş. Kulaktan dolma bilgilerle insanlar birbirlerine düşman olmuşlar...
Gel zaman git zaman, adını taşıdıkları devlet yıkılmak üzereymiş. Hiç bir kuvvet bu devleti kurtaramazmış. Devlet dediğimiz de küçük değil; yıkımla, barbarlıkla, bazen adaletle, bazen savaşla koskoca bir cihana yayılmış bir imparatorluktan bahsediyoruz.
İngilizi gelmiş, Fransızı gelmiş, İtalyanı gelmiş, Yunanı gelmiş... Gelmişler de gelmişler dört bir yandan, sallantıda olan sultanlığı bölmeye...
Sefalet çeken halk, umutsuz bir bekleyişe girmiş. Kimselerin sonunun ne olacağı belli değilmiş ne de olsa...
Rivayetin gereği, bu sarışın genç içinde umut biriktirmiş. Gayri resmi işgal edilmiş yurdunu düşünmüş. İşgalin resmiyete dökülmesi demek, sonları demekmiş.
İçindeki umudunu, idealleriyle birleştirip; gelecek korkusu ve bol bol cesaretle harmanlayarak bir gizli örgütlenme başlatmış.
O ser-sefil, perişan halk da yitirdiği umudu yeniden yeşertmiş.
Masal gereği bir anda kahramanlığa aday gösterilen sarışın genç, teorik olarak yurdu kurtarabileceğini anlamış.
Bahsi geçen toprakların dört bir yanına haber ulaşmış. Halk da, uzun yıllar sonra gördüğü ilk çıkış yolunun ışığı etrafında toplanmış.
Bizim sarışın genç nabza göre şerbet vermiş haliyle. Göçmeni gelmiş, yerlisi gelmiş, herkesle tek tek ilgilenerek ve biraz da ümitlendirerek vermiş gazı, vermiş gazı! Çerkezi, Kürdü, Bulgarı, Yugoslavı, Çeçeni, Lazı... ve daha niceleri kardeşçe yaşadıkları yurtları için savaşmaya gönüllü olmuş.
Bu öyle bir savaş olacakmış ki; kah bir ana kucağında bebeği, sırtında silahıyla vuruşacakmış düşman bilinenle; kah çıplak ayakla, oyun çağındaki çocuklar vurulacakmış savaş meydanında... Herkes biliyormuş neler olacağını; bile bile, kesin bir cevapla "evet" demişler çarpışmaya.
Tüm bunlar yaşanırken devletin medyası dalga geçmiş bizim sarışın gençle. "Koskoca ... devletlerine karşı duran bu aptal da kimdir" demiş herkesler... Ama masalımızda bir "aptal" veya bir "kahraman" yoktur. Bu masal, "aptallar" ve/veya "kahramanlar" içerir; demin yukarıda yazdığım milletlerden. Zira tek bir tuğladan duvar olmaz.
Her milletten kadını erkeği, genci yaşlısı savaşmış, vuruşmuş yurt bildikleri kara parçası için.
Masal bu ya, savurmuşlar düşman bildiklerini denizlere, yerlere, çizdikleri sınırlardan ötelere.
Çizdikleri diyorum, çünkü eski imparatorluk çökmüş ve yerine cumhuriyet tahsis edilmiş halk tarafından. Halk kurmuş cumhuriyeti. Halk. İşçi ve emekçi kardeşlerimizin, dedelerimizin, büyüklerimizin el emeği, göz nuru bu cumhuriyet.
Rivayet gereği bir süre sarışın genç liderliğinde devam edilmiş yeni düzene. Sonra bir sabah, saat 9'u 5 geçe, Dolmabahçe sarayındaki yatağında duruvermiş kalbi.
Aslında baktığınızda ne kadar iyi niyetli bir yaklaşım değil mi bu masalın konusu? Ne kadar idealist...
Dün sabah katledilen işçi ve emekçi kardeşlerimizin çocukları, aynen senin-benim gibi bu masalla büyütüldü.
Okadar millet saydım yukarıda, yurt için savaşmış. Bilmem anlatabiliyor muyum?
Bugün, senin-benim dedelerimizin dişiyle, tırnağıyla; işiyle, emeğiyle kurduğu düzende çatlaklar olabilir. Sıva çekip başkasına satmak mıdır yolu? Deniz kumundan inşa edilmiş ev muamelesi yapmaya utanmıyor musunuz bahsi geçen kara parçasının düzenine?
Ölen genç için yak ağıdını, ağla, dök içini; kim sana ne diyebilir ki? Haklısın!
Ama utanmıyor musun senin benim gibi dedesi, senin geleceğin için ölmeye gitmiş adama, hiç suçu yokken saldırmaya?
O senin dediğin başkası yavrucuğum. Karıştırdın sen... Tamamiyle karıştırdın sen...
Monday, 17 October 2011
Binbir yüzyıllık masal...
Bir varmış, bir yokmuş...
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellak, pireler berber iken 610 yılında bir dizi emirlerle dolu bir kitap inmeye başlamış. İnanç bu ya, okuma yazma bilmeyen bir insan okuyuvermiş höt diye. Bu masalın zaman dilimi, dünyayı "öküz boynuzundaki tepsi" zannedilen yıllara tekabul eder. Bu rivayetten feyz alınarak binlerce film bile yapıldı. En meşhuru Matrix'tir. Neden? Zira CD vb şeylere yüklenmiş meziyetler, bir fişimsi yardımıyla saniyeler içerisinde beyne yüklenebiliyordur filmde. Ne hoş!
Gel zaman git zaman, o emirleri yerine getiremez olmuş insanoğlu. Rivayetin gereği teknoloji gelişmiş.
İlk zaman insana "ibadet ettiğin dağların üstünde" denmiş. Dağcılık sporunun ilk adımlarının atıldığı yıllar insan, çıkmış bakmış "dağların üzeri boş"...
Bakmışlar olmayacak, "Bulutlara çıkmış ibadet ettiğin" denmiş. İnsanoğlu durur mu? Uçağı icat etmiş kafirler! Bir de görmüşler ki Bulutun üzeri boş...
Yaratıcılıklarını arttıran "ibadet adamları", "ibadet ettiğin dünyanın üzerinde" demiş. Kafirler yine yapmış yapacağını. Armstrong isimli dünyanın en derin kafirini göndermişler Ay'a. A-aa! Bir de bakmışlar ki kocaman bir boşluk... Kimseler yok...
Kafirler ibadet ettiklerini görmeye çalışırken binlerce değişim yaşanmış tabii. Dünya'nın "öküz boynuzu üzerindeki bir tepsi" olmadığını anlamış insan. Doğal afetler, savaşlar, yıkımlar, felaketler, küresel hastalıklar, açlık, sefalet çekmiş... İyiden iyiye sarsılmış ibadet ettiklerine inançları. Kafirler! Cahiller! Sorgulamışlar varlığını Yüce'mizin!
Uzaya turist gönderen bir teknoloji içindeyiz bugün. Dünyanın öbür ucuyla görüntülü konuşma yapmak artık rutin halindedir. Saniyelerle haberleşiyoruz. Saniyelerle haberlerden haberdar oluyoruz. Binlerce yıl önce yazılan kitaba inanmamızı bekliyor hala birileri. Nerede dedilerse oraya gittik bunca sene; elde var SIFIR! Daha neyi sorguluyorsunuz? Neyi aşılamaya çalışıyorsunuz?
30 sene evvelki birşeyden bahsedilmiyor ki...
Hitler'in ideolojisini hala takip eden insanlara biz at gözlüklü diyoruz, cahil diyoruz, iğrenç diyoruz, tüy diyoruz, kaka diyoruz, geber diyoruz!
Yukarıda anlattığım masalı bize zorla kabul ettirmeye çalışan insanlara tapıyorsunuz sonra ama, bu ne diyet, bu ne 1.5 İskender arkadaş? Kafayı yemişsiniz alayınız!
Thursday, 13 October 2011
Prenses!
Yutkunamadığım anlarım, boğazıma takılan anılarımsın ve seni her düşündüğümde akamayan gözyaşımsın... Ne acıdır, sen yoksun artık.
Uzun zaman oldu sesini duymayalı prenses. Keyfin nasıl? Durumlar nasıl oralarda? Rahat mısın? Mutlu musun? Hasret çekiyor musun? Özlüyor musun? Sen hala var mısın?..
Neredesin prenses?
Bir masaldın, geldin geçtin yüreğimizden... Geçemedin aslında; diyorum ya, akamayan gözyaşımsın sen benim. Biriktin yine damla damla. Yine içime içime aktın... Nasılsın prenses?
Senin gitme zamanının geldiğini söylemişlerdi bana. Yatağını toplatmadım evde! İnanmadım onlara ben. "Prenses beni bırakmaz" dedim. Güvendim sana! Neden gittin prenses?
Sevdiğin gezmelerden birini sana ayırmıştık. Başımızın üstünde taşımıştık. Artık seni uğurlamıştık be prenses... ama unutulmadın ki!
Yutkunamadığım anlarım, boğazıma takılan anılarımsın ve seni her düşündüğümde akamayan gözyaşımsın benim... Ne mutlu bize, hala kalbimizde yaşıyor ismin, cismin!
Uzun zaman oldu seni görmeyeli, özledim. . .
Uzun zaman oldu sesini duymayalı prenses. Keyfin nasıl? Durumlar nasıl oralarda? Rahat mısın? Mutlu musun? Hasret çekiyor musun? Özlüyor musun? Sen hala var mısın?..
Neredesin prenses?
Bir masaldın, geldin geçtin yüreğimizden... Geçemedin aslında; diyorum ya, akamayan gözyaşımsın sen benim. Biriktin yine damla damla. Yine içime içime aktın... Nasılsın prenses?
Senin gitme zamanının geldiğini söylemişlerdi bana. Yatağını toplatmadım evde! İnanmadım onlara ben. "Prenses beni bırakmaz" dedim. Güvendim sana! Neden gittin prenses?
Sevdiğin gezmelerden birini sana ayırmıştık. Başımızın üstünde taşımıştık. Artık seni uğurlamıştık be prenses... ama unutulmadın ki!
Yutkunamadığım anlarım, boğazıma takılan anılarımsın ve seni her düşündüğümde akamayan gözyaşımsın benim... Ne mutlu bize, hala kalbimizde yaşıyor ismin, cismin!
Uzun zaman oldu seni görmeyeli, özledim. . .
Sunday, 9 October 2011
"The Particular Sadness of the Lemon Cake" ...
Son okuduğum kitabın etkisinde kaldığım için başka kitaba başlayamadım henüz. Kendimi boşlukta da hissetmiyorum. Abartmış gibi olmayayım fakat içimde öyle bir burukluk var ki, o kitabı ta en başından tekrar, aynı soluksuz heyecan ve merakla okuyabilir; kitabı yine bitirdiğimde yine başa dönebilirim. Böylece sonsuza kadar o hikayenin içerisinde kaybolabilirim...
Uzun zamandır okuduğum kitapla arkadaş olmamıştım. Hikaye bazen bir kutu baklava kadar bayık tatlı, bazen acı bir çekirdek tanesi kadar ağız lezzetini hiç eden, tüm bunların harmonisiyle orta düzeyde burukluk yaratan, heyecanlı bir dille yazılmış.
İki sayfa önce sana kahkaha attıran satırlar gözlerini dolduruyor...
İlginç bir hikaye, ilginç bir kitap... Beni neden bukadar etkilediğine anlam veremiyorum. Daha güzel hikayeler de okudum zira. Mesela Paulo Coelho'nun "Veronica Decides to Die" kitabı hala kitaplığımın baş köşesindedir. Linzi Glass'ın "Ruby Red"ini en az 3 kez okumuşumdur. L. A. Weatherly'nin "Angel" kitabını elimden düşürmemiş, ikinci kitabını bir sene önceden sipariş vermiş, kitabın gelişini camlarda beklemişimdir... Bu üç kitap ve daha bir çokları beni etkilemiştir ve çok da geçerli sebepleri vardır. "The Particular Sadness of the Lemon Cake"in başka bir kitaba başlamama bile engel olmasına aklım ermiyor...
Belki de kitabı sevmemin sebebi buram buram "fırından yeni çıkmış un kurabiyesi" tadı kokmasıdır...
Umarım yakın zamanda kafamı, bu hikayeyi düşünmekten soyutlayabilirim... Çok ilginç duygular içerisindeyim...
Uzun zamandır okuduğum kitapla arkadaş olmamıştım. Hikaye bazen bir kutu baklava kadar bayık tatlı, bazen acı bir çekirdek tanesi kadar ağız lezzetini hiç eden, tüm bunların harmonisiyle orta düzeyde burukluk yaratan, heyecanlı bir dille yazılmış.
İki sayfa önce sana kahkaha attıran satırlar gözlerini dolduruyor...
İlginç bir hikaye, ilginç bir kitap... Beni neden bukadar etkilediğine anlam veremiyorum. Daha güzel hikayeler de okudum zira. Mesela Paulo Coelho'nun "Veronica Decides to Die" kitabı hala kitaplığımın baş köşesindedir. Linzi Glass'ın "Ruby Red"ini en az 3 kez okumuşumdur. L. A. Weatherly'nin "Angel" kitabını elimden düşürmemiş, ikinci kitabını bir sene önceden sipariş vermiş, kitabın gelişini camlarda beklemişimdir... Bu üç kitap ve daha bir çokları beni etkilemiştir ve çok da geçerli sebepleri vardır. "The Particular Sadness of the Lemon Cake"in başka bir kitaba başlamama bile engel olmasına aklım ermiyor...
Belki de kitabı sevmemin sebebi buram buram "fırından yeni çıkmış un kurabiyesi" tadı kokmasıdır...
Umarım yakın zamanda kafamı, bu hikayeyi düşünmekten soyutlayabilirim... Çok ilginç duygular içerisindeyim...
Thursday, 6 October 2011
Annem ve Babam
Eski bir fotoğrafla şenlendim yine bugün. Tüm bokluk ve boktanlığa ramen hayatımdaki ...
Yine sarıldım, yine tutundum, yine gülümsedim ben be camımın ötesindeki manzaraya! Hiç burasız kalmamışçasına alıştığım kurt kapanına.
Arasan bulamazsın bu kadar manasız sözün mana kazandığı bir anı. Çünkü öyle bir yerdeyim ki; ne ben anlıyorum ne de başkaları. Suskun, seyir halindeyiz olup biteni, durup gideni, başlayıp biteni.
Yine huzursuzum. Yine yorgun. Yine soğuk. Yine umutsuz.
Birşeyler aynı kalıyor hayatta demek ki; diğerleri alıp başını giderken.
Birbirimizden ayrı kalmalıyız demek ki, ne i-dü belirsizliğin içindeyken...
Ne diyordum? Ha... Eski bir fotoğrafa takıldı gözüm bugün. En fazla 4 yaşındayım ve anneme bütün gücümle sarılmışım. Annem de karşılık vermiş aynı güçle. Ben onu "komacan" seviyorum çünkü; o da beni komacan sevmekte. Maviş kafesinde kendince neşeli... Sobamız sıcacık... Anneannem hayatta olacak ozamanlar, dayımlar daha yolun başında...
Kamyonlar yoldan geçerken ben korkuyorum diye "kamyon şarkısı" yazan yaratıcı bir annenin çocuğuyum ben.
Algım gelişsin diye aynı kelimeyi ritmik ve melodik olarak zilyon kez, usanmadan tekrar eden ve adına "kırık plak şarkısı" diyen babanın çocuğuyum ben.
Ne enteresan bir kombinasyondan ibaretim aslında..!
Kamyon Şarkısı
Söz-Müzik: Annem
x2
Kocaman kocaman kamyon,
Languru lunguru geliyor!
x2
Küçük Deniz, küçük Deniz
Mışıl mışıl uyuyor!
Kırık Plak şarkısı
Söz-Müzik: Babam
x98573957398573853983985395739
Yeşil
Yine sarıldım, yine tutundum, yine gülümsedim ben be camımın ötesindeki manzaraya! Hiç burasız kalmamışçasına alıştığım kurt kapanına.
Arasan bulamazsın bu kadar manasız sözün mana kazandığı bir anı. Çünkü öyle bir yerdeyim ki; ne ben anlıyorum ne de başkaları. Suskun, seyir halindeyiz olup biteni, durup gideni, başlayıp biteni.
Yine huzursuzum. Yine yorgun. Yine soğuk. Yine umutsuz.
Birşeyler aynı kalıyor hayatta demek ki; diğerleri alıp başını giderken.
Birbirimizden ayrı kalmalıyız demek ki, ne i-dü belirsizliğin içindeyken...
Ne diyordum? Ha... Eski bir fotoğrafa takıldı gözüm bugün. En fazla 4 yaşındayım ve anneme bütün gücümle sarılmışım. Annem de karşılık vermiş aynı güçle. Ben onu "komacan" seviyorum çünkü; o da beni komacan sevmekte. Maviş kafesinde kendince neşeli... Sobamız sıcacık... Anneannem hayatta olacak ozamanlar, dayımlar daha yolun başında...
Kamyonlar yoldan geçerken ben korkuyorum diye "kamyon şarkısı" yazan yaratıcı bir annenin çocuğuyum ben.
Algım gelişsin diye aynı kelimeyi ritmik ve melodik olarak zilyon kez, usanmadan tekrar eden ve adına "kırık plak şarkısı" diyen babanın çocuğuyum ben.
Ne enteresan bir kombinasyondan ibaretim aslında..!
Kamyon Şarkısı
Söz-Müzik: Annem
x2
Kocaman kocaman kamyon,
Languru lunguru geliyor!
x2
Küçük Deniz, küçük Deniz
Mışıl mışıl uyuyor!
Kırık Plak şarkısı
Söz-Müzik: Babam
x98573957398573853983985395739
Yeşil
Sunday, 25 September 2011
Neredeyim ben?
Kendimi arıyorum!
Sağa bakıyorum, sola bakıyorum, yukarı bakıyorum, aşağı bakıyorum...
Ne sağdayım, ne solda... Ne de Allah katındayım, bakma...
Hangi "cehennem"deysem çıkıp gelirsem iyi.
Aranıyorum ey ahali!
Ölü yada diri.
Buruşturup attığım kağıt parçasına saklanmışımdır belki.
Bir gayret kalksam da baksam bari...
Ne yerdeyim, ne gökte!
Neredeyim acaba, hangi cehennemde?
Külleri savrulan sigarada mıyımdır acaba?
Ödül vereceğim beni sorup soruşturana!
Ne gerideyim, ne ileride...
Sormayın artık beni bana!
Öldürüp attılar mı acaba bir yerlere?
Kendimi arıyorum sokak sokak, köşe bucak!
Kim bilir benliğim nerede!
Belki de buldum sığınacak bir kucak ...
Cehennemde arıyorum kendimi.
Hani yoktu öteki tarafın tabiri?
Şurada ne yaşıyorsunuz ahali?
Ahada budur cehennem de cennette;
ama acaba benliğim nerede?
Sağa bakıyorum, sola bakıyorum, yukarı bakıyorum, aşağı bakıyorum...
Ne sağdayım, ne solda... Ne de Allah katındayım, bakma...
Hangi "cehennem"deysem çıkıp gelirsem iyi.
Aranıyorum ey ahali!
Ölü yada diri.
Buruşturup attığım kağıt parçasına saklanmışımdır belki.
Bir gayret kalksam da baksam bari...
Ne yerdeyim, ne gökte!
Neredeyim acaba, hangi cehennemde?
Külleri savrulan sigarada mıyımdır acaba?
Ödül vereceğim beni sorup soruşturana!
Ne gerideyim, ne ileride...
Sormayın artık beni bana!
Öldürüp attılar mı acaba bir yerlere?
Kendimi arıyorum sokak sokak, köşe bucak!
Kim bilir benliğim nerede!
Belki de buldum sığınacak bir kucak ...
Cehennemde arıyorum kendimi.
Hani yoktu öteki tarafın tabiri?
Şurada ne yaşıyorsunuz ahali?
Ahada budur cehennem de cennette;
ama acaba benliğim nerede?
Monday, 19 September 2011
İndim dereye, taş bulamadım; kendime göre eş bulamadım!
Günler sonra Üniversite'de ikinci seneye başlayacağım. Korkuyorum açıkçası. Bilindik yer, bilindik insanlar korkutuyor beni.
Çünkü bugüne kadar uzunca yanyana kaldığım herkesle kavgalıyım. Herkesi yitirdim kendi hesaplarıma göre.
Bu sene için asosyal olma kararı da alsam aslında benim bu kararı almama gerek olmadığını hatırlatıyorum kendi kendime. Ne de olsa zaten bir asosyalim. Hani bir insan "zaten" olduğu birşeyi olmak için çabalar mı? Düşünsene, A: "ben doktor olmak istiyorum!" B: "Sakin ol şampiyon! Sen zaten doktorsun! Nefes al! Sakinleş!"
Evet, "ben asosyal olma kararı aldım!", ama ben zaten asosyalim.
Korkularım var. Günün sonunda "I hurt myself today to see if I still feel..." diye gezmek istemiyorum. Sanırım geziyorum ama. Enteresan. Şuan zaten bugünün sonundayız hem de ve ben Johnny Cash dinliyorum. What have I become my sweetest friend? Everyone I know goes away in the end...
Tamam sakinim. Herşey yoluna girecek. Belki cuma günü birşeyler düzelebilir. Belki sosyalleşebilirim.
Ne kadar sıkıcı bir hayatım var, tanrım... Derdime bak! Üniversite başlıyor Deniz, kendine gel! Aman tanrım !!!! Maraton başlıyor! Eşşek yüküyle dersler başlıyor ve sen burda oturmuş "aman yalnız kalır mıyım?" diye sorguluyorsun şuanki halini! Yalnız kalsan ne olacak? Maraton başlıyor!
Çünkü bugüne kadar uzunca yanyana kaldığım herkesle kavgalıyım. Herkesi yitirdim kendi hesaplarıma göre.
Bu sene için asosyal olma kararı da alsam aslında benim bu kararı almama gerek olmadığını hatırlatıyorum kendi kendime. Ne de olsa zaten bir asosyalim. Hani bir insan "zaten" olduğu birşeyi olmak için çabalar mı? Düşünsene, A: "ben doktor olmak istiyorum!" B: "Sakin ol şampiyon! Sen zaten doktorsun! Nefes al! Sakinleş!"
Evet, "ben asosyal olma kararı aldım!", ama ben zaten asosyalim.
Korkularım var. Günün sonunda "I hurt myself today to see if I still feel..." diye gezmek istemiyorum. Sanırım geziyorum ama. Enteresan. Şuan zaten bugünün sonundayız hem de ve ben Johnny Cash dinliyorum. What have I become my sweetest friend? Everyone I know goes away in the end...
Tamam sakinim. Herşey yoluna girecek. Belki cuma günü birşeyler düzelebilir. Belki sosyalleşebilirim.
Ne kadar sıkıcı bir hayatım var, tanrım... Derdime bak! Üniversite başlıyor Deniz, kendine gel! Aman tanrım !!!! Maraton başlıyor! Eşşek yüküyle dersler başlıyor ve sen burda oturmuş "aman yalnız kalır mıyım?" diye sorguluyorsun şuanki halini! Yalnız kalsan ne olacak? Maraton başlıyor!
Thursday, 15 September 2011
Göründüğün gibi ol(ma).
Kendine bile itiraf edemediğin gerçekler vardır hayatta. Bilirsin, yutkunursun, dilin kıpırdamaz, dudakların oynamaz, öylece kalırsın göz bebeklerin kocaman açılmış...
Bilirsin ama söyleyemezsin. Susarsın. O gerçek hiç yokmuş gibi davranırsın. O gerçeklerin en ağırı, "hiç kimseyi olduğu gibi kabul edemezsin"dir.
Evet, hiç kimseyi olduğu gibi kabul edemezsin. Çünkü insanoğlu gözünün gördüğünü, kulağının duyduğunu, dilinin tattığını, elinin dokunduğunu ve teninin hissettiğini beyninde harmanlar. Hayal gücünün de yardımıyla beş duyu organınla algıladığın her ne ise; beynine kaydedilir. Hayal gücü bazen öyle bir gösterir ki kendini; O'nu olduğu gibi göremezsin.
Aşk, psikolojik rahatsızlıklar, fiziksel rahatsızlıklar, rahatsızlıklardan kurtuluş; bunların her biri ayrı ayrı algılarını değiştirir. Hastayken yediklerinin tadı, kokuları, yemeğin barındırdığı yegane baharatlar seni nasıl o yemekten soğutuyorsa; rahatsızlığın bittiğinde aynı yemek apayrı lezzette ve güzellikte görünebilir.
Bu algılama değişikliği kişilerle de aynıdır.
Psikolojik bir travma anında arkadaş olduğun birisinin yaptığı espriler çok komik gelebilir. Anlattıkları kulağına hoş gelebilir. Farz-ı misal konuşurken gözünün kaydığın yamuk ve sarı dişleri umrunda olmayabilir. Fakat psikolojik olarak kendini daha iyi hissettiğinde o kişinin yaptığı esprileri saçma, anlattıklarını boş ve dişlerinin yapısını itici bulabilirsin. Bunun değişik sebepleri vardır. Bunların ilki bence, başkasının ne anlatığına kafa yormak her zaman kendi sorunlarından uzaklaştırır insanları ve bir şekilde bu psikolojik bir travma esnasında kişiye yardımcı olur; hayal gücünle anlatılanları kafanda canlandırırsın ve böylece konsantre olduğun boş iş, senin için çok güzeldir.
Aşkın gözü kördür derler. Bunun sebebi aşık olunan kişinin eksiklerini, gereksiz artılarını, bir çok kötü yönünü hayal gücünde yok sayıp, karşındakini beyninde bambaşka bir insan olarak görmendir.
Hamilelik, bir bayanı bambaşka bir insan yapar. En benim diyen kadın, ufacık bir bahaneyle ağlama krizine girebilir. Yine aynı şekilde sinir krizine girerek bağırıp çağırabilir.
Depresyon bir insanı ayak ucundan saç teline değiştiren bir psikolojik rahatsızlıktır. Çeşitleri vardır. Bilinen depresyon semtomu "pesimizm", bu hastalığın yalnızca bir türüdür. Sürekli gülen birisi de depresif olabilir.
Karşı tarafı kendinden üstün görme veya aşağılık kompleksi gibi psikolojik rahatsızlıklarla karşındaki kişiyi gözünde fazla yüceltmek de mümkündür.
Kendini beğenmişlik ve çıkar gözetme veya egoism yine karşındaki kişide veya kendinde varolabilecek herhangi psikolojik rahatsızlıklar bütününden yalnızca biridir.
Bu nedenlerden ötürü karşındaki kişi, senin sandığının aksine bir hareket yaparak seni çok kolay şaşırtabilir. Bütün bu durumlar, kişinin muhakeme gücünü, hayal gücünü ve bir çok konuda karar gücünü etkiler. Karşı tarafa duyulan kıskançlık, intikam, acıma gibi güçlü hissiyatlar da kişinin, karşısındaki kişiye karşı kararını etkiler.
Karardan kastım karşı tarafın nasıl bir kişiliğe sahip olduğuna dair izlenimlerdir. Öyle ki, tanıdığını sandığı insanlardan gördüğü kötülükler yüzünden kendi muhakeme gücünü sınayan birisi yazıyor bu satırları.
Kimse kendini kandırmasın. Karşındaki kim olursa olsun, kişiyi asla olduğu gibi kabul edemezsin. Çünkü kişi, önce kendini bilmeli ve insanın kendini tanıması çok zordur. Yukarıda saydıklarımın herhangi birisini yaşayan insan, kendinden beklemediği şeyler yapabilir. Demek ki neymiş? Başkasını (veya kendini), "olduğu" gibi kabul etmek demek, önce neyin ne "olduğunu" anlamak demekmiş.
Bilirsin ama söyleyemezsin. Susarsın. O gerçek hiç yokmuş gibi davranırsın. O gerçeklerin en ağırı, "hiç kimseyi olduğu gibi kabul edemezsin"dir.
Evet, hiç kimseyi olduğu gibi kabul edemezsin. Çünkü insanoğlu gözünün gördüğünü, kulağının duyduğunu, dilinin tattığını, elinin dokunduğunu ve teninin hissettiğini beyninde harmanlar. Hayal gücünün de yardımıyla beş duyu organınla algıladığın her ne ise; beynine kaydedilir. Hayal gücü bazen öyle bir gösterir ki kendini; O'nu olduğu gibi göremezsin.
Aşk, psikolojik rahatsızlıklar, fiziksel rahatsızlıklar, rahatsızlıklardan kurtuluş; bunların her biri ayrı ayrı algılarını değiştirir. Hastayken yediklerinin tadı, kokuları, yemeğin barındırdığı yegane baharatlar seni nasıl o yemekten soğutuyorsa; rahatsızlığın bittiğinde aynı yemek apayrı lezzette ve güzellikte görünebilir.
Bu algılama değişikliği kişilerle de aynıdır.
Psikolojik bir travma anında arkadaş olduğun birisinin yaptığı espriler çok komik gelebilir. Anlattıkları kulağına hoş gelebilir. Farz-ı misal konuşurken gözünün kaydığın yamuk ve sarı dişleri umrunda olmayabilir. Fakat psikolojik olarak kendini daha iyi hissettiğinde o kişinin yaptığı esprileri saçma, anlattıklarını boş ve dişlerinin yapısını itici bulabilirsin. Bunun değişik sebepleri vardır. Bunların ilki bence, başkasının ne anlatığına kafa yormak her zaman kendi sorunlarından uzaklaştırır insanları ve bir şekilde bu psikolojik bir travma esnasında kişiye yardımcı olur; hayal gücünle anlatılanları kafanda canlandırırsın ve böylece konsantre olduğun boş iş, senin için çok güzeldir.
Aşkın gözü kördür derler. Bunun sebebi aşık olunan kişinin eksiklerini, gereksiz artılarını, bir çok kötü yönünü hayal gücünde yok sayıp, karşındakini beyninde bambaşka bir insan olarak görmendir.
Hamilelik, bir bayanı bambaşka bir insan yapar. En benim diyen kadın, ufacık bir bahaneyle ağlama krizine girebilir. Yine aynı şekilde sinir krizine girerek bağırıp çağırabilir.
Depresyon bir insanı ayak ucundan saç teline değiştiren bir psikolojik rahatsızlıktır. Çeşitleri vardır. Bilinen depresyon semtomu "pesimizm", bu hastalığın yalnızca bir türüdür. Sürekli gülen birisi de depresif olabilir.
Karşı tarafı kendinden üstün görme veya aşağılık kompleksi gibi psikolojik rahatsızlıklarla karşındaki kişiyi gözünde fazla yüceltmek de mümkündür.
Kendini beğenmişlik ve çıkar gözetme veya egoism yine karşındaki kişide veya kendinde varolabilecek herhangi psikolojik rahatsızlıklar bütününden yalnızca biridir.
Bu nedenlerden ötürü karşındaki kişi, senin sandığının aksine bir hareket yaparak seni çok kolay şaşırtabilir. Bütün bu durumlar, kişinin muhakeme gücünü, hayal gücünü ve bir çok konuda karar gücünü etkiler. Karşı tarafa duyulan kıskançlık, intikam, acıma gibi güçlü hissiyatlar da kişinin, karşısındaki kişiye karşı kararını etkiler.
Karardan kastım karşı tarafın nasıl bir kişiliğe sahip olduğuna dair izlenimlerdir. Öyle ki, tanıdığını sandığı insanlardan gördüğü kötülükler yüzünden kendi muhakeme gücünü sınayan birisi yazıyor bu satırları.
Kimse kendini kandırmasın. Karşındaki kim olursa olsun, kişiyi asla olduğu gibi kabul edemezsin. Çünkü kişi, önce kendini bilmeli ve insanın kendini tanıması çok zordur. Yukarıda saydıklarımın herhangi birisini yaşayan insan, kendinden beklemediği şeyler yapabilir. Demek ki neymiş? Başkasını (veya kendini), "olduğu" gibi kabul etmek demek, önce neyin ne "olduğunu" anlamak demekmiş.
Sunday, 4 September 2011
Benlik.
Çok yanlış veya çok doğru büyütüldüğümü söyleyemem.
Bir tarafta cahil, bir tarafta fakir ve bir tarafta zengin vardı hep benim hayatımda. Hangisine ayak uyduracağımı bilemeden geçti çocukluğum. Hiç birine ayak uyduramadım ben de.
Çok hoyrattım.
Çok sinirliydim.
Çok depresiftim.
Bayağı klasik olacak belki ama, kimsenin beni anlayamaması ayrıca strese sokuyordu beni.
Bin türde arkadaşım vardı. Hepsi farklı farklıydı. Hangisi nedir diye düşünmekten, en önemli sorunun cevabına ayıracak vaktim kalmamıştı; "ben kimim, ben ne istiyorum!".
Bugün, 20 yaşında, Üniversite öğrencisi, idealleri olan genç bir bayan olarak duruyorum karşınızda.
En azından duruşum öyle.
Aslen, yalnızca karman çormanım.
Ne istediğimi biliyorum, ne yapacağımı biliyorum, ne yapmayacağımı da biliyorum.
Bilmediğim tek şey, tüm bunları yaşatırken kendime, nasıl bir insan olacağım.
Bir tarafta cahil, bir tarafta fakir ve bir tarafta zengin vardı hep benim hayatımda. Hangisine ayak uyduracağımı bilemeden geçti çocukluğum. Hiç birine ayak uyduramadım ben de.
Çok hoyrattım.
Çok sinirliydim.
Çok depresiftim.
Bayağı klasik olacak belki ama, kimsenin beni anlayamaması ayrıca strese sokuyordu beni.
Bin türde arkadaşım vardı. Hepsi farklı farklıydı. Hangisi nedir diye düşünmekten, en önemli sorunun cevabına ayıracak vaktim kalmamıştı; "ben kimim, ben ne istiyorum!".
Bugün, 20 yaşında, Üniversite öğrencisi, idealleri olan genç bir bayan olarak duruyorum karşınızda.
En azından duruşum öyle.
Aslen, yalnızca karman çormanım.
Ne istediğimi biliyorum, ne yapacağımı biliyorum, ne yapmayacağımı da biliyorum.
Bilmediğim tek şey, tüm bunları yaşatırken kendime, nasıl bir insan olacağım.
Yakınım.
Pek sevilmezdim ev ortamında. Nasıl sevilebilirdim ki? Herkes kendi halindeydi ne de olsa.
İki dayım, kendi hayatlarını kurmak için çabalarlardı.
Anneannemin her zaman bir işi vardı.
Annem hep çalışırdı.
Teyzeme kısır yemeye giderdik.
Çocukluğum belki hatalarla dolu ama bu yaşıma kadar hiç birinin hata olduğunu farketmedim.
Hata yaptığımı söyleyecek pek kimse yoktu etrafımda.
Ne yaptığımı biliyodum ama.
Ne yapmadığımı da.
Herkesin eleştirdiği "ben ve yetiştirilme tarzım" kimseye örnek olmamış sanırım.
Zira en güvendiğim, en yakınım dediğim adamdan yediğim darbeden sonra, bugün baktığımda O kişinin yaşantısına; bana ve kuzenime bağırmak için bahane yapacağı herşeyi yapan en yakınına ses çıkartmak bir yana, en yakınını destekliyor.
Ben ne yaptığımı çok iyi biliyorum; doğru veya yanlış olduğunu bilmeden de yapmış olsam.
Ama ben, NE YAPMADIĞIMI da çok iyi biliyorum.
Bir "özür" bekliyorum, 7 senedir.
Para.
Harçlıklarımı biriktirirdim. Bu huyum nereden geliyordu kimse hala bilmez.
Küçük küçük bir yerlere sakladığım paralarım, bana göre "kocaman" olunca harcamak çok eğlenceliydi.
Önceleri bozuk para biriktirirdim, o bilindik kurt kapanı kumbaralarda.
Sonra kağıt para biriktirmeye başladım.
Sonra biriktirdiğim paralar yok oldu.
Sonra tekrar biriktirdim.
Saydığımda daha fazla olduğuna yemin edebileceğim bir miktardaydılar bir ara.
Sonra biriktirmedim.
Aklımı kaçırmadım, hayır.
Birilerinin, ufacık bir çocuğun parasında gözü vardı.
Hayal yıkmak bu kadar ucuz olmamalı.
Küçük küçük bir yerlere sakladığım paralarım, bana göre "kocaman" olunca harcamak çok eğlenceliydi.
Önceleri bozuk para biriktirirdim, o bilindik kurt kapanı kumbaralarda.
Sonra kağıt para biriktirmeye başladım.
Sonra biriktirdiğim paralar yok oldu.
Sonra tekrar biriktirdim.
Saydığımda daha fazla olduğuna yemin edebileceğim bir miktardaydılar bir ara.
Sonra biriktirmedim.
Aklımı kaçırmadım, hayır.
Birilerinin, ufacık bir çocuğun parasında gözü vardı.
Hayal yıkmak bu kadar ucuz olmamalı.
Dolap.
Annemin aldığı lastikli balonla oynuyordum evde. Küçüktüm. Duvara atıyordum, eğleniyordum kendi çapımda.
Anneannem "kıracaksın birşeyleri" dedi. Ben de dinlemedim.
Duvara attığım balon, televizyonun üzerinde milattan önceden beri yer etmiş salak kuş biblosuna çarptı ve biblo televizyonun arkasına düştü.
Yerde halı olmasına ramen bir kısmı kırılmıştı.
Sağ kalan büyük kısmını alıp televizyonun üzerine geri koydum.
Anneannemin kızacağını hepimiz biliyoruz.
Bibloyu koyduktan sonra koşar adımla odama girdim.
Önce yatağın altına girmeyi düşündüm.
Sonra dolaba saklandım.
Kapağın aralığından dışarıyı gözetliyodum.
Kendimce gayet güvenli bir saklanma yeri bulmuştum.
Anneannem bir hışımla odama daldı.
İlk baktığı yer yatağın altıydı tabii.
Yatak ve dolap arasında fazla mesafe olmadığından, nefes alıp verişimi duymasın diye ağzımı kapattım kendi kendime.
Korkudan gözlerimi kırpamıyordum.
ve sonunda anneannem dolabın kapağını açtı.
Anneannem "kıracaksın birşeyleri" dedi. Ben de dinlemedim.
Duvara attığım balon, televizyonun üzerinde milattan önceden beri yer etmiş salak kuş biblosuna çarptı ve biblo televizyonun arkasına düştü.
Yerde halı olmasına ramen bir kısmı kırılmıştı.
Sağ kalan büyük kısmını alıp televizyonun üzerine geri koydum.
Anneannemin kızacağını hepimiz biliyoruz.
Bibloyu koyduktan sonra koşar adımla odama girdim.
Önce yatağın altına girmeyi düşündüm.
Sonra dolaba saklandım.
Kapağın aralığından dışarıyı gözetliyodum.
Kendimce gayet güvenli bir saklanma yeri bulmuştum.
Anneannem bir hışımla odama daldı.
İlk baktığı yer yatağın altıydı tabii.
Yatak ve dolap arasında fazla mesafe olmadığından, nefes alıp verişimi duymasın diye ağzımı kapattım kendi kendime.
Korkudan gözlerimi kırpamıyordum.
ve sonunda anneannem dolabın kapağını açtı.
Wednesday, 17 August 2011
Karanlık korkusu ...
Rüyanda düşersin ve zıplayarak uyanırsın ya gecenin kör karanlığına... İşte o anlarda yorganı burna kadar çekip etrafı izleyenlerdenim...
Ne de olsa öcü çıkabilir her an, biryerlerden...
Neyin korkusudur bu saçmalık? Bir hayalet sana en fazla "bö" yapar, bir zombi en fazla seni yemeğe çalışır, bir vampir seni güzelce öldürür, bir uzaylı seni kaçırır ... ama bunları hepsi hayal ürünüydü hani? O yorgan neden burnunun ucunda!?
En kötüsünü insan yapar, yine insana. En büyük korkunla yüzleştiren de insanın kendisi değil midir? O halde, nedir bu karanlık korkusu?
Alaksız olabilir fakat...
Alaksız olabilir fakat...
Bir kitap okumuştum vakti zamanında. Bir çocuk, rüzgarın savurduğu penceresini kapatmaya kalktığında başka bir çocuk onu kandırıp götürüyordu. Her sabah Şükran Günü, her öğle Noel, her akşam Paskalya ve her gece Cadılar Bayramı kutlanılıyordu gittikleri yerde. Çocuk 1 ay sonra bütün bunlardan sıkılmış ve evine dönmek istemişti. İşler ozaman değişmiş ve etrafındaki diğer insanların gerçek yüzlerini görmüştü; zira gitmeye kalktığında hemen hemen herkes onu bir köle misali orada kalmaya mecbur bırakmışlardı. Velhasıl, ilk gitme kararından bir süre sonra çocuk, yanına bir yandaş bulup oradan kaçmıştı. Şehre döndüklerinde annesi ve babasının öldüğünü, aslında 1 küsür ay değil, 10 sene küsürdür ortalıkta olmadığını vesaire, öğrenen çocuk, hayat mücadelesine, kandığı çocukla evden kaçtığı geceki yaşında ve tek başına, başlamıştı.
Ne anlıyoruz? İnsanın en büyük düşmanı yine insandır. Başka ne anlıyoruz?
Madde 1-Her şeker veren amcanın arabasına binilmez, evladım.
Madde 2-Her daim eğlence bile insanı sıkabilir, çocuğum.
Madde 3-İnsanoğlu hep, kendinde olmayanı ister...
Madde 4-Bana arkadaşı söyle, sana TC Kimlik Numaran dahil, şecereni sereyim önüne...
Madde 5-Damlaya damlaya göl olur gibi çok bilindik bir atasözü ile bu yazıyı tamamlamak beni çok utandırır fakat, bu gecelik bu yazı burada son bulur ...
Madde 1-Her şeker veren amcanın arabasına binilmez, evladım.
Madde 2-Her daim eğlence bile insanı sıkabilir, çocuğum.
Madde 3-İnsanoğlu hep, kendinde olmayanı ister...
Madde 4-Bana arkadaşı söyle, sana TC Kimlik Numaran dahil, şecereni sereyim önüne...
Madde 5-Damlaya damlaya göl olur gibi çok bilindik bir atasözü ile bu yazıyı tamamlamak beni çok utandırır fakat, bu gecelik bu yazı burada son bulur ...
Monday, 15 August 2011
Ne kadar özveri, okadar köfte!
Bizim zamanımız, bize pek iyi gelmedi nedense. Uzunca zaman, bol bol eşimiz, dostumuz oldu etrafımızda ama sonra çil yavrusu gibi dağıldılar.
Benim verdiğim emekler ve benim vazgeçtiklerim sayesinde yürüdü birçok arkadaşlığım. Ne zaman ki akıllandım ve yumruğu masaya, tokadı yüze çarptım diğerlerinin bana yaptığı gibi, o zaman yapayalnız kaldım.
Her ilişkimde özveride bulunan ben oldum öncelerde. Ne kadar özveri, okadar köfteydi dönemin sloganı hatta. Neler denedim, neler yaptım ilişkimiz uzun sürsün diye. Neleri görmezden geldim.. Bırak ilişkiyi, benim görmezden geldiğim şeyler yüzünden 20 küsür senelik yuvalar yıkılıyor!
Ne yalanlar yakaladım, ne kadar aldatıldım ... Yine kabahatli ben oldum sonunda. Ne güzel. Ne hoş.
Gökyüzü martı dolu!
Denizin sonsuz huzuruna kaptırdım kendimi sonra... Aklıma eseni yapmayı denedim; öyle görmedik ki.. Onu da beceremedim sonunda ve yine yapayalnız oturdum sinema koltuklarında... Kendi başıma gittim, içtim kahvemi. Tek başıma yaptım yolculuklarımı.
Akıllanmak mıdır bunun adı? Ozaman aptal olanın mı etrafı doludur?
Boş kalabalık - hoş kalabalık ayırt etmemek midir bu işin raconu? Öyleyse ben yokum.
______
"Bu adam sevemez!" derdim. Aşık olmuş! İnanamadım. İnanamıyorum.
İşte bu kadar boş, bu kadar anlamsız ve bu kadar gereksiz bir boşluk "herşey" dediğimiz şey.
Bu kadar alakasız...
Bu kadar amaçsız!
Benim verdiğim emekler ve benim vazgeçtiklerim sayesinde yürüdü birçok arkadaşlığım. Ne zaman ki akıllandım ve yumruğu masaya, tokadı yüze çarptım diğerlerinin bana yaptığı gibi, o zaman yapayalnız kaldım.
Her ilişkimde özveride bulunan ben oldum öncelerde. Ne kadar özveri, okadar köfteydi dönemin sloganı hatta. Neler denedim, neler yaptım ilişkimiz uzun sürsün diye. Neleri görmezden geldim.. Bırak ilişkiyi, benim görmezden geldiğim şeyler yüzünden 20 küsür senelik yuvalar yıkılıyor!
Ne yalanlar yakaladım, ne kadar aldatıldım ... Yine kabahatli ben oldum sonunda. Ne güzel. Ne hoş.
Gökyüzü martı dolu!
Denizin sonsuz huzuruna kaptırdım kendimi sonra... Aklıma eseni yapmayı denedim; öyle görmedik ki.. Onu da beceremedim sonunda ve yine yapayalnız oturdum sinema koltuklarında... Kendi başıma gittim, içtim kahvemi. Tek başıma yaptım yolculuklarımı.
Akıllanmak mıdır bunun adı? Ozaman aptal olanın mı etrafı doludur?
Boş kalabalık - hoş kalabalık ayırt etmemek midir bu işin raconu? Öyleyse ben yokum.
______
"Bu adam sevemez!" derdim. Aşık olmuş! İnanamadım. İnanamıyorum.
İşte bu kadar boş, bu kadar anlamsız ve bu kadar gereksiz bir boşluk "herşey" dediğimiz şey.
Bu kadar alakasız...
Bu kadar amaçsız!
Tuesday, 9 August 2011
Anarchy In The UK !
Bilmeyen ve duymayan kalmasın; haberlerde hiç birşey söylemiyorlar, United Kingdom YANIYOR!
Olayın boyutu çoooooooooooooook büyük, polis hiç bişey yapamıyo, Cameron tatilinden döndü, 6000 değil 16000 polis çalışıcak dedi, biz askeriyenin olaylarda etkin görev almasnı istiyoruz, polisler, sokaktaki çocuklardan çok daha az ve hiç bişey yapamıyolar.
Saturday, 6 August 2011
Filmler dizi dizi ...
Bir gün öyle bir film çekeceğim ki, herkes ölecek ve sağ kalan iki karakter öpüşmeyecek.
Hatta bir patlama olacak ve onlar da ölecek.
Okadar sıkıldım ki Hollywood klişelerinden... Korku türü için kullanılabilecek bütün hayali varlıkları "aşk" temasıyla kullanıyor; hatta pişirip pişirip önümüze sunuyor utanmazlar. Doya doya korkamıyoruz bile.
Geçen gün bir film izledim, ismini bile hafızamdan silmişim anında. Filmde bir grup genç kamp yapmak için biryere gidiyor. Ormanın ortasında arabaları bozuluyor ve bir eve giriyorlar. Evet, doğru tahmin ettiniz; neredeyse hepsi ölüyor. Sağ kalan iki karakter de öpüşüyor.
Hayır, ne hikmetse bir bayan ve bir erkek karakter sağ kalabiliyor yaşadıkları onca garipliğe ramen. Neden iki bayan veya iki erkek sağ kalmıyor ve öpüşmüyorlar? Neden herkes heteroseksüel olmak zorunda Hollywood filmlerinde?
Bayağı önce bir film izlemiştim, ismi de Diş Perisi miydi neydi... Karanlığa girdiğinde, maskeli bir yaşlı kadın seni öldürüyor falan. Arkadaşım, böyle bir hikayede bile bir adam, bir kadın ve kardeşi sağ kalıyordu; adam ve kadın evleniyorlardı falan...
Bir de "katil kim?" filmleri var. Filmin sonuna kadar birilerinden şüpheleniyorsun ve en alakasız kişi katil çıkıyor. En psikopat ve en çılgın atan insan O oluyor hatta; iki dakika önce bu kişi korkudan külodunu pislememiş miydi? Tanrım...
Yine en güzel film Funny Games'tir bence. Neden mi? Öpüşecek "survivor" yok da ondan.
Dün akşam "Return to House on Hunted Hill"ı izledim. Tanrım. Artık kimse hayatta kalmasın. Artık kimse öpüşmesin! Çığlık çığlığa bağıracağım!
Haneke bizi discoya götür baba! Ölmek üzereyiz, gel bizi kurtar!
Hatta bir patlama olacak ve onlar da ölecek.
Okadar sıkıldım ki Hollywood klişelerinden... Korku türü için kullanılabilecek bütün hayali varlıkları "aşk" temasıyla kullanıyor; hatta pişirip pişirip önümüze sunuyor utanmazlar. Doya doya korkamıyoruz bile.
Geçen gün bir film izledim, ismini bile hafızamdan silmişim anında. Filmde bir grup genç kamp yapmak için biryere gidiyor. Ormanın ortasında arabaları bozuluyor ve bir eve giriyorlar. Evet, doğru tahmin ettiniz; neredeyse hepsi ölüyor. Sağ kalan iki karakter de öpüşüyor.
Hayır, ne hikmetse bir bayan ve bir erkek karakter sağ kalabiliyor yaşadıkları onca garipliğe ramen. Neden iki bayan veya iki erkek sağ kalmıyor ve öpüşmüyorlar? Neden herkes heteroseksüel olmak zorunda Hollywood filmlerinde?
Bayağı önce bir film izlemiştim, ismi de Diş Perisi miydi neydi... Karanlığa girdiğinde, maskeli bir yaşlı kadın seni öldürüyor falan. Arkadaşım, böyle bir hikayede bile bir adam, bir kadın ve kardeşi sağ kalıyordu; adam ve kadın evleniyorlardı falan...
Bir de "katil kim?" filmleri var. Filmin sonuna kadar birilerinden şüpheleniyorsun ve en alakasız kişi katil çıkıyor. En psikopat ve en çılgın atan insan O oluyor hatta; iki dakika önce bu kişi korkudan külodunu pislememiş miydi? Tanrım...
Yine en güzel film Funny Games'tir bence. Neden mi? Öpüşecek "survivor" yok da ondan.
Dün akşam "Return to House on Hunted Hill"ı izledim. Tanrım. Artık kimse hayatta kalmasın. Artık kimse öpüşmesin! Çığlık çığlığa bağıracağım!
Haneke bizi discoya götür baba! Ölmek üzereyiz, gel bizi kurtar!
Friday, 5 August 2011
Too short...
Life is too short to upload holiday photos to Facebook. Trust me. It is the last thing you want to do. Especially when your mother wants you to picture every single moment they laugh in the holiday.
When your mother wants you to clean up the mess in the kitchen, you probably think the same thing I do; "but... Life's too short! I want to do more junk things on the internet!"
When your friends ask you to meet up and suddenly a boredom falls to the essence of the tea you have been drinking, you do realize the only thing that matters in your entire life; "you cannot be bothered!"
Though when no one writes you when you are online on FB with other 100 something of your friends, you realize only one thing... sad but true thing of all times since technology is in your life; "you are an anti-social, internet addict and you definitely will be all alone in your own funeral when everyone will be offering their condolences from FB on your profile.
Whatever. First thing you do when you wake up is checking your "social" media profiles. The definite second thing you do is refreshing the pages to be sure about there is no new notification, whatsoever. Third thing you do is probably checking the profile of "the one you love" to make sure the person does not have a new relationship. Oh, you check the bitches too; just in case...
My life; short version. Life is fucking too short to waste. I know. But I cannot help it. Need to sleep now. I just need to check something on Face and Twitter and I swear I'll go to bed. May be Formspring can be checked too before I go to bed. "Funny Junk" definitely has to be checked though. Its gonna be busy night! Bye! x
When your mother wants you to clean up the mess in the kitchen, you probably think the same thing I do; "but... Life's too short! I want to do more junk things on the internet!"
When your friends ask you to meet up and suddenly a boredom falls to the essence of the tea you have been drinking, you do realize the only thing that matters in your entire life; "you cannot be bothered!"
Though when no one writes you when you are online on FB with other 100 something of your friends, you realize only one thing... sad but true thing of all times since technology is in your life; "you are an anti-social, internet addict and you definitely will be all alone in your own funeral when everyone will be offering their condolences from FB on your profile.
Whatever. First thing you do when you wake up is checking your "social" media profiles. The definite second thing you do is refreshing the pages to be sure about there is no new notification, whatsoever. Third thing you do is probably checking the profile of "the one you love" to make sure the person does not have a new relationship. Oh, you check the bitches too; just in case...
My life; short version. Life is fucking too short to waste. I know. But I cannot help it. Need to sleep now. I just need to check something on Face and Twitter and I swear I'll go to bed. May be Formspring can be checked too before I go to bed. "Funny Junk" definitely has to be checked though. Its gonna be busy night! Bye! x
Sunday, 31 July 2011
İlaç ...
Göz de gördü; gönül de katlandı. Ses de çıkmadı, el de kalkmadı...
Vedalara vedalar eklendi.
Ne kaldı geriye ?
Ne bırakıldı ?
Az kaldı... Topu topu dört ay... Hangi yüzle birleşecek parmaklarınız, ellerinizde; sirenler çaldığında?
Deyin bana, dürüstçe, mertçe, söyleyin(!) yüzünüz var mı ? Yüzünüz kaldı mı ? Nasıl cürret edeceksiniz yalan sevgi gösterilerine ?
Acılar içinde kıvrım kıvrım kıvranıyoruz. İlaç veren kalmadı ...
Yüzsüzsünüz... Hepiniz şerefsizsiniz!
Vedalara vedalar eklendi.
Ne kaldı geriye ?
Ne bırakıldı ?
Az kaldı... Topu topu dört ay... Hangi yüzle birleşecek parmaklarınız, ellerinizde; sirenler çaldığında?
Deyin bana, dürüstçe, mertçe, söyleyin(!) yüzünüz var mı ? Yüzünüz kaldı mı ? Nasıl cürret edeceksiniz yalan sevgi gösterilerine ?
Acılar içinde kıvrım kıvrım kıvranıyoruz. İlaç veren kalmadı ...
Yüzsüzsünüz... Hepiniz şerefsizsiniz!
Sunday, 19 June 2011
Çocuklar unutur mu?
Hani derler ya "çocuktur, unutur"...
Sizce de unutur mu çocuklar?
İlk kez yürüdüğüm bir caddede ayağımın takıldığı ânı ve tökezlediğimde hissettimi asla unutmam mesela ben.
Veya 10. yaş doğum günümü "ilk iki basamaklı yaşım!" diyerek heyecanla kutladığım günü...
Tabii çoğu hadiseyi hayal-meyal hatırlıyorum; ne de olsa iz bırakmamışlar bunlar gibi...
Bence çocuklar "unutmazlar". Çünkü çocuk, hayatı yeni öğrenen bir bireydir. Yaşadığı herşey "ilk"tir O'na ve ilkler asla unutulmazlar!
Ben de ilklerimi unutmadım. Bu yaşıma râmen bazı "son"larım bile oldu; onlarda film izler gibi gözümün önündedirler mesela. Lakin, ilk kez yaşadıklarım her zaman aklımın bir yerinde durup, bazen acı acı, bazen ise tatlı tatlı izlerler artık alıştığım yaşamımı...
Bana annemin ilk kez attığı tokat hâla yanağımı karıncalandırır hatırladığımda...
Bana babamın ilk kez kızdığı ân hala içimi hop ettirir aklıma gelince...
Anneannemin bana ilk kez "piç" diye bağırışı, hâla kulaklarımı çınlatır bazen...
İlk kez doğru bildiğim birşeyin yanlış olduğunu, çok yanlış bir biçimde öğreten arkadaşımın annesine hâla kırgınımdır...
Bana çok yakın birilerinin attığı ilk kazıklar, hâla boynumu büktürür, hâla içimi acıtır...
Benim hakkımda söylenen ilk yalan, hala sinirlendirir...
Ben de çocuktum; ki hâla çocuğum kiminize göre... Yanılmayın sakın "çocuklar unutur" diye... Bir birey için ilkler, herzaman unutulmaz olmuştur!
Sizce de unutur mu çocuklar?
İlk kez yürüdüğüm bir caddede ayağımın takıldığı ânı ve tökezlediğimde hissettimi asla unutmam mesela ben.
Veya 10. yaş doğum günümü "ilk iki basamaklı yaşım!" diyerek heyecanla kutladığım günü...
Tabii çoğu hadiseyi hayal-meyal hatırlıyorum; ne de olsa iz bırakmamışlar bunlar gibi...
Bence çocuklar "unutmazlar". Çünkü çocuk, hayatı yeni öğrenen bir bireydir. Yaşadığı herşey "ilk"tir O'na ve ilkler asla unutulmazlar!
Ben de ilklerimi unutmadım. Bu yaşıma râmen bazı "son"larım bile oldu; onlarda film izler gibi gözümün önündedirler mesela. Lakin, ilk kez yaşadıklarım her zaman aklımın bir yerinde durup, bazen acı acı, bazen ise tatlı tatlı izlerler artık alıştığım yaşamımı...
Bana annemin ilk kez attığı tokat hâla yanağımı karıncalandırır hatırladığımda...
Bana babamın ilk kez kızdığı ân hala içimi hop ettirir aklıma gelince...
Anneannemin bana ilk kez "piç" diye bağırışı, hâla kulaklarımı çınlatır bazen...
İlk kez doğru bildiğim birşeyin yanlış olduğunu, çok yanlış bir biçimde öğreten arkadaşımın annesine hâla kırgınımdır...
Bana çok yakın birilerinin attığı ilk kazıklar, hâla boynumu büktürür, hâla içimi acıtır...
Benim hakkımda söylenen ilk yalan, hala sinirlendirir...
Ben de çocuktum; ki hâla çocuğum kiminize göre... Yanılmayın sakın "çocuklar unutur" diye... Bir birey için ilkler, herzaman unutulmaz olmuştur!
Saturday, 18 June 2011
Düşlerimden selam getirdim!
Bir sokak lambası aydınlatıyor odamı, her gece.
Gecelerimi gündüz yapıyor.
Perdelerimi kapatsam karabasan çökecek sanki üzerime..
Gecemi gündüz bırakıyorum ben de.
Yalnız bir ben dolanıyor sonra odada.
Herşey yerli yerinde, yanıma sokulup uyuyabilirsin!
Sessizliği bozan tik ve tak...
Karanlığı bozan cam ve sokak...
Hiç birşey saf değil artık.
Kalem aldım elime, boyadım beni saran dört duvarı.
Siyahmış rengi.
Beni hapseden dört duvar siyah renk artık.
Yas tutuyoruz beraber...
İyi bir haber geliyor bazen, gülümsüyoruz.
Sonra somurtuyoruz.
Güzel bir şarkıya eşlik ediyor ve susuyoruz ardından.
Hoş bir ritmde dans ediyor ve duruyoruz.
Sabah uyanıp tekrar uyuyoruz...
Tik ve tak.
Tükenen ömrümün sesi!
Biliyoruz ama konuşmuyoruz çoğu zaman.
Herşey okadar karmaşık ki...
Bazen çabucak geçiyor herşey;
Bazen yavaştan alıyor, hayat...
Hani bazen yıllar hızlıca geçiyor da;
Yelkovanın inadı tutuyor ya...
İşte bazen kahvaltı ederken;
Akşam yemeğini düşünüyor insan işte...
Düşlerimden selam getirdim!
Gecelerimi gündüz yapıyor.
Perdelerimi kapatsam karabasan çökecek sanki üzerime..
Gecemi gündüz bırakıyorum ben de.
Yalnız bir ben dolanıyor sonra odada.
Herşey yerli yerinde, yanıma sokulup uyuyabilirsin!
Sessizliği bozan tik ve tak...
Karanlığı bozan cam ve sokak...
Hiç birşey saf değil artık.
Kalem aldım elime, boyadım beni saran dört duvarı.
Siyahmış rengi.
Beni hapseden dört duvar siyah renk artık.
Yas tutuyoruz beraber...
İyi bir haber geliyor bazen, gülümsüyoruz.
Sonra somurtuyoruz.
Güzel bir şarkıya eşlik ediyor ve susuyoruz ardından.
Hoş bir ritmde dans ediyor ve duruyoruz.
Sabah uyanıp tekrar uyuyoruz...
Tik ve tak.
Tükenen ömrümün sesi!
Biliyoruz ama konuşmuyoruz çoğu zaman.
Herşey okadar karmaşık ki...
Bazen çabucak geçiyor herşey;
Bazen yavaştan alıyor, hayat...
Hani bazen yıllar hızlıca geçiyor da;
Yelkovanın inadı tutuyor ya...
İşte bazen kahvaltı ederken;
Akşam yemeğini düşünüyor insan işte...
Düşlerimden selam getirdim!
Monday, 13 June 2011
Yüce Mavi!
Mavi..
Özgürlüğün simgesidir.
Göğün, denizin, okyanusların uçsuz bucaksız oluşunu hayal ederiz hep.
Mavi..
Hüznün simgesidir kimi dillerde.
Gözyaşının da mavi olduğunu hayal ederiz zira.
Mavi.
Dört harfli bir renktir.
Bir simgedir.
Bir yaşama biçimi...
Denizleri yok sayıyor kimileri.
Bakamıyorum Özgürlerin gözlerine.
Ölünce mi bitecekmiş bu işkence?
Özgürlüğün simgesidir.
Göğün, denizin, okyanusların uçsuz bucaksız oluşunu hayal ederiz hep.
Mavi..
Hüznün simgesidir kimi dillerde.
Gözyaşının da mavi olduğunu hayal ederiz zira.
Mavi.
Dört harfli bir renktir.
Bir simgedir.
Bir yaşama biçimi...
Denizleri yok sayıyor kimileri.
Bakamıyorum Özgürlerin gözlerine.
Ölünce mi bitecekmiş bu işkence?
Sunday, 12 June 2011
Ey gavur vatanım!
Ey gavur vatanım! Bağımsızlığını ilan et!
Teksin, yapayalnız...
Sen lazımsın bize. Bir tek sen kaldın...
Diren! Git sonuna kadar ey gavur vatanım!
Yıldırmasınlar seni de...
Görüyorum; seni de bölüyorlar...
Duyuyorum; seni de üzüyorlar...
Dayan!
Aşığım senin her zerrene!
Bir vatanım sen kaldın, şahsıma münhasır...
Bir sen kaldın geçmişini bilen;
Bir tek sen varsın geleceğini gören!
Bastığım hiç bir yeri toprak diyerek geçmem, öyle görmedik.
Unutmam altında binlerce kefensiz yatanı, böyle öğrendik.
Ama unutunca şehit oğlu olduğunu, incitince ATA'yı;
ve verince üç kuruşa bu cennet vatanı;
Kılıç-kalkan kuşansan, ey halkım;
Zafer nidaları yükselir mi arşa, başkasının toprağında?
Ey gavur vatanım! Bağımsızlığını ilan et!
ve bırak sana vatan diyelim, başka yere ne hacet!
Teksin, en değerli!
Sen lazımsın bize, bu ŞEREFi bize bahşet!
Teksin, yapayalnız...
Sen lazımsın bize. Bir tek sen kaldın...
Diren! Git sonuna kadar ey gavur vatanım!
Yıldırmasınlar seni de...
Görüyorum; seni de bölüyorlar...
Duyuyorum; seni de üzüyorlar...
Dayan!
Aşığım senin her zerrene!
Bir vatanım sen kaldın, şahsıma münhasır...
Bir sen kaldın geçmişini bilen;
Bir tek sen varsın geleceğini gören!
Bastığım hiç bir yeri toprak diyerek geçmem, öyle görmedik.
Unutmam altında binlerce kefensiz yatanı, böyle öğrendik.
Ama unutunca şehit oğlu olduğunu, incitince ATA'yı;
ve verince üç kuruşa bu cennet vatanı;
Kılıç-kalkan kuşansan, ey halkım;
Zafer nidaları yükselir mi arşa, başkasının toprağında?
Ey gavur vatanım! Bağımsızlığını ilan et!
ve bırak sana vatan diyelim, başka yere ne hacet!
Teksin, en değerli!
Sen lazımsın bize, bu ŞEREFi bize bahşet!
Kafana kuş sıçtı, piyango oyna ey halkım!
Vay be...
Neler neler yazasım var şu bembeyaz boşluğa. Susturuluyorum. Korkutuluyorum. Neler neler çıkar şu parmak uçlarımdan da, haydi Deniz, sen sus, gözlerin konuşsun...
Vay be...
Ne utanmaz, ne arlanmaz bir pazar günü bugün. Ayağıma çivi battı; öylesine sindirilmiş ki benliğim, çığlığımı yuttum şakır şakır akarken damarımdaki son kan...
Vay be...
Kapana kısılmışız meğer. Kaçışımızı bizden önce görmüşler meğer. Çıkış yolu tuzakmış meğer. Son bir umut bile kalmamış...
Vay be...
Vaaay be!
Kafana kuş sıçtı, piyango oyna ey halkım! Unutma bizi...
Neler neler yazasım var şu bembeyaz boşluğa. Susturuluyorum. Korkutuluyorum. Neler neler çıkar şu parmak uçlarımdan da, haydi Deniz, sen sus, gözlerin konuşsun...
Vay be...
Ne utanmaz, ne arlanmaz bir pazar günü bugün. Ayağıma çivi battı; öylesine sindirilmiş ki benliğim, çığlığımı yuttum şakır şakır akarken damarımdaki son kan...
Vay be...
Kapana kısılmışız meğer. Kaçışımızı bizden önce görmüşler meğer. Çıkış yolu tuzakmış meğer. Son bir umut bile kalmamış...
Vay be...
Vaaay be!
Kafana kuş sıçtı, piyango oyna ey halkım! Unutma bizi...
Friday, 3 June 2011
İş dediğin ...
İngiltere'de yaşıyorum. Yaklaşık 3 ay boyunca çok yoğun bir şekilde iş aradım; bkz: düğünde birinin başından aşağı para saydırır gibi CV dağıttım. Başvurmadığım iş kalmayınca evlere temizliğe gitmeye başladım. Haliyle iki ayaklı öküzlerin kirini-pasını temizlemek ağrıma gittiyse de devam ettim.
Bu arada bir-iki yer ile iş görüşmesine gittim. Sonuç çok klişeydi; "biz sizi ararız". Çıkışta "ben sizi çaldırırım, öyle ararsınız" dediğim de oldu. Olmayacak duaya amin mi diyeydim?
Etraftaki herkese yaydım iş aradığımı. Herkes de benimle birlikte, bana iş aramaya başladı sağdan soldan. Ne kadar garip iş varsa hepsi teklif edildi. Teşekkür edip kapattım telefonu.
Tabii gazete ilanlarını da es geçmedim haliyle. Bir iş ilanına takılınca gözüm, annemin başından geçen o trajikomik hikaye geldi aklıma. "Bulaşıkçı aranıyor" ilanında belirtilen numarayı aramıştı. Karşısına iki ayaklı bir öküz çıkmıştı kadıncağızın. Anneme "İngilizce biliyor musun?" diye sormuştu, Türkçe. "Çat-pat da beyefendi, bulaşıklarla hangi dilde konuştuğunun ne önemi var?" diye sormuştu. Adam anlamış ve "İngilizce bilen eleman arıyoruz" diyerek kapatmıştı telefonu.
Halime yandım artık iş ararken. Eşşekler gibi okuyoruz, üniversiteye tonla para sayıyoruz ama konu iş olunca, maalesef, o iki ayaklı öküzlere "bey" diye hitap etmek zorunda kalıyoruz.
İyice depresif bir psikolojiyle herşeye pesimist bakmaya başlamıştım, tesadüfen şuanki işimi bulana kadar. Okadar tesadüftü ki; kafa dağıtmaya gittiğim pubda işe başladım iki gün sonra. Tabii çok mutlu oldum. Mutluluğumu daim kılan iki sebep var; birincisi iş bulmam tabii ki, ama ikincisi, patronumun insan gibi insan olması.
Neyse işte... İş dediğin öyle birşey ki, ne genel kültürün seni bir yerlere getiriyor, ne de okuduğun okulların, çoğu zaman, bir anlamı oluyor.
Ben film-making okuyorum mesela. Şuan pubda çalışırken bana ne gibi bir artı katıyor olabilir ki bu? =))
Bu arada bir-iki yer ile iş görüşmesine gittim. Sonuç çok klişeydi; "biz sizi ararız". Çıkışta "ben sizi çaldırırım, öyle ararsınız" dediğim de oldu. Olmayacak duaya amin mi diyeydim?
Etraftaki herkese yaydım iş aradığımı. Herkes de benimle birlikte, bana iş aramaya başladı sağdan soldan. Ne kadar garip iş varsa hepsi teklif edildi. Teşekkür edip kapattım telefonu.
Tabii gazete ilanlarını da es geçmedim haliyle. Bir iş ilanına takılınca gözüm, annemin başından geçen o trajikomik hikaye geldi aklıma. "Bulaşıkçı aranıyor" ilanında belirtilen numarayı aramıştı. Karşısına iki ayaklı bir öküz çıkmıştı kadıncağızın. Anneme "İngilizce biliyor musun?" diye sormuştu, Türkçe. "Çat-pat da beyefendi, bulaşıklarla hangi dilde konuştuğunun ne önemi var?" diye sormuştu. Adam anlamış ve "İngilizce bilen eleman arıyoruz" diyerek kapatmıştı telefonu.
Halime yandım artık iş ararken. Eşşekler gibi okuyoruz, üniversiteye tonla para sayıyoruz ama konu iş olunca, maalesef, o iki ayaklı öküzlere "bey" diye hitap etmek zorunda kalıyoruz.
İyice depresif bir psikolojiyle herşeye pesimist bakmaya başlamıştım, tesadüfen şuanki işimi bulana kadar. Okadar tesadüftü ki; kafa dağıtmaya gittiğim pubda işe başladım iki gün sonra. Tabii çok mutlu oldum. Mutluluğumu daim kılan iki sebep var; birincisi iş bulmam tabii ki, ama ikincisi, patronumun insan gibi insan olması.
Neyse işte... İş dediğin öyle birşey ki, ne genel kültürün seni bir yerlere getiriyor, ne de okuduğun okulların, çoğu zaman, bir anlamı oluyor.
Ben film-making okuyorum mesela. Şuan pubda çalışırken bana ne gibi bir artı katıyor olabilir ki bu? =))
Wednesday, 25 May 2011
Biraz "agu", biraz "bugu" hikayesi!
Olayların sıcağından kaçmak lazım. Elini yakıyor insanın, dilini yakıyor...
Aylar önce, sabaha kadar dört döndüğüm üniversiteye başlama heyecanı biteli, yine, aylar oldu. Saatler sonra kazasız belasız ilk seneyi devirmiş, alt etmiş, yerlere sermiş, çelme takıp iki seksen uzatmış ve üzerine basarak ikinci senemin kapısına dayanmış olacağım. Aç kapını, ben geldim!
Okadar kötü şeyler yaşadım ki bu ilk sene; bu puanları nasıl aldım, profesörlerim kanaat notu mu kullandı, ne oluyor oralarda sorularıyla dolu kafam. Tatillere gidip dinlenmem hakkımdı esasen, çok çabaladım. Fakat gel gör ki, ne çalacak kapım var, ne kalacak yurdum, ne tatil yapacak param. Boşver be! Londra yolları taştan, sen çıkardın beni beni baştan ey güneş! Yaktın kollarımı, saçlarımı! Bu ne sıcak sevgili güneş? Politikaya mı girdin yoksa sen de? Bu ne politik bir sıcaktır? Baştan çıkartmasana beni... Rahat bırak da iş bulayım, çalışayım bütün gayretimle...
Ey güneş! Kafamda türlü pişer. Üzerimdeki kıyafetleri sıksak, bütün sene su sıkıntısı çekmeyiz; inan bana. Hadi uzaklaş bizden!
Bugün bir bebeği aldım kucağıma. Bakan kişi yemeğini yedirdi, kucakladım sonra. Bir kaç agu-bugu, biraz "tut ablası, aman kaç kaç", gülmekten katıldı yavrum... Aslında bizim de hayatımız böyle olabilirdi; bizi sorgusuz sualsiz ite ite arabada bir yerlere götürecek birileri olsaydı; karnımızın doyması, birilerinin en büyük mutluluğu olsaydı; biz birazcık kıkırdayalım diye binbir türlü taklalar atsalardı birileri ve bunların hepsini yalnızca sevimli olduğumuz için yapsalardı... Para istemeden.. Çıkar gözetmeden... Nasıl bir cennet vaad ediyor şu küçücük paragraf, farkında mısınız? Dert yok, tasa yok...
Bugün ben o minicik burunlu bebeğin yamuk ağız, tatlı tatlı gülümsemesiyle mutlu oldum. Demek ki manevi olarak çok büyük kardayım! Keyfime diyecek yok!
Aylar önce, sabaha kadar dört döndüğüm üniversiteye başlama heyecanı biteli, yine, aylar oldu. Saatler sonra kazasız belasız ilk seneyi devirmiş, alt etmiş, yerlere sermiş, çelme takıp iki seksen uzatmış ve üzerine basarak ikinci senemin kapısına dayanmış olacağım. Aç kapını, ben geldim!
Okadar kötü şeyler yaşadım ki bu ilk sene; bu puanları nasıl aldım, profesörlerim kanaat notu mu kullandı, ne oluyor oralarda sorularıyla dolu kafam. Tatillere gidip dinlenmem hakkımdı esasen, çok çabaladım. Fakat gel gör ki, ne çalacak kapım var, ne kalacak yurdum, ne tatil yapacak param. Boşver be! Londra yolları taştan, sen çıkardın beni beni baştan ey güneş! Yaktın kollarımı, saçlarımı! Bu ne sıcak sevgili güneş? Politikaya mı girdin yoksa sen de? Bu ne politik bir sıcaktır? Baştan çıkartmasana beni... Rahat bırak da iş bulayım, çalışayım bütün gayretimle...
Ey güneş! Kafamda türlü pişer. Üzerimdeki kıyafetleri sıksak, bütün sene su sıkıntısı çekmeyiz; inan bana. Hadi uzaklaş bizden!
Bugün bir bebeği aldım kucağıma. Bakan kişi yemeğini yedirdi, kucakladım sonra. Bir kaç agu-bugu, biraz "tut ablası, aman kaç kaç", gülmekten katıldı yavrum... Aslında bizim de hayatımız böyle olabilirdi; bizi sorgusuz sualsiz ite ite arabada bir yerlere götürecek birileri olsaydı; karnımızın doyması, birilerinin en büyük mutluluğu olsaydı; biz birazcık kıkırdayalım diye binbir türlü taklalar atsalardı birileri ve bunların hepsini yalnızca sevimli olduğumuz için yapsalardı... Para istemeden.. Çıkar gözetmeden... Nasıl bir cennet vaad ediyor şu küçücük paragraf, farkında mısınız? Dert yok, tasa yok...
Bugün ben o minicik burunlu bebeğin yamuk ağız, tatlı tatlı gülümsemesiyle mutlu oldum. Demek ki manevi olarak çok büyük kardayım! Keyfime diyecek yok!
Wednesday, 18 May 2011
Münafık!
Umursamak...
Neyi umursuyoruz? Neyi kulak ardı ediyoruz?
Gözümüzün önündekine bakıyoruz ve görmüyoruz mesela... Neden?
Gerçekler...
Kime göre, neye göre gerçektir mesela?
Bana göre gerçek olmayan birşeyin ispatına dair teorileri ben ne kadar tarafsız dinleyebilirim?
Kırgınlık...
Birilerinin kalbini kırmak, berikilerin mutluluğu mu olacak hep?
Birilerinin özgürlüklerinin çiğnenmesi mi doğuracak diğerlerinin özgürlüklerini?
Birilerinin açlığı mı doyuracak diğerlerinin karnını?
Nereye kadar?
Daha ne kadar ...
Gözünüzün ucunu teğet geçiyor bin yıllık gerçekler. Bu kadar mı açtınız yalana? Bu kadar mı açtın yargısız infazlara?
Birisinin asılmasıyla mı ibret alacak alem? Bu kadar mı düştünüz? Bu kadar mı yüzsüzsünüz?
Kuyuya çakıl taşı düştü...
Önüne kayalar yığdım, görmedin mi?
Ne kadar meraklıymışsın atlamalara...
Bir zamanlar sen vardın.
Ben vardım.
Başkaları vardı.
Şimdi ben yokum.
Sen yoksun.
O var.
Sadece O...
Adım Deniz. İyilik yapıp atmadın üstüme ama, bataklığa düştüm, batırılıyorum.
Münafıklık...
Aç gözünü ey dost!
Dağladılar mı göz kapaklarını?
Ne ben layığım buna;
Ne sen layıksın buna;
Ne O...
Neler oldu da bitti hanemde...
Neler işittik de gelmedik oyunlara...
Bir zaman bir sen vardın,
Bir zaman bir ben yokmuşum meğer...
Bir zaman O yoktu;
Şimdi sadece O kalmış, aşikar...
Neyi umursuyoruz? Neyi kulak ardı ediyoruz?
Gözümüzün önündekine bakıyoruz ve görmüyoruz mesela... Neden?
Gerçekler...
Kime göre, neye göre gerçektir mesela?
Bana göre gerçek olmayan birşeyin ispatına dair teorileri ben ne kadar tarafsız dinleyebilirim?
Kırgınlık...
Birilerinin kalbini kırmak, berikilerin mutluluğu mu olacak hep?
Birilerinin özgürlüklerinin çiğnenmesi mi doğuracak diğerlerinin özgürlüklerini?
Birilerinin açlığı mı doyuracak diğerlerinin karnını?
Nereye kadar?
Daha ne kadar ...
Gözünüzün ucunu teğet geçiyor bin yıllık gerçekler. Bu kadar mı açtınız yalana? Bu kadar mı açtın yargısız infazlara?
Birisinin asılmasıyla mı ibret alacak alem? Bu kadar mı düştünüz? Bu kadar mı yüzsüzsünüz?
Kuyuya çakıl taşı düştü...
Önüne kayalar yığdım, görmedin mi?
Ne kadar meraklıymışsın atlamalara...
Bir zamanlar sen vardın.
Ben vardım.
Başkaları vardı.
Şimdi ben yokum.
Sen yoksun.
O var.
Sadece O...
Adım Deniz. İyilik yapıp atmadın üstüme ama, bataklığa düştüm, batırılıyorum.
Münafıklık...
Aç gözünü ey dost!
Dağladılar mı göz kapaklarını?
Ne ben layığım buna;
Ne sen layıksın buna;
Ne O...
Neler oldu da bitti hanemde...
Neler işittik de gelmedik oyunlara...
Bir zaman bir sen vardın,
Bir zaman bir ben yokmuşum meğer...
Bir zaman O yoktu;
Şimdi sadece O kalmış, aşikar...
Sunday, 1 May 2011
Tıvita'
Cem Yılmaz'ın en muhteşem film repliği geldi aklıma; şimdi sizin aklınızda iki tane soru var; bir dayak nedir, iki neden atılır?
Ozaman şuan sizin aklınızda da iki tane soru var; tweeter nedir, neden tweet atılır?
Tweeter en kaba ve argo açıklamayla şöyle özetlenebilen bir sitedir; enseye şaplak sitesi. Zira bu siteden önce eminim ki hiç kimse ünlü birine "sen" diye hitap ederek "saçmalıyorsun, çocuk gülüyorum sana" gibi bir üslupla yaklaşabileceğini düşünemezdi.
Tweeter'da herkes "follower"ı kadar ünlü; herkes aldığı "mention"lar kadar popüler.
Tweet dediğimiz şey ise 140 karakterle anlatabileceğiniz düşüncelerinizi ifade ediyor. 140 karakterle ne yazılabilir? Genelde herkes aşka küfrediyor, eski sevgililerini aşağılıyor falan... ama bazıları var ki, önlerinde saygıyla eğiliyorum o insanların ben; ülkede yaşanılanları 140 karakterle, usturuplu bir dille şahane bir şekilde eleştiriyorlar.
Bir de çok daha farklı bir kesim var; tweeter'ın aradaki konum farkını kaldırdığının farkında olmayanlar. Onlar, burada da düşünce özgürlüğünü engellemeye meraklı.
Garip bir site tweeter. Çok garip...
Bazılarının saniye saniye ne yaptıklarını açıkladığı bir site.
Bazılarının örgütlenme yaptıkları...
Bazılarının eski sevgililerini rezil ettikleri...
Hem iyi hem de kötü bir site.
Benim isyanım ise, ülkede bu kadar olup bitene ramen aşk tweetleri atan gerzeklere.
Buna artık bir dur demeliyiz;
Buna artık bir dur.
(BatesmotelPro ♥)
Ozaman şuan sizin aklınızda da iki tane soru var; tweeter nedir, neden tweet atılır?
Tweeter en kaba ve argo açıklamayla şöyle özetlenebilen bir sitedir; enseye şaplak sitesi. Zira bu siteden önce eminim ki hiç kimse ünlü birine "sen" diye hitap ederek "saçmalıyorsun, çocuk gülüyorum sana" gibi bir üslupla yaklaşabileceğini düşünemezdi.
Tweeter'da herkes "follower"ı kadar ünlü; herkes aldığı "mention"lar kadar popüler.
Tweet dediğimiz şey ise 140 karakterle anlatabileceğiniz düşüncelerinizi ifade ediyor. 140 karakterle ne yazılabilir? Genelde herkes aşka küfrediyor, eski sevgililerini aşağılıyor falan... ama bazıları var ki, önlerinde saygıyla eğiliyorum o insanların ben; ülkede yaşanılanları 140 karakterle, usturuplu bir dille şahane bir şekilde eleştiriyorlar.
Bir de çok daha farklı bir kesim var; tweeter'ın aradaki konum farkını kaldırdığının farkında olmayanlar. Onlar, burada da düşünce özgürlüğünü engellemeye meraklı.
Garip bir site tweeter. Çok garip...
Bazılarının saniye saniye ne yaptıklarını açıkladığı bir site.
Bazılarının örgütlenme yaptıkları...
Bazılarının eski sevgililerini rezil ettikleri...
Hem iyi hem de kötü bir site.
Benim isyanım ise, ülkede bu kadar olup bitene ramen aşk tweetleri atan gerzeklere.
Buna artık bir dur demeliyiz;
Buna artık bir dur.
(BatesmotelPro ♥)
Friday, 29 April 2011
Senden büyüğü
Gitmişin gitmesinin bir sebebi vardır.
Bitmişin bitmesinin bir sebebi vardır.
Kalmışın kalmasının bir sebebi olmalı;
İyi ki'nin ardından "ama" gelmez.
Sevmişin sevmesinin karşılığı var mıdır?
Mutsuzun mutsuzluğuna bir çare olunur mu?
Kursağına kuru ekmek girmeyen ile,
Zengin olanın tavrı bir olur mu?
"Yok" diyen sığınır ya hani O'na;
Belki verir diye birşeyler...
"Kim" sığınır ki artık O'na;
Varsa doğuştan o şeyler...
Heyt be Hayyam'ım ne güzel demişsin hele;
Beni özene bezene yaratan kim? Sen.
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden.
Demek günahları da işleten sensin bana;
Öyleyse nedir o cennet-cehennem?
Ne görünürsün, ne görürsün...
Kaçar mısın köşe bucak? Kim bilir.
Desem ki görürler seni de belki;
Senden büyüğünü kim tanır?
Saturday, 23 April 2011
Aheste aheste...
Dalga dalga vurdu karaya batan gemi malları.
Derken coştu, köpürdü okyanus suları.
Bir şehvet, bir telaş... Yağmacı bastı köyü;
Sonra tepemize dikildi ahmak leş kargaları!
"Ses etme" der bu can kendi kendine.
Söyleyeceğini dinleyecek yok ahali içinde.
Herkes evliya, bir sen kalmışsın akılsız;
Sana da deli der gerçi kalabalık hayırsız.
Bir dağ havası isterdim, ne soğuk ne sıcak.
Essin rüzgar, doy yeşile; kalabalıktan ırak.
Bir kulübede yaşardım, öylece tek başına;
Ne derdim olurdu ki sanki, işte böyle olsa?
Taş duvarlar içinde yeşili görmez olduk.
Kötülükler içinde iyiyi bilmez olduk.
Sevgisizlik içinde kalbi duymaz olduk.
Şerefsizler içinde insan bulmaz olduk.
Zorun mu var be insan?
İyi, bozma sen rahatını.
Çekirge sıçrıyor yine,
Elbet görürler yanlışını;
Vedalarla kal.
Derken coştu, köpürdü okyanus suları.
Bir şehvet, bir telaş... Yağmacı bastı köyü;
Sonra tepemize dikildi ahmak leş kargaları!
"Ses etme" der bu can kendi kendine.
Söyleyeceğini dinleyecek yok ahali içinde.
Herkes evliya, bir sen kalmışsın akılsız;
Sana da deli der gerçi kalabalık hayırsız.
Bir dağ havası isterdim, ne soğuk ne sıcak.
Essin rüzgar, doy yeşile; kalabalıktan ırak.
Bir kulübede yaşardım, öylece tek başına;
Ne derdim olurdu ki sanki, işte böyle olsa?
Taş duvarlar içinde yeşili görmez olduk.
Kötülükler içinde iyiyi bilmez olduk.
Sevgisizlik içinde kalbi duymaz olduk.
Şerefsizler içinde insan bulmaz olduk.
Zorun mu var be insan?
İyi, bozma sen rahatını.
Çekirge sıçrıyor yine,
Elbet görürler yanlışını;
Vedalarla kal.
Friday, 22 April 2011
EZEL'im sen oldun, ahirim sensin...
Diziyi anlatmamı isteyenler var. Özet geçilecek gibi değil diye düşünürken bir ışık gördüm!
Bir fikir ile aydınlandı beynim.
Şimdi size özet geçeceğim. Hazır mısınız?
Şimdi Ömer var bir tane. Evet, koca memlekette bir tane Ömer var. Dizi bu, öyle düşünün.
Bu Ömer'in Mert isminde bir kardeşi, Meliha isminde bir anası, Mümtaz isminde de bir babası var.
Kankası Ali ve Cengiz. Bak bak, yazar nası güzel yapmış; Ali Cengiz oyunu...
Neyse şimdi; Ömer ne kadar saf bi insansa, Cengiz okadar cin; Ali okadar hırslı, Mert okadar deli, Meliha teyze okadar kör, Mümtaz amca okadar mülayim.
Derken Eyşan isimli bir hatun giri veriyor Ömer'in hayatına. Eyşan'ın Bahar isminde bir kardeşi, Serdar isminde bir babası ve ismini hatırlamadığım bir de teyzesi var. Eyşan kötü ailenin kötülükten arınmaya karar veren büyük kızı. O ne kadar kötülükten arınmak istiyorsa teyzesi okadar yardım ediyor, babası okadar kötülük yapıyor v Bahar bir okadar ölüyor.
Ömer, Eyşan'ın bir tek teyzesini biliyor, geçmişinden habersiz.
Cengiz göz koyuyor bu hatuna.
Ali yat alma derdinde.
Serdar yine yakışıklılık peşinde.
Bahar ölüyor hastalıktan.
Meliha teyze körü körüne inanıyor Eyşan'a.
Mümtaz amca demiyor bişey tabii.
Mert yine delilik peşinde.
Bu kadar spoiler yeter.
Neyse sonradan Dayı falan giriyor ortama. Kızı var dayının, Azad.
Ömer bir anda Ezel oluyor. Şebnem ve Kamil diye iki tane sağ kolu oluyor. "İstanbul sen mi büyüksün, ben mi? ********" diye dalıyor olaya.
Şimdi, olay çok dallı budaklı. Ben karakterleri anlatıp çekileceğim kabuğuma.
Ömer/Ezel Eyşan'ı
Eyşan Serdar'ı
Serdar Bahar'ı
Bahar Eyşan'ı
Eyşan Cengiz'i
Cengiz Ali'yi
Ali Bahar'ı
Bahar Ezel'i
Ezel Kamil'i
Kamil Şebnem'i
Şebnem Tevfik'i
Tevfik Ali'yi
Ali Azad'ı
Azad Dayı'yı
Dayı Kenan'ı
Kenan Sekiz'i
Sekiz Dayı'yı
Dayı Selma'yı
Selma Kenan'ı
Kenan Eyşan'ı
Eyşan Ezel'i
Ezel Can'ı
Can Cengiz'i
Cengiz Mert'i
Mert Mümtaz'ı
Mümtaz Meliha'yı
Meliha Ezel'i
Ezel Bade'yi
Bade Azad'ı
Azad Ali'yi
Ali Temmuz'u
Temmuz Mayıs'ı
Mayıs Ali'yi
Ali Ezel'i
Ezel Temmuz'u
Son bölüm itibariyle "sonra hepsi Temmuz'u" diye biten; ama anladığımız kadarıyla bunun sonunun "hepsi Kenan'ı" diye geleceği bir diziden bahsediyoruz.
Diziyi izleyen kim varsa hata yaptımsa yoruma katsın.
Ayrıca, evet biliyorum "Evvelim sen oldun, ahirim sensin"dir o. Artizlik yapmamalıyız değil mi arkadaşlar?
Teşekkürler.
Bir fikir ile aydınlandı beynim.
Şimdi size özet geçeceğim. Hazır mısınız?
Şimdi Ömer var bir tane. Evet, koca memlekette bir tane Ömer var. Dizi bu, öyle düşünün.
Bu Ömer'in Mert isminde bir kardeşi, Meliha isminde bir anası, Mümtaz isminde de bir babası var.
Kankası Ali ve Cengiz. Bak bak, yazar nası güzel yapmış; Ali Cengiz oyunu...
Neyse şimdi; Ömer ne kadar saf bi insansa, Cengiz okadar cin; Ali okadar hırslı, Mert okadar deli, Meliha teyze okadar kör, Mümtaz amca okadar mülayim.
Derken Eyşan isimli bir hatun giri veriyor Ömer'in hayatına. Eyşan'ın Bahar isminde bir kardeşi, Serdar isminde bir babası ve ismini hatırlamadığım bir de teyzesi var. Eyşan kötü ailenin kötülükten arınmaya karar veren büyük kızı. O ne kadar kötülükten arınmak istiyorsa teyzesi okadar yardım ediyor, babası okadar kötülük yapıyor v Bahar bir okadar ölüyor.
Ömer, Eyşan'ın bir tek teyzesini biliyor, geçmişinden habersiz.
Cengiz göz koyuyor bu hatuna.
Ali yat alma derdinde.
Serdar yine yakışıklılık peşinde.
Bahar ölüyor hastalıktan.
Meliha teyze körü körüne inanıyor Eyşan'a.
Mümtaz amca demiyor bişey tabii.
Mert yine delilik peşinde.
Bu kadar spoiler yeter.
Neyse sonradan Dayı falan giriyor ortama. Kızı var dayının, Azad.
Ömer bir anda Ezel oluyor. Şebnem ve Kamil diye iki tane sağ kolu oluyor. "İstanbul sen mi büyüksün, ben mi? ********" diye dalıyor olaya.
Şimdi, olay çok dallı budaklı. Ben karakterleri anlatıp çekileceğim kabuğuma.
Ömer/Ezel Eyşan'ı
Eyşan Serdar'ı
Serdar Bahar'ı
Bahar Eyşan'ı
Eyşan Cengiz'i
Cengiz Ali'yi
Ali Bahar'ı
Bahar Ezel'i
Ezel Kamil'i
Kamil Şebnem'i
Şebnem Tevfik'i
Tevfik Ali'yi
Ali Azad'ı
Azad Dayı'yı
Dayı Kenan'ı
Kenan Sekiz'i
Sekiz Dayı'yı
Dayı Selma'yı
Selma Kenan'ı
Kenan Eyşan'ı
Eyşan Ezel'i
Ezel Can'ı
Can Cengiz'i
Cengiz Mert'i
Mert Mümtaz'ı
Mümtaz Meliha'yı
Meliha Ezel'i
Ezel Bade'yi
Bade Azad'ı
Azad Ali'yi
Ali Temmuz'u
Temmuz Mayıs'ı
Mayıs Ali'yi
Ali Ezel'i
Ezel Temmuz'u
Son bölüm itibariyle "sonra hepsi Temmuz'u" diye biten; ama anladığımız kadarıyla bunun sonunun "hepsi Kenan'ı" diye geleceği bir diziden bahsediyoruz.
Diziyi izleyen kim varsa hata yaptımsa yoruma katsın.
Ayrıca, evet biliyorum "Evvelim sen oldun, ahirim sensin"dir o. Artizlik yapmamalıyız değil mi arkadaşlar?
Teşekkürler.
Saturday, 16 April 2011
Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler...
Mutsuzum.
Zilyon yüzyıllık takiplerin 2011'deki ilişkimize dokunmasından mutsuzum ben...
Bilemedim nedenini, böyle geldik, böyle gidiyoruz.
Anlayamadım ben hiç, nedenini neden hiç soramıyoruz?
Neden hep sen haklısın?
Neden hep böyle olmak zorunda???
Mutsuzum.
Onun, bunun, berisinin, gerisinin inandığına mutsuzum.
İçim acıyor, bilemedim böylesine üzüleceğimi.
Tek sebebi senmişsin. Hani görünmüyorsun ya bize. Haklısın dostum; yerinde ben olsam, ben de kaçardım köşe bucak bizden! Çünkü öylesine bir lanet ki seni sevmek, güzel hiç bir yanı yok! Öyle bir belasın ki sen; hiç bir işlevin yok! Öyle bir yaratıksın ki sen; yarattıkların bile senden nefret ediyor başarısızlıkların yüzünden!
ve sen bütün bu kargaşada, nasıl oluyorsa hayatımızı zehretmeyi beceriyorsun.
Çık karşıma adamsan.
Bir çift lafım var, söyleyecek!
Hala yüzün varsa tabii bizimle yüzleşecek...
Zilyon yüzyıllık takiplerin 2011'deki ilişkimize dokunmasından mutsuzum ben...
Bilemedim nedenini, böyle geldik, böyle gidiyoruz.
Anlayamadım ben hiç, nedenini neden hiç soramıyoruz?
Neden hep sen haklısın?
Neden hep böyle olmak zorunda???
Mutsuzum.
Onun, bunun, berisinin, gerisinin inandığına mutsuzum.
İçim acıyor, bilemedim böylesine üzüleceğimi.
Tek sebebi senmişsin. Hani görünmüyorsun ya bize. Haklısın dostum; yerinde ben olsam, ben de kaçardım köşe bucak bizden! Çünkü öylesine bir lanet ki seni sevmek, güzel hiç bir yanı yok! Öyle bir belasın ki sen; hiç bir işlevin yok! Öyle bir yaratıksın ki sen; yarattıkların bile senden nefret ediyor başarısızlıkların yüzünden!
ve sen bütün bu kargaşada, nasıl oluyorsa hayatımızı zehretmeyi beceriyorsun.
Çık karşıma adamsan.
Bir çift lafım var, söyleyecek!
Hala yüzün varsa tabii bizimle yüzleşecek...
Friday, 15 April 2011
Sistem dediğin böyle olur!
Ne sınavmış, ne sınav sistemiymiş! Tartışmaların ardı arkası kesilmiyor!
Her konuda örnek alınan avrupa, sınav sistemi konusunda neden örnek alınmıyor?
Londra'da okuyorum ben, evet. İngilizce, matematik, bilgisayar gibi derslerin sınavlarına girdim, evet.
İngilizce sınavı için şiir analizinin nasıl yapıldığını öğrendik okulda. Bize şiir kitapları verildi, sınava girdik, oturduk analizimizi yaptık, yazımızı yazdık, yorumumuzu kattık, çıktık.
Matematik sınavı iki tanedir. Biri hesap mekinesi iledir, diğeri onsuz. Kimse ileride kullanmayacağı formülleri ezberlemek zorunda değil ne de olsa; hesap makinesi diye bir icat var. Onun nasıl kullanılması gerektiğini öğrendik, girdik, seçenek olmaz matematik sorularında; çözdük sayfalarca ne çözeceksek, çıktık.
Bilgisayar dersinin sınavı bilgisayarda olur! Sınav numaranıza göre internet bağlantısı kapatılmış şifre ve kullanıcı adı verilir, gereken programlar yüklüdür sadece o hesapta ve sadece o dakika kullanabilirsiniz. Bizden istenilen programlarda, istenilen şeyleri yapıp çıktı aldık; sınav merkezine gönderilmesi üzre.
Her sınav en az 3 saattir kendi başına ve değişik günlerdedir. Her öğrenci kendi okulunda girer sınava; sınav merkezi kendi elemanlarını gönderir. Herkesin telefonu vs. sınavdan önce toplanır, sınavdan sonra teslim edilir.
Sınav böyle yapılır.
Sınavsız dersim de oldu; bkz: medya. BTEC sistemi diye birşey var burada. Bütün sene çalışıp hazırladığın ödevleri sınav merkezine gönderirsin ünite dosyaları halinde; sınav merkezi EŞŞEKLER GİBİ tek tek inceler verdiğin en az 6 dosyayı ve puanını verir.
Puanlama böyle yapılır.
Üniversitelerin bazıları aldığın puanın toplamına bakar, bazıları aldığın notlara-tek tek sorarlar...
Mutlaka bir mülakat yapılır ya telefonla, ya da yüz yüze.
Üniversiteye giriş böyle olur.
Dersane falan yok burada! Okuldaki eğitim hem görsel hem de öğrencinin anlamasına yöneliktir. Öğretmen sordukça anlatır; görevi budur. Sen anlayana kadar anlatır. Anlamıyorsan yardımcı öğretmenlerle etüte kalırsın. Hala anlamıyorsan daha değişik yöntemlerle öğretirler.
Okul dediğin böyle olur.
Öğretmen dediğin böyle olur.
Öğretmek dediğin işte budur!
Herkes kendini parçalasın... Türkiye'deki sınav sistemiyle bir arpa boy ilerlenmez, çünkü hiç kimsenin bilgisi "şaşırtmalı soruları elemekle" test edilmez!
Her konuda örnek alınan avrupa, sınav sistemi konusunda neden örnek alınmıyor?
Londra'da okuyorum ben, evet. İngilizce, matematik, bilgisayar gibi derslerin sınavlarına girdim, evet.
İngilizce sınavı için şiir analizinin nasıl yapıldığını öğrendik okulda. Bize şiir kitapları verildi, sınava girdik, oturduk analizimizi yaptık, yazımızı yazdık, yorumumuzu kattık, çıktık.
Matematik sınavı iki tanedir. Biri hesap mekinesi iledir, diğeri onsuz. Kimse ileride kullanmayacağı formülleri ezberlemek zorunda değil ne de olsa; hesap makinesi diye bir icat var. Onun nasıl kullanılması gerektiğini öğrendik, girdik, seçenek olmaz matematik sorularında; çözdük sayfalarca ne çözeceksek, çıktık.
Bilgisayar dersinin sınavı bilgisayarda olur! Sınav numaranıza göre internet bağlantısı kapatılmış şifre ve kullanıcı adı verilir, gereken programlar yüklüdür sadece o hesapta ve sadece o dakika kullanabilirsiniz. Bizden istenilen programlarda, istenilen şeyleri yapıp çıktı aldık; sınav merkezine gönderilmesi üzre.
Her sınav en az 3 saattir kendi başına ve değişik günlerdedir. Her öğrenci kendi okulunda girer sınava; sınav merkezi kendi elemanlarını gönderir. Herkesin telefonu vs. sınavdan önce toplanır, sınavdan sonra teslim edilir.
Sınav böyle yapılır.
Sınavsız dersim de oldu; bkz: medya. BTEC sistemi diye birşey var burada. Bütün sene çalışıp hazırladığın ödevleri sınav merkezine gönderirsin ünite dosyaları halinde; sınav merkezi EŞŞEKLER GİBİ tek tek inceler verdiğin en az 6 dosyayı ve puanını verir.
Puanlama böyle yapılır.
Üniversitelerin bazıları aldığın puanın toplamına bakar, bazıları aldığın notlara-tek tek sorarlar...
Mutlaka bir mülakat yapılır ya telefonla, ya da yüz yüze.
Üniversiteye giriş böyle olur.
Dersane falan yok burada! Okuldaki eğitim hem görsel hem de öğrencinin anlamasına yöneliktir. Öğretmen sordukça anlatır; görevi budur. Sen anlayana kadar anlatır. Anlamıyorsan yardımcı öğretmenlerle etüte kalırsın. Hala anlamıyorsan daha değişik yöntemlerle öğretirler.
Okul dediğin böyle olur.
Öğretmen dediğin böyle olur.
Öğretmek dediğin işte budur!
Herkes kendini parçalasın... Türkiye'deki sınav sistemiyle bir arpa boy ilerlenmez, çünkü hiç kimsenin bilgisi "şaşırtmalı soruları elemekle" test edilmez!
Thursday, 14 April 2011
So funny that it hurts!
Its not too easy to find something to laugh about in this country.
But do you know when I laughed my arse off lastly? Tuesday!
As it is so funny when you call your GP for an emergency and they say "you are late for emergency service in GP."
How can you be late for an emergency?
How can you know when it is the best time to have an emergency?
It is called emergency for crying out loud!
And do you when I laughed even harder lastly? Yesterday.
As the receptionist on my GP said I should take mum in at 8.30 in the morning on Tuesday (emergency talk) and explain everything to the nurse.
I took mum to GP at 8.15.. waited for 15 minutes.
Then when I talked to receptionist, she wanted to have my mobile number because the nurse would call me to ask about mum.
I said `I am right here, waiting to see her. What's the point of her to call me ?!` and she said `that's the new protocol. Nurse call you back and give you appointment.`
Then I realized there was no need for us to come in; because you call the GP, they take your mobile, nurse calls you back and if she sees an important subject on your appointment request; she gives you the appointment with any doctor (you can't choose the doc) who she wants.
Before this, last time I laughed so hard was about my friend and her joke about chickens...
This new protocol is a FAILURE!
But do you know when I laughed my arse off lastly? Tuesday!
As it is so funny when you call your GP for an emergency and they say "you are late for emergency service in GP."
How can you be late for an emergency?
How can you know when it is the best time to have an emergency?
It is called emergency for crying out loud!
And do you when I laughed even harder lastly? Yesterday.
As the receptionist on my GP said I should take mum in at 8.30 in the morning on Tuesday (emergency talk) and explain everything to the nurse.
I took mum to GP at 8.15.. waited for 15 minutes.
Then when I talked to receptionist, she wanted to have my mobile number because the nurse would call me to ask about mum.
I said `I am right here, waiting to see her. What's the point of her to call me ?!` and she said `that's the new protocol. Nurse call you back and give you appointment.`
Then I realized there was no need for us to come in; because you call the GP, they take your mobile, nurse calls you back and if she sees an important subject on your appointment request; she gives you the appointment with any doctor (you can't choose the doc) who she wants.
Before this, last time I laughed so hard was about my friend and her joke about chickens...
This new protocol is a FAILURE!
Yok mu kimseler? Herkes nereye gitti?
Dün akşamüstü, çaresizliğin bir kadını nasıl öldürdüğüne şahit oldum. Yavaş olmadı gidişi, aniden oluştu herşey.
Para denen illetin bir kadını maafedişine şahit oldum dün, salonumuzdaki masada, çayını içerken.
Herşey okadar ani oldu ki, kadıncağızın gözlerindeki korkuya şahit oldum.
*
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, en yakının bile sana en uzak düşüyor; çaresizliğinde.
Ellerini açsan, yukarıda bir boşluk görüyorsun ve hepsi bu. Ne de olsa bugüne kadar O'da yanındaydı, şimdi çok uzaklarda...
Senin gelişini taa uzaktan görüp açılan kapılar çarpılıyor yüzüne yüzüne; gerçeğin tokadı gibi.
Çok ani öğreniyorsun ki "düşenin dostu olmazmış".
**
Derken seninle neredeyse aynı durumları yaşayan bir arkadaşın açıyor kollarını.
Okadar uzun zaman olmuş ki güçlü görünmeye çalışalı, sen... Döküveriyorsun içini. Terapi gibi. İyi geliyor.
Sonra o mutluluğa bağımlılaşıyorsun. Her fırsatta anlatıyorsun içini. Anlattıkça huzuru buluyorsun okadar derdinin arasında.
Anlatmak, sırtındaki ağırlığı hafifletiyor biraz da olsa.
Ama güçlü olmak zorundasın ya; ağlamıyorsun.
***
Sadece iki gün önceydi o gün... diye başlıyorsun cümleye sonra. Yavaş yavaş ağırlaşıyor her cümle dilinin ucunda.
Özleme özlem biniyor anlatırken eşini kaybettiğin günü.
Sıkıntıya sıkıntı biniyor anlatırken çocuğunun yaptığını.
Zorluğa zorluk biniyor anlatırken hayatını...
****
Derken bir anda kanın çekiliyor ellerinden, yüzünden!
Titremeye başlıyorsun.
Bembeyaz yüzünü görüyor arkadaşın, yatırıyor seni koltuğa.
*****
Güçlüsün ya, hastaneye gitmeyi reddediyorsun. Sonra başka bir titreme sarıyor vücudunu.
En iyisi evde geçirmek ne ise bu... diyerek evinin yolunu tutuyorsun.
******
O bembeyaz, koltuğa yattığın halin, ölüp dirildiğin halin...
Çaresizliğe çare olamayışlarımız...
Adım adım anlattım işte; bir kadın, çaresizlikle aniden nasıl ölür ve dirilir.
Ben buna şahit oldum dün akşamüstü.
Lanet olsun bizi bu hale düşürenlere.
Yazıklar olsun bu hallerimizi fırsat bilenlere!
Düşenin kalkması güçlü olur. Beklesin herkes bakalım.
Kalkınmışın düştüğü zamandayız; sıra sizlere de gelir elbet.
Para denen illetin bir kadını maafedişine şahit oldum dün, salonumuzdaki masada, çayını içerken.
Herşey okadar ani oldu ki, kadıncağızın gözlerindeki korkuya şahit oldum.
*
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, en yakının bile sana en uzak düşüyor; çaresizliğinde.
Ellerini açsan, yukarıda bir boşluk görüyorsun ve hepsi bu. Ne de olsa bugüne kadar O'da yanındaydı, şimdi çok uzaklarda...
Senin gelişini taa uzaktan görüp açılan kapılar çarpılıyor yüzüne yüzüne; gerçeğin tokadı gibi.
Çok ani öğreniyorsun ki "düşenin dostu olmazmış".
**
Derken seninle neredeyse aynı durumları yaşayan bir arkadaşın açıyor kollarını.
Okadar uzun zaman olmuş ki güçlü görünmeye çalışalı, sen... Döküveriyorsun içini. Terapi gibi. İyi geliyor.
Sonra o mutluluğa bağımlılaşıyorsun. Her fırsatta anlatıyorsun içini. Anlattıkça huzuru buluyorsun okadar derdinin arasında.
Anlatmak, sırtındaki ağırlığı hafifletiyor biraz da olsa.
Ama güçlü olmak zorundasın ya; ağlamıyorsun.
***
Sadece iki gün önceydi o gün... diye başlıyorsun cümleye sonra. Yavaş yavaş ağırlaşıyor her cümle dilinin ucunda.
Özleme özlem biniyor anlatırken eşini kaybettiğin günü.
Sıkıntıya sıkıntı biniyor anlatırken çocuğunun yaptığını.
Zorluğa zorluk biniyor anlatırken hayatını...
****
Derken bir anda kanın çekiliyor ellerinden, yüzünden!
Titremeye başlıyorsun.
Bembeyaz yüzünü görüyor arkadaşın, yatırıyor seni koltuğa.
*****
Güçlüsün ya, hastaneye gitmeyi reddediyorsun. Sonra başka bir titreme sarıyor vücudunu.
En iyisi evde geçirmek ne ise bu... diyerek evinin yolunu tutuyorsun.
******
O bembeyaz, koltuğa yattığın halin, ölüp dirildiğin halin...
Çaresizliğe çare olamayışlarımız...
Adım adım anlattım işte; bir kadın, çaresizlikle aniden nasıl ölür ve dirilir.
Ben buna şahit oldum dün akşamüstü.
Lanet olsun bizi bu hale düşürenlere.
Yazıklar olsun bu hallerimizi fırsat bilenlere!
Düşenin kalkması güçlü olur. Beklesin herkes bakalım.
Kalkınmışın düştüğü zamandayız; sıra sizlere de gelir elbet.
Sunday, 10 April 2011
Gerek yok yalanlara. -2-
Çorap söküğü...
Zincirleme hatalar...
Dünya ve şahsi gündemlerin iç karartıcı yönleri.
Yönetimden şikayetler.
İyinin kötüsünü, kötünün iyisine tercih edenler.
Gerek yok yalanlara!
Mutsuzuz. Ne yapsak, ne etsek mutsuzuz. Hırslarımızın, hedeflerimizin, aç gözlülüğümüzün kurbanıyız.
Bugün, herkes mutsuzsa eğer, bu sahnede bir gariplik var demektir.
Geçici tebessümler ve kalıcı hüzünler değildi bizimkilerin amacı 30 sene evvelinde.
Bugün, bir yazarın kaleminden çıkmış cümleler oyuncunun suçuysa;
Bugün, basılamamış sayfalar bir suç kabul ediliyorsa;
Bugün, beş yaşında bir çocuğun bile stresten hasta olduğu bir dünyada yaşıyorsak;
Bugün, çamur atıp iz bırakmaksa herkesin hedefi;
Bugün, kaşıkla verip kepçeyle alıyorsa seçtiklerimiz;
Bugün, ben anneme yalvarıyorsam "intihar etme!" diye;
Bugün; yapılanı söylemek, yapmaktan daha ayıpsa;
Bugün, büyüğe saygı, yaptıklarını görmezden gelmekse;
Bugün, açlıktan nefesim kokuyorsa eğer, emperyalizmin merkezinde;
Bugün, kapitalist sistemi destekliyorsa hala birileri;
Bugün, kartondan yatak yapıyorsa yine kimileri;
Bugün, inandığının verdiği aklı kullanmaksa en büyük yasa ihlali;
Bugün, bir sıfatsa seni şerden kurtaran;
Bugün, bizsek şer dediğin kişi;
Bugün, önce çuvaldızı batırıyorum kendime; sonra iki katını sokuyorum sana! Çünkü sen, tesadüfen yaşarken hayatı, benim gibi didinenleri yok ediyorsun yavaş yavaş...
Ama eğer, "amacım buydu" ise bunların cevabı; ayakta alkışlıyorum seni arkadaş!
Amacına ulaştın!
Friday, 8 April 2011
Akşam oldu, hüzünlendim ben yine...
Gözünün rengine hasret kaldım anneannem...
Yokluğun her gün daha ağır basıyor. Kulağımda hala bana "he?!" diye seslenişin var, biliyor musun? Hani işine gelmezdi de duymazdın...
Ne yanyana kalabildik, ne uzak durabildik... Yıllarca süren bir savaştı bizimkisi. Ne zafer niğdaları yükseldi, ne yenilginin vurgunu dağladı bizi... Sen çekip gittin. Hakkın yoktu ki!
Senin bizi bırakıp gitmeye cürret etmemen lazımdı ama...
Ama sen gitmemeliydin ki...
Çok acıyo anane! Kavga-dövüş ne güzel götürüyoduk işte!
Ah be canımın parçası.. Benzemez ki kimse sana..
Yokluğun her gün daha ağır basıyor. Kulağımda hala bana "he?!" diye seslenişin var, biliyor musun? Hani işine gelmezdi de duymazdın...
Ne yanyana kalabildik, ne uzak durabildik... Yıllarca süren bir savaştı bizimkisi. Ne zafer niğdaları yükseldi, ne yenilginin vurgunu dağladı bizi... Sen çekip gittin. Hakkın yoktu ki!
Senin bizi bırakıp gitmeye cürret etmemen lazımdı ama...
Ama sen gitmemeliydin ki...
Çok acıyo anane! Kavga-dövüş ne güzel götürüyoduk işte!
Ah be canımın parçası.. Benzemez ki kimse sana..
Monday, 4 April 2011
Özledin mi beni?
Ne kadar zaman olmuş, bak; göz açıp kapadık, neredeyse bir sene oldu yanyana oturduğumuz...
Beraber kattığımız yoları, önümüze.
Sabahları saymadığımız, uyumadığımız, gülüştüğümüz, sinirlendiğimiz.
Bak ne kadar çok olmuş kadehleri tokuşturduğumuz.
Özledin mi beni?
Bir sene önce, hayaller kuruyorduk bugün. Geldiğimde yapacaklarımızı konuşuyorduk. Belki mutluyduk bile.
Ne kadar kaldım sanki... Ne kadar çok şey yaşadık! Kötü! İrite eden!
Dönüşüm mükemmel olmayacak artık; dönmüyorum.
Ama bak, ne kadar çok olmuş yaralarımızı sardığımız.
Özledin mi beni?
Bir sene önce, şuan sen aşıktın. Ben yine yalnızdım bildiğin gibi. Sen mutluydun ama, gerisi pek önemli değildi.
Sabahlardık internette beraber. Şarkılar atardık...
Heyecanımız tükenmiş sanki artık.
Çünkü bak, ne kadar çok olmuş birlikte sahilde şarkı söyleyeli.
Özledin mi beni?
Bir sene önce, bugün ben seninle konuşmak için ölürdüm, kırmazdın.
Aylardır ilk kez konuştuk, suskundu tavrın.
Yanlış olan birşeyler var bu sahnede;
Ama bak, ne kadar çok olmuş birbirimizin cümlelerini tamamlamayalı.
Özledin mi beni?
Seni bilmem; ben çok özledim seni ..!
Haydi neşelen! Haydi gülümse; fotoğraf çekelim birlikte!
Ama bu sefer ben kendimde olayım, sen de gülümse.
Ben ben olayım yine, sen de sen.
Başka neye ihtiyacımız var ki zaten?
Özledim ben bizi...
Beraber kattığımız yoları, önümüze.
Sabahları saymadığımız, uyumadığımız, gülüştüğümüz, sinirlendiğimiz.
Bak ne kadar çok olmuş kadehleri tokuşturduğumuz.
Özledin mi beni?
Bir sene önce, hayaller kuruyorduk bugün. Geldiğimde yapacaklarımızı konuşuyorduk. Belki mutluyduk bile.
Ne kadar kaldım sanki... Ne kadar çok şey yaşadık! Kötü! İrite eden!
Dönüşüm mükemmel olmayacak artık; dönmüyorum.
Ama bak, ne kadar çok olmuş yaralarımızı sardığımız.
Özledin mi beni?
Bir sene önce, şuan sen aşıktın. Ben yine yalnızdım bildiğin gibi. Sen mutluydun ama, gerisi pek önemli değildi.
Sabahlardık internette beraber. Şarkılar atardık...
Heyecanımız tükenmiş sanki artık.
Çünkü bak, ne kadar çok olmuş birlikte sahilde şarkı söyleyeli.
Özledin mi beni?
Bir sene önce, bugün ben seninle konuşmak için ölürdüm, kırmazdın.
Aylardır ilk kez konuştuk, suskundu tavrın.
Yanlış olan birşeyler var bu sahnede;
Ama bak, ne kadar çok olmuş birbirimizin cümlelerini tamamlamayalı.
Özledin mi beni?
Seni bilmem; ben çok özledim seni ..!
Haydi neşelen! Haydi gülümse; fotoğraf çekelim birlikte!
Ama bu sefer ben kendimde olayım, sen de gülümse.
Ben ben olayım yine, sen de sen.
Başka neye ihtiyacımız var ki zaten?
Özledim ben bizi...
Yapayalnız... Üşümüş... Karanlıklarda...
Birileri duyurdu ahımı.
Yine başımda sancılar...
Kimse sormuyorken ne haldeyim;
Rüyalara dalar giderim...
Uzun oldu bir öksüzü kardeş bildiğim.
Şimdi ben öksüz gibiyim.
Yarımdım, yarımım hala.
Bölüşmedim ekmeğimi çoktur ne de olsa...
Simit satan çocuğun feryadı karışıyor martıların çığlıklarına.
Birileri var etrafta.
Bir dede, yapayalnız kuşlara yem atıyor camii avlusunda.
Bir çocuk, güvercin kovalıyor aynı zamanda.
Yine açık tekneler, balık kokuyor Eminönü.
Üzgünüm birtanem, bu yaz gelemeyeceğim sana.
Atlayamayacağım kollarına.
Uzun oldu, bilirim...
Sen asma yüzünü, sıkılma...
Yine bir garip oldu içim.
Yok ama bir şikayetim.
Sen anneanneme iyi bak.
Sonrasını ben hallederim.
Benden çok kişi şikayetçiymiş. Vay be...
Üzgünüm...
Ne ben böyle olsun istedim;
Ne beni böyle yetiştirmek istemişlerdir, eminim.
Bitti artık.
Mesele öleceğini bilmek değil, yaşadığını bilmek...
Şimdilerde gözüm kara. Birileri tuz bastı yarama. Ne huzurluyum seçimimden, ne mutlu, ne kötüyü bekliyorum sonunda.
Bugünlerde acım taze. Birileri daha gitti yenice. Böldüm ekmeğimi. İçtim suyumu. Nefes aldım sadece...
Eğilmedim ama bak! Diktim gözlerimi gözlerine! Seni acıttım, kendim acıdım sonra sular durulunca...
Çünkü ben O'ndan sonra hiç olamadım. O'nunlayken yarım kaldım. O vardı ama orada bir yerlerde...
Çünkü O gitti benden önce. Şimdi sıra bende. Bekliyor beni; tamamdır ben, tamamdır O; tamamız artık.
Üzülmesin kimseler, yaşatacak adımızı bıraktıklarımız.
Çünkü bir "O" daha gelmez dünyaya... ben bittim ya.
Çünkü bir "ben" daha gelmez dünyaya... O gitti ya.
(Ezel-61. bölüm- Dayı'nın anısına...)
_________________________________________________________________________
DipNot: Evet, Tuncel Kurtiz yaşıyor tabii, dizideki karakter için, içimden geldiği için yazdığım bir yazıdır. Mânasız ve gereksiz yorumlar istemiyorum.
Teşekkürler.
Bugünlerde acım taze. Birileri daha gitti yenice. Böldüm ekmeğimi. İçtim suyumu. Nefes aldım sadece...
Eğilmedim ama bak! Diktim gözlerimi gözlerine! Seni acıttım, kendim acıdım sonra sular durulunca...
Çünkü ben O'ndan sonra hiç olamadım. O'nunlayken yarım kaldım. O vardı ama orada bir yerlerde...
Çünkü O gitti benden önce. Şimdi sıra bende. Bekliyor beni; tamamdır ben, tamamdır O; tamamız artık.
Üzülmesin kimseler, yaşatacak adımızı bıraktıklarımız.
Çünkü bir "O" daha gelmez dünyaya... ben bittim ya.
Çünkü bir "ben" daha gelmez dünyaya... O gitti ya.
(Ezel-61. bölüm- Dayı'nın anısına...)
_________________________________________________________________________
DipNot: Evet, Tuncel Kurtiz yaşıyor tabii, dizideki karakter için, içimden geldiği için yazdığım bir yazıdır. Mânasız ve gereksiz yorumlar istemiyorum.
Teşekkürler.
Wednesday, 30 March 2011
Daha yolun başındayız.
İnandığımız, inandırıldığımız fikirler... Gerçek olduğunu düşündüklerimiz... Bizi birbirimize düşüren inançlar... İçten içe kendimizi yiyip bitirdiğimiz yanılgılar...
Öyle bir yaşamki bu bize sunulan; koskoca bir okyanusun içerisindeki küçücük balıklarız biz. Olta atıp, milyarlarca balığı peşinden sürükleyen akıllılar gelmiş üstümüze üstümüze.
Etle tırnak gibi hayatımız ve zorluklar. Ayrılamazlar birbirinden. Dertler uzadıkça törpülemeye çalışırız; küçülttükçe daha güçlü gelirler. Oje sürer kendimizi avuturuz bir dönem. Rengarenk hayran oluruz onlara. Şekil verir güzel gözükmelerini sağlarız, çaresizce. Ne de olsa tırnaktan ayrılmaz etimiz; etten ayrılmaz tırnak. Onunla yaşamayı öğreniriz; küçükken savunmasızca yüzümüzü çizerken.
Ama et tırnak olmadan sağlam kalamaz. Acır daha fazla. Acımasın diye üzerini örtüyor tırnak, etin; ama bizi acıtıyor hoyratça.
Sağlıklı olsun diyedir bütün uğraş; dertlerimiz. Kötünün iyisini seçmişiz meğer.
Herkes birşeyler yaşar. İyisiyle kötüsüyle geçer hayat. Derdin iyisi kötüsü yoktur. Dinleme sen onları, öğütleri çok bayat. Ne yaparsan yap, kaçışın yoktur.
Ama herkes bilir yalnızlığı... Ne kardeşçesine bir orman gibiyiz, Nazım'ın dediği; ne bir ağaç kadar tek ve hür olamadık. Çünkü herkes yaşar yalnızlığı; içe bakıp, yüzü aynı yapamadık. Daha öğrenecek çok şey var ...
Öyle bir yaşamki bu bize sunulan; koskoca bir okyanusun içerisindeki küçücük balıklarız biz. Olta atıp, milyarlarca balığı peşinden sürükleyen akıllılar gelmiş üstümüze üstümüze.
Etle tırnak gibi hayatımız ve zorluklar. Ayrılamazlar birbirinden. Dertler uzadıkça törpülemeye çalışırız; küçülttükçe daha güçlü gelirler. Oje sürer kendimizi avuturuz bir dönem. Rengarenk hayran oluruz onlara. Şekil verir güzel gözükmelerini sağlarız, çaresizce. Ne de olsa tırnaktan ayrılmaz etimiz; etten ayrılmaz tırnak. Onunla yaşamayı öğreniriz; küçükken savunmasızca yüzümüzü çizerken.
Ama et tırnak olmadan sağlam kalamaz. Acır daha fazla. Acımasın diye üzerini örtüyor tırnak, etin; ama bizi acıtıyor hoyratça.
Sağlıklı olsun diyedir bütün uğraş; dertlerimiz. Kötünün iyisini seçmişiz meğer.
Herkes birşeyler yaşar. İyisiyle kötüsüyle geçer hayat. Derdin iyisi kötüsü yoktur. Dinleme sen onları, öğütleri çok bayat. Ne yaparsan yap, kaçışın yoktur.
Ama herkes bilir yalnızlığı... Ne kardeşçesine bir orman gibiyiz, Nazım'ın dediği; ne bir ağaç kadar tek ve hür olamadık. Çünkü herkes yaşar yalnızlığı; içe bakıp, yüzü aynı yapamadık. Daha öğrenecek çok şey var ...
Sunday, 27 March 2011
Öğrtmenim, birşey söyleyebilir miyim? -2-
Yav arkadaş, anlamıyorum ben şu İngilizlerin mantığını.
Yeni hükümet başa geçtiğinde, Labour'dan arta kalan borç-harç, yok efendim ekonomik zorluk falanıyla filanıyla bir ağlama dönemine de eş zamanlı girdi. Vatandaşından, öğrencisinden çıkardı cezasını; yardımları kesip vergileri yükseltti.
Şuan, İngiltere, tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşıyor; tarihinin en büyük işsizlik yüzdesine vurduruyor ibreyi.
Vergiler, kesintiler, bir anda yerle bir olan bir ekonominin içerisinde işsizlik diz boyu, parasızlık keza; bizimkiler ne yapıyor? "Bin"lerce pound "her gün" saçmak kaydıyla Libya'ya, sözüm ona sivil kurtarmaya giriyor.
Şimdiii... Önce senin kendi sivillerine bir bakalım mı arkadaşım? Bugün, benim evimin kirasının bir bölümünü ödüyor musun? Ödüyorsun. Ödediğin kısmın en az 2 katı vergi alıyor musun? Alıyorsun. Renkli televizyon diye, belediye diye, zıkkım diye ayda en az 500 pound civarı bindiriyor musun arkadaş sen siviline?
Ulaşım, avrupa ve dünyada görülmemiş bir pahalılıkta ve daha yeni, yine zam geldi. Kalite aynı, fiyat artıyor ama. Yine bindiriyor musun siviline?
Öğrencinin açlıktan nefesi kokarken, sürüne sürüne iş ararken, sen bir de öğrenci harçlarını 3 katına çıkarıp bir de burdan vuruyor musun?
Elektriğe en son %100 civarında bir zam gelmişti, hâla ilk borcun taksidini ödüyoruz biz ailecek sayende, iki sene oldu, burdan da geçirdin mi siviline?
Benzin fiyatlarını 1 kuruş indirdin, bir de övündün mü sen bununla arkadaşım?
Göçmenleri suçladın mı sen ülkenin krize sürüklenmesi yüzünden?
Sen, sivilinin ağzının orta yerine sıçarken Libya'daki sivili mi düşünüyorsun?
E afedersiniz öğretmenim; ama ben birşey söyleyebilir miyim yüksek müsadenizle?
Sikerler böyle sivil kurtarma operasyonunuzu, sikerler sizin petrol açlığınızı! Yıllardır sömürdüğünüz ülkeler neyinize yetmiyor ? Gözünüz doysun be, gözünüz! Hatta gözünüz çıksın! Hatta gö(z)ünüze girsin dünya petrolü.
Yakşamlar diliyorum.
Yeni hükümet başa geçtiğinde, Labour'dan arta kalan borç-harç, yok efendim ekonomik zorluk falanıyla filanıyla bir ağlama dönemine de eş zamanlı girdi. Vatandaşından, öğrencisinden çıkardı cezasını; yardımları kesip vergileri yükseltti.
Şuan, İngiltere, tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşıyor; tarihinin en büyük işsizlik yüzdesine vurduruyor ibreyi.
Vergiler, kesintiler, bir anda yerle bir olan bir ekonominin içerisinde işsizlik diz boyu, parasızlık keza; bizimkiler ne yapıyor? "Bin"lerce pound "her gün" saçmak kaydıyla Libya'ya, sözüm ona sivil kurtarmaya giriyor.
Şimdiii... Önce senin kendi sivillerine bir bakalım mı arkadaşım? Bugün, benim evimin kirasının bir bölümünü ödüyor musun? Ödüyorsun. Ödediğin kısmın en az 2 katı vergi alıyor musun? Alıyorsun. Renkli televizyon diye, belediye diye, zıkkım diye ayda en az 500 pound civarı bindiriyor musun arkadaş sen siviline?
Ulaşım, avrupa ve dünyada görülmemiş bir pahalılıkta ve daha yeni, yine zam geldi. Kalite aynı, fiyat artıyor ama. Yine bindiriyor musun siviline?
Öğrencinin açlıktan nefesi kokarken, sürüne sürüne iş ararken, sen bir de öğrenci harçlarını 3 katına çıkarıp bir de burdan vuruyor musun?
Elektriğe en son %100 civarında bir zam gelmişti, hâla ilk borcun taksidini ödüyoruz biz ailecek sayende, iki sene oldu, burdan da geçirdin mi siviline?
Benzin fiyatlarını 1 kuruş indirdin, bir de övündün mü sen bununla arkadaşım?
Göçmenleri suçladın mı sen ülkenin krize sürüklenmesi yüzünden?
Sen, sivilinin ağzının orta yerine sıçarken Libya'daki sivili mi düşünüyorsun?
E afedersiniz öğretmenim; ama ben birşey söyleyebilir miyim yüksek müsadenizle?
Sikerler böyle sivil kurtarma operasyonunuzu, sikerler sizin petrol açlığınızı! Yıllardır sömürdüğünüz ülkeler neyinize yetmiyor ? Gözünüz doysun be, gözünüz! Hatta gözünüz çıksın! Hatta gö(z)ünüze girsin dünya petrolü.
Yakşamlar diliyorum.
Subscribe to:
Posts (Atom)

