Friday, 29 April 2011

Senden büyüğü

Gitmişin gitmesinin bir sebebi vardır.
Bitmişin bitmesinin bir sebebi vardır.
Kalmışın kalmasının bir sebebi olmalı;
İyi ki'nin ardından "ama" gelmez.

Sevmişin sevmesinin karşılığı var mıdır?
Mutsuzun mutsuzluğuna bir çare olunur mu?
Kursağına kuru ekmek girmeyen ile, 
Zengin olanın tavrı bir olur mu?

"Yok" diyen sığınır ya hani O'na;
Belki verir diye birşeyler...
"Kim" sığınır ki artık O'na;
Varsa doğuştan o şeyler...

Heyt be Hayyam'ım ne güzel demişsin hele;

Beni özene bezene yaratan kim? Sen.
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden.
Demek günahları da işleten sensin bana;
Öyleyse nedir o cennet-cehennem?

Ne görünürsün, ne görürsün...
Kaçar mısın köşe bucak? Kim bilir.
Desem ki görürler seni de belki;
Senden büyüğünü kim tanır?

Saturday, 23 April 2011

Aheste aheste...

Dalga dalga vurdu karaya batan gemi malları.
Derken coştu, köpürdü okyanus suları.
Bir şehvet, bir telaş... Yağmacı bastı köyü;
Sonra tepemize dikildi ahmak leş kargaları!

"Ses etme" der bu can kendi kendine.
Söyleyeceğini dinleyecek yok ahali içinde.
Herkes evliya, bir sen kalmışsın akılsız;
Sana da deli der gerçi kalabalık hayırsız.

Bir dağ havası isterdim, ne soğuk ne sıcak.
Essin rüzgar, doy yeşile; kalabalıktan ırak.
Bir kulübede yaşardım, öylece tek başına;
Ne derdim olurdu ki sanki, işte böyle olsa?

Taş duvarlar içinde yeşili görmez olduk.
Kötülükler içinde iyiyi bilmez olduk.
Sevgisizlik içinde kalbi duymaz olduk.
Şerefsizler içinde insan bulmaz olduk.

Zorun mu var be insan?
İyi, bozma sen rahatını.
Çekirge sıçrıyor yine,
Elbet görürler yanlışını;
Vedalarla kal.

Friday, 22 April 2011

EZEL'im sen oldun, ahirim sensin...

Diziyi anlatmamı isteyenler var. Özet geçilecek gibi değil diye düşünürken bir ışık gördüm!
Bir fikir ile aydınlandı beynim.
Şimdi size özet geçeceğim. Hazır mısınız?

Şimdi Ömer var bir tane. Evet, koca memlekette bir tane Ömer var. Dizi bu, öyle düşünün.
Bu Ömer'in Mert isminde bir kardeşi, Meliha isminde bir anası, Mümtaz isminde de bir babası var.
Kankası Ali ve Cengiz. Bak bak, yazar nası güzel yapmış; Ali Cengiz oyunu...

Neyse şimdi; Ömer ne kadar saf bi insansa, Cengiz okadar cin; Ali okadar hırslı, Mert okadar deli, Meliha teyze okadar kör, Mümtaz amca okadar mülayim.

Derken Eyşan isimli bir hatun giri veriyor Ömer'in hayatına. Eyşan'ın Bahar isminde bir kardeşi, Serdar isminde bir babası ve ismini hatırlamadığım bir de teyzesi var. Eyşan kötü ailenin kötülükten arınmaya karar veren büyük kızı. O ne kadar kötülükten arınmak istiyorsa teyzesi okadar yardım ediyor, babası okadar kötülük yapıyor v Bahar bir okadar ölüyor.

Ömer, Eyşan'ın bir tek teyzesini biliyor, geçmişinden habersiz.
Cengiz göz koyuyor bu hatuna.
Ali yat alma derdinde.
Serdar yine yakışıklılık peşinde.
Bahar ölüyor hastalıktan.
Meliha teyze körü körüne inanıyor Eyşan'a.
Mümtaz amca demiyor bişey tabii.
Mert yine delilik peşinde.

Bu kadar spoiler yeter.

Neyse sonradan Dayı falan giriyor ortama. Kızı var dayının, Azad.

Ömer bir anda Ezel oluyor. Şebnem ve Kamil diye iki tane sağ kolu oluyor. "İstanbul sen mi büyüksün, ben mi? ********" diye dalıyor olaya.

Şimdi, olay çok dallı budaklı. Ben karakterleri anlatıp çekileceğim kabuğuma.

Ömer/Ezel Eyşan'ı
Eyşan Serdar'ı
Serdar Bahar'ı
Bahar Eyşan'ı
Eyşan Cengiz'i
Cengiz Ali'yi
Ali Bahar'ı
Bahar Ezel'i
Ezel Kamil'i
Kamil Şebnem'i
Şebnem Tevfik'i
Tevfik Ali'yi
Ali Azad'ı
Azad Dayı'yı
Dayı Kenan'ı
Kenan Sekiz'i
Sekiz Dayı'yı
Dayı Selma'yı
Selma Kenan'ı
Kenan Eyşan'ı
Eyşan Ezel'i
Ezel Can'ı
Can Cengiz'i
Cengiz Mert'i
Mert Mümtaz'ı
Mümtaz Meliha'yı
Meliha Ezel'i
Ezel Bade'yi
Bade Azad'ı
Azad Ali'yi
Ali Temmuz'u
Temmuz Mayıs'ı
Mayıs Ali'yi
Ali Ezel'i
Ezel Temmuz'u

Son bölüm itibariyle "sonra hepsi Temmuz'u" diye biten; ama anladığımız kadarıyla bunun sonunun "hepsi Kenan'ı" diye geleceği bir diziden bahsediyoruz.

Diziyi izleyen kim varsa hata yaptımsa yoruma katsın.
Ayrıca, evet biliyorum "Evvelim sen oldun, ahirim sensin"dir o. Artizlik yapmamalıyız değil mi arkadaşlar?
Teşekkürler.

Saturday, 16 April 2011

Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler...

Mutsuzum.
Zilyon yüzyıllık takiplerin 2011'deki ilişkimize dokunmasından mutsuzum ben...
Bilemedim nedenini, böyle geldik, böyle gidiyoruz.
Anlayamadım ben hiç, nedenini neden hiç soramıyoruz?
Neden hep sen haklısın?
Neden hep böyle olmak zorunda???

Mutsuzum.
Onun, bunun, berisinin, gerisinin inandığına mutsuzum.

İçim acıyor, bilemedim böylesine üzüleceğimi.

Tek sebebi senmişsin. Hani görünmüyorsun ya bize. Haklısın dostum; yerinde ben olsam, ben de kaçardım köşe bucak bizden! Çünkü öylesine bir lanet ki seni sevmek, güzel hiç bir yanı yok! Öyle bir belasın ki sen; hiç bir işlevin yok! Öyle bir yaratıksın ki sen; yarattıkların bile senden nefret ediyor başarısızlıkların yüzünden!

ve sen bütün bu kargaşada, nasıl oluyorsa hayatımızı zehretmeyi beceriyorsun.

Çık karşıma adamsan.
Bir çift lafım var, söyleyecek!
Hala yüzün varsa tabii bizimle yüzleşecek...

Friday, 15 April 2011

Sistem dediğin böyle olur!

Ne sınavmış, ne sınav sistemiymiş! Tartışmaların ardı arkası kesilmiyor!
Her konuda örnek alınan avrupa, sınav sistemi konusunda neden örnek alınmıyor?

Londra'da okuyorum ben, evet. İngilizce, matematik, bilgisayar gibi derslerin sınavlarına girdim, evet.
İngilizce sınavı için şiir analizinin nasıl yapıldığını öğrendik okulda. Bize şiir kitapları verildi, sınava girdik, oturduk analizimizi yaptık, yazımızı yazdık, yorumumuzu kattık, çıktık.
Matematik sınavı iki tanedir. Biri hesap mekinesi iledir, diğeri onsuz. Kimse ileride kullanmayacağı formülleri ezberlemek zorunda değil ne de olsa; hesap makinesi diye bir icat var. Onun nasıl kullanılması gerektiğini öğrendik, girdik, seçenek olmaz matematik sorularında; çözdük sayfalarca ne çözeceksek, çıktık.
Bilgisayar dersinin sınavı bilgisayarda olur! Sınav numaranıza göre internet bağlantısı kapatılmış şifre ve kullanıcı adı verilir, gereken programlar yüklüdür sadece o hesapta ve sadece o dakika kullanabilirsiniz. Bizden istenilen programlarda, istenilen şeyleri yapıp çıktı aldık; sınav merkezine gönderilmesi üzre.

Her sınav en az 3 saattir kendi başına ve değişik günlerdedir. Her öğrenci kendi okulunda girer sınava; sınav merkezi kendi elemanlarını gönderir. Herkesin telefonu vs. sınavdan önce toplanır, sınavdan sonra teslim edilir.

Sınav böyle yapılır.

Sınavsız dersim de oldu; bkz: medya. BTEC sistemi diye birşey var burada. Bütün sene çalışıp hazırladığın ödevleri sınav merkezine gönderirsin ünite dosyaları halinde; sınav merkezi EŞŞEKLER GİBİ tek tek inceler verdiğin en az 6 dosyayı ve puanını verir.

Puanlama böyle yapılır.

Üniversitelerin bazıları aldığın puanın toplamına bakar, bazıları aldığın notlara-tek tek sorarlar...
Mutlaka bir mülakat yapılır ya telefonla, ya da yüz yüze.

Üniversiteye giriş böyle olur.

Dersane falan yok burada! Okuldaki eğitim hem görsel hem de öğrencinin anlamasına yöneliktir. Öğretmen sordukça anlatır; görevi budur. Sen anlayana kadar anlatır. Anlamıyorsan yardımcı öğretmenlerle etüte kalırsın. Hala anlamıyorsan daha değişik yöntemlerle öğretirler.

Okul dediğin böyle olur.
Öğretmen dediğin böyle olur.
Öğretmek dediğin işte budur!

Herkes kendini parçalasın... Türkiye'deki sınav sistemiyle bir arpa boy ilerlenmez, çünkü hiç kimsenin bilgisi "şaşırtmalı soruları elemekle" test edilmez!

Thursday, 14 April 2011

So funny that it hurts!

Its not too easy to find something to laugh about in this country.

But do you know when I laughed my arse off lastly? Tuesday!
As it is so funny when you call your GP for an emergency and they say "you are late for emergency service in GP."
How can you be late for an emergency?
How can you know when it is the best time to have an emergency?
It is called emergency for crying out loud!

And do you when I laughed even harder lastly? Yesterday.
As the receptionist on my GP said I should take mum in at 8.30 in the morning on Tuesday (emergency talk) and explain everything to the nurse.
I took mum to GP at 8.15.. waited for 15 minutes.
Then when I talked to receptionist, she wanted to have my mobile number because the nurse would call me to ask about mum.
I said `I am right here, waiting to see her. What's the point of her to call me ?!` and she said `that's the new protocol. Nurse call you back and give you appointment.`

Then I realized there was no need for us to come in; because you call the GP, they take your mobile, nurse calls you back and if she sees an important subject on your appointment request; she gives you the appointment with any doctor (you can't choose the doc) who she wants.

Before this, last time I laughed so hard was about my friend and her joke about chickens...
This new protocol is a FAILURE!

Yok mu kimseler? Herkes nereye gitti?

Dün akşamüstü, çaresizliğin bir kadını nasıl öldürdüğüne şahit oldum. Yavaş olmadı gidişi, aniden oluştu herşey.

Para denen illetin bir kadını maafedişine şahit oldum dün, salonumuzdaki masada, çayını içerken.

Herşey okadar ani oldu ki, kadıncağızın gözlerindeki korkuya şahit oldum.

*

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, en yakının bile sana en uzak düşüyor; çaresizliğinde.
Ellerini açsan, yukarıda bir boşluk görüyorsun ve hepsi bu. Ne de olsa bugüne kadar O'da yanındaydı, şimdi çok uzaklarda...
Senin gelişini taa uzaktan görüp açılan kapılar çarpılıyor yüzüne yüzüne; gerçeğin tokadı gibi.
Çok ani öğreniyorsun ki "düşenin dostu olmazmış".

**

Derken seninle neredeyse aynı durumları yaşayan bir arkadaşın açıyor kollarını.
Okadar uzun zaman olmuş ki güçlü görünmeye çalışalı, sen... Döküveriyorsun içini. Terapi gibi. İyi geliyor.
Sonra o mutluluğa bağımlılaşıyorsun. Her fırsatta anlatıyorsun içini. Anlattıkça huzuru buluyorsun okadar derdinin arasında.
Anlatmak, sırtındaki ağırlığı hafifletiyor biraz da olsa.
Ama güçlü olmak zorundasın ya; ağlamıyorsun.

***


Sadece iki gün önceydi o gün... diye başlıyorsun cümleye sonra. Yavaş yavaş ağırlaşıyor her cümle dilinin ucunda.
Özleme özlem biniyor anlatırken eşini kaybettiğin günü.
Sıkıntıya sıkıntı biniyor anlatırken çocuğunun yaptığını.
Zorluğa zorluk biniyor anlatırken hayatını...

****

Derken bir anda kanın çekiliyor ellerinden, yüzünden!
Titremeye başlıyorsun.
Bembeyaz yüzünü görüyor arkadaşın, yatırıyor seni koltuğa.

*****

Güçlüsün ya, hastaneye gitmeyi reddediyorsun. Sonra başka bir titreme sarıyor vücudunu.

En iyisi evde geçirmek ne ise bu... diyerek evinin yolunu tutuyorsun.

******

O bembeyaz, koltuğa yattığın halin, ölüp dirildiğin halin...
Çaresizliğe çare olamayışlarımız...

Adım adım anlattım işte; bir kadın, çaresizlikle aniden nasıl ölür ve dirilir.
Ben buna şahit oldum dün akşamüstü.
Lanet olsun bizi bu hale düşürenlere.
Yazıklar olsun bu hallerimizi fırsat bilenlere!

Düşenin kalkması güçlü olur. Beklesin herkes bakalım.
Kalkınmışın düştüğü zamandayız; sıra sizlere de gelir elbet.

Sunday, 10 April 2011

Gerek yok yalanlara. -2-

Çorap söküğü...
Zincirleme hatalar...
Dünya ve şahsi gündemlerin iç karartıcı yönleri.
Yönetimden şikayetler.
İyinin kötüsünü, kötünün iyisine tercih edenler.
Gerek yok yalanlara!

Mutsuzuz. Ne yapsak, ne etsek mutsuzuz. Hırslarımızın, hedeflerimizin, aç gözlülüğümüzün kurbanıyız. 

Bugün, herkes mutsuzsa eğer, bu sahnede bir gariplik var demektir. 

Geçici tebessümler ve kalıcı hüzünler değildi bizimkilerin amacı 30 sene evvelinde. 

Bugün, bir yazarın kaleminden çıkmış cümleler oyuncunun suçuysa;

Bugün, basılamamış sayfalar bir suç kabul ediliyorsa;

Bugün, beş yaşında bir çocuğun bile stresten hasta olduğu bir dünyada yaşıyorsak;

Bugün, çamur atıp iz bırakmaksa herkesin hedefi;

Bugün, kaşıkla verip kepçeyle alıyorsa seçtiklerimiz;

Bugün, ben anneme yalvarıyorsam "intihar etme!" diye;

Bugün; yapılanı söylemek, yapmaktan daha ayıpsa;

Bugün, büyüğe saygı, yaptıklarını görmezden gelmekse;

Bugün, açlıktan nefesim kokuyorsa eğer, emperyalizmin merkezinde;

Bugün, kapitalist sistemi destekliyorsa hala birileri;

Bugün, kartondan yatak yapıyorsa yine kimileri;

Bugün, inandığının verdiği aklı kullanmaksa en büyük yasa ihlali;

Bugün, bir sıfatsa seni şerden kurtaran;

Bugün, bizsek şer dediğin kişi;

Bugün, önce çuvaldızı batırıyorum kendime; sonra iki katını sokuyorum sana! Çünkü sen, tesadüfen yaşarken hayatı, benim gibi didinenleri yok ediyorsun yavaş yavaş...
Ama eğer, "amacım buydu" ise bunların cevabı; ayakta alkışlıyorum seni arkadaş!
Amacına ulaştın!

Friday, 8 April 2011

Akşam oldu, hüzünlendim ben yine...

Gözünün rengine hasret kaldım anneannem...

Yokluğun her gün daha ağır basıyor. Kulağımda hala bana "he?!" diye seslenişin var, biliyor musun? Hani işine gelmezdi de duymazdın...
Ne yanyana kalabildik, ne uzak durabildik... Yıllarca süren bir savaştı bizimkisi. Ne zafer niğdaları yükseldi, ne yenilginin vurgunu dağladı bizi... Sen çekip gittin. Hakkın yoktu ki!
Senin bizi bırakıp gitmeye cürret etmemen lazımdı ama...
Ama sen gitmemeliydin ki...
Çok acıyo anane! Kavga-dövüş ne güzel götürüyoduk işte!

Ah be canımın parçası.. Benzemez ki kimse sana..

Monday, 4 April 2011

Özledin mi beni?

Ne kadar zaman olmuş, bak; göz açıp kapadık, neredeyse bir sene oldu yanyana oturduğumuz...
Beraber kattığımız yoları, önümüze.
Sabahları saymadığımız, uyumadığımız, gülüştüğümüz, sinirlendiğimiz.
Bak ne kadar çok olmuş kadehleri tokuşturduğumuz.
Özledin mi beni?

Bir sene önce, hayaller kuruyorduk bugün. Geldiğimde yapacaklarımızı konuşuyorduk. Belki mutluyduk bile.
Ne kadar kaldım sanki... Ne kadar çok şey yaşadık! Kötü! İrite eden!
Dönüşüm mükemmel olmayacak artık; dönmüyorum.
Ama bak, ne kadar çok olmuş yaralarımızı sardığımız.
Özledin mi beni?

Bir sene önce, şuan sen aşıktın. Ben yine yalnızdım bildiğin gibi. Sen mutluydun ama, gerisi pek önemli değildi.
Sabahlardık internette beraber. Şarkılar atardık...
Heyecanımız tükenmiş sanki artık.
Çünkü bak, ne kadar çok olmuş birlikte sahilde şarkı söyleyeli.
Özledin mi beni?

Bir sene önce, bugün ben seninle konuşmak için ölürdüm, kırmazdın.
Aylardır ilk kez konuştuk, suskundu tavrın.
Yanlış olan birşeyler var bu sahnede;
Ama bak, ne kadar çok olmuş birbirimizin cümlelerini tamamlamayalı.
Özledin mi beni?

Seni bilmem; ben çok özledim seni ..!

Haydi neşelen! Haydi gülümse; fotoğraf çekelim birlikte!
Ama bu sefer ben kendimde olayım, sen de gülümse.
Ben ben olayım yine, sen de sen.
Başka neye ihtiyacımız var ki zaten?
Özledim ben bizi...

Yapayalnız... Üşümüş... Karanlıklarda...

Birileri duyurdu ahımı. 
Yine başımda sancılar...
Kimse sormuyorken ne haldeyim;
Rüyalara dalar giderim...
Uzun oldu bir öksüzü kardeş bildiğim.
Şimdi ben öksüz gibiyim. 
Yarımdım, yarımım hala.
Bölüşmedim ekmeğimi çoktur ne de olsa...

Simit satan çocuğun feryadı karışıyor martıların çığlıklarına.
Birileri var etrafta.
Bir dede, yapayalnız kuşlara yem atıyor camii avlusunda.
Bir çocuk, güvercin kovalıyor aynı zamanda.
Yine açık tekneler, balık kokuyor Eminönü.

Üzgünüm birtanem, bu yaz gelemeyeceğim sana.
Atlayamayacağım kollarına.
Uzun oldu, bilirim...
Sen asma yüzünü, sıkılma...
Yine bir garip oldu içim.
Yok ama bir şikayetim.
Sen anneanneme iyi bak.
Sonrasını ben hallederim.

Benden çok kişi şikayetçiymiş. Vay be...
Üzgünüm...
Ne ben böyle olsun istedim;
Ne beni böyle yetiştirmek istemişlerdir, eminim.
Bitti artık. 

Mesele öleceğini bilmek değil, yaşadığını bilmek...

Şimdilerde gözüm kara. Birileri tuz bastı yarama. Ne huzurluyum seçimimden, ne mutlu, ne kötüyü bekliyorum sonunda.
Bugünlerde acım taze. Birileri daha gitti yenice. Böldüm ekmeğimi. İçtim suyumu. Nefes aldım sadece...
Eğilmedim ama bak! Diktim gözlerimi gözlerine! Seni acıttım, kendim acıdım sonra sular durulunca...
Çünkü ben O'ndan sonra hiç olamadım. O'nunlayken yarım kaldım. O vardı ama orada bir yerlerde...
Çünkü O gitti benden önce. Şimdi sıra bende. Bekliyor beni; tamamdır ben, tamamdır O; tamamız artık.
Üzülmesin kimseler, yaşatacak adımızı bıraktıklarımız.
Çünkü bir "O" daha gelmez dünyaya... ben bittim ya.
Çünkü bir "ben" daha gelmez dünyaya... O gitti ya.


(Ezel-61. bölüm- Dayı'nın anısına...)

_________________________________________________________________________

DipNot: Evet, Tuncel Kurtiz yaşıyor tabii, dizideki karakter için, içimden geldiği için yazdığım bir yazıdır. Mânasız ve gereksiz yorumlar istemiyorum.
Teşekkürler.