Thursday, 30 December 2010

Yeşil Çam-Aheste Aheste...

Hey gidi Yeşil Çam! Çocukluğum onlarla gülerek, onlarla ağlayarak geçmedi dersem yalandır.
Türkan Şoray kanunları...
Hababam Sınıfı replikleri ve Kel Mahmut.
Yeşil Çam şarkıları..
Efsane sahneleri..
____________
Biz, yalan söylesekte söylemesekte dayak yiyeceğimizi Yeşil Çam ile öğrenmedik mi? Sorarım size.

-Seviyorum de!
-Hayır.
-Seviyorum de !
-Hayır!
-Seviyorum de ulan!
-Seviyorum.
-Yalan söylüyorsun!
______________
Lugatımıza "vahşi kan" diye bir laf soktu Yeşil Çam bizim..

-Öldürmek yok!
Cüneyt Arkın: Onlara söyle bunu! Öldürmek yok! Ama geliyorlar. Kan akacak.
-Kan akıtmak yok!
Cüneyt Arkın: Önce onlar akıttılar! Can evimden vurdular! Etimi dağladılar! Kanım vahşileşti!
-Öldürmek yok diyorum!
Cüneyt Arkın: Erkek gibi dövüşeceğim! Kan akacak!
-Öldürmek yok!
Cüneyt Arkın: Kan akacak!
-Öldürmeyeceksin!
Cüneyt Arkın: Kan... Kan!
-Beni dinle!
Cüneyt Arkın: Vahşi kan akacak! Kan akacak! Kan!
________

Bir boncuğun birden fazla işlevi olduğunu da Yeşil Çam ile öğrendik.
Bakınız: mavi boncuk kimdeyse, benim gönlüm ondadır.
Piyango çıkınca birine, önce kafayı sonra parayı yermiş. Şener Şen öğretmedi mi?
Bir ok metrelerce ileriye nasıl montajla atılıyormuş gibi yapılır gibi küçük detaylar da Yeşil Çam'ın bize öğrettikleri arasındadır.
Damat Ferit, Güdük Necmi, İnek Şaban... Yeşil Çam bizi yıllardır "eşolaşek" ile güldürmedi mi?
Kemal Sunal'ın kapıcı rolünde oynadığı filmde, komşu yere tükürdüğünde saat sabah 7 demekti.
Bir Nuri Alço vardı; Küçük Emrah daha oyuncuydu; Tecavüzcü Coşkun vardı; Ahu Tuba hep zengin genç kızı oynardı; Ayşecik vardı bir de.
Sonra "ben piç değilim" repliği pelesenk oldu dillere.
Zeki Alasya ve Metin Akpınar ile şenlendi evlerimiz.
Adile Naşit'in şen kahkahaları çınladı evlerimizde.
Gulyabani filmiyle korktuk çocukken...
Perran Kutman ağlattı bizi bazen.
ve daha kimler kimler..
Ailemizin birer parçası yaptık biz onları. Onları eski heyecanımla izlemeyi özledim.

Wednesday, 29 December 2010

Yaram bana acı, yerim bana dar.

Hadi beni bana bırakın, kendi kendime yaşayayım ne yaşanacaksa.
Saatin kaç olduğu neden önemli olsun ki?
Hangi gün, ayın kaçı.. Bugün yılbaşı...
Ne değişiyor ki? Tik.. Tak..
Ölüme yaklaşıyoruz adım adım.
Bana ne bunlardan, sorarım.
Benim yaram bana acı, yerim bana dar.
Kapı-sapı orada, hoşçakal.

Acıdı. Öptün, geçti.

İnsan dediğin ikiye ayrılmış sanki.
Bir yanı acır, bir yanı neşeli.
Hayat garip, ne diyeyim..
Kabullenir kişi ölümü, sevinci...

Güneşlidir, yağmurludur, rüzgarlıdır...
Kişinin kalbi her gördüğüne açılır...
Çıkarmaz sesini, parça parça giderken;
Kalbi, kanarken... Tuz bastırır....

Masallarda kalmış Leyla'yla Mecnun.
Hangi yanı güzel ki bunun?
İzin veriyorum artık, sessizce...
Çalınıp gitmesine umudumun.

Selam Dünyalı. Ben bir arkadaş..
Varsa cesaretin, gel kalbime yaklaş.
Ben dipteyim. Sen nerdesin?
Haklısın, git. Yok burada ne aşk... Ne de aş.

İnanırdım ya saf gibi eskiden...
İnanırdım aşkı bulacağıma ben.
Fazla uçmuşum demek, düşüşüm acıttı.
Meğer aşk yokmuş "gerçekten".

Yanarım...
Hayallerime yanarım.
Boşa geçen günlerime yanarım.
"Ah gecelerin hesabını, kimlere sorarım?"...

Saturday, 25 December 2010

Hasretliğe Hasret Kalırız!

Bak gördün mü? Yılmıyormuş insan.
Tebessüm edebiliyormuş yine sabaha...
Vazgeçiyormuş hep; yine yükseliyormuş sonra.
Başını dik tutup yürüyormuş uzun yollarda.
Vazgeçiyormuş ve vazgeçmekten geçiyormuş zamanla.

Ne olacak sonumuz.. Sen ve ben!
Deniz gibi taşan, rüzgâr gibi esen...
Ağacın gölgesinde yer edinen;
Biziz işte, yüksek tepelere göz diken...

Tırnaklarımızla aşıyoruz dağı-tepeyi baksana!
Her yükselişte birileri kalıyor aşağıda..
Zerre umursamıyorsun gibi ama;
Yine süzülüyor iki damla yaş yanağında...

Biz dağın eteklerinde tepeyi seyrederken;
Güneş, tepelere dokunup aşağı inerken;
Rüzgâr saçlarını savurur gibi severken;
Elele, dizdizeydik; dizdizeyiz, elele...

Güneş batar.. Her gece.. Doğuşuna hasret kalırız.
Zifiri karanlık çöker de, ışığa hasret kalırız.
Ak düşer saçlara, hani.. Geçmişe hasret kalırız.
Bir sen, bir ben varız; hasretliğe hasret kalırız!

Neye düşürürsün yüzünü; şu kısacık ömürde?
Asma gül yüzünü; dünü düşüne düşüne..
Yarınlar az, dünler geçti, bugünler kısa...
Sen tebessüm et, sırf inadına hayata!
Seni seviyorum annem!

Santa Claus is coming to town!

Merry Christmas!
Yes, it is Christmas today and it's a little cold and windy and snowy today. 
They are showing "Love Actually" on the telly.
Our Christmas tree is glowing in colours and we are waiting for Santa Claus again, this Christmas! 

You better watch out
You better not cry
Better not pout
I'm telling you why
Santa Claus is coming to town
He's making a list
And checking it twice;
Gonna find out Who's naughty and nice
Santa Claus is coming to town
He sees you when you're sleeping
He knows when you're awake
He knows if you've been bad or good
So be good for goodness sake!
O! You better watch out!
You better not cry
Better not pout
I'm telling you why
Santa Claus is coming to town! 


Friday, 24 December 2010

ASDFKLŞ

On parmak vardır toplam ellerde, değil mi?
Sol elden başlıyorum ozaman.
Serçe parmak -a'nın üzerinde durur, yüzük parmağı -s'nin, orta parmak -d'nin, işaret parmağı -f'nin, baş parmak space'in. 
Sağ el de ise, serçe parmak shift'tedir, yüzük parmağı -ş'de, orta parmak -l'de, işaret parmağı -k'de ve baş parmak kankasının yanında, space'te. 
Mouse klavyenin hemen yanında durur. 
Monitör karşında. 
Yeni bir sayfa açmışsındır.
Aklında okadar yazmak istediğin şey varken, parmakların felç inmişçesine, çaresizce -a, -s, -d, -f, -k, -l ve -ş harfleri üzerinde beklerler.
"asdfklş asdfklş asdfklş asdfklş asdfklş asdfklş asdfklş asdfklş"
Yazmak istediklerinden daha anlamlı gelir bazen sadece bu harflere basmak. 
Kalem yok, kağıt yok artık hayatımızda. Bir klavye, bir fare, bir ekran var. 
Kalemtraş yok, silgi yok.. Font var, back-space var. 
Gün geçtikçe değişiyoruz, evet!
Değişmeyen tek şey ise, konu aşk olunca, anlamlılaşan düşüncelerimizi yazıya döktüğümüzde anlamsız oluşu. Ne yazacağımızı, nasıl anlatacağımızı bilemememiz. Teknoloji bize ışınlanmayı vaadetsin, yine kelebekler uçar midemizde sevdiğimizi görünce. İnsanız ne de olsa... Bazı şeyler hep aynı kalır. 
Şuan bunu o adama yazıyorum. O'na sadece "asdfklş" diyorum. 
Ben çok acıdım. Çok yıprandım. Parçalandım. Kırıldım. Yok oldum. Küllerimden doğdum. Yine yandım. 
Biliyorum... Biliyorum sonu yok. Olmadı. Olmayacak. Olmaz! İnsanız biz. Sevmenin sonu gelemez. 
"Ayrılıklara içiyorum ben de gül şarabımı. Zarifçe tutuyorum sapından, kadehin. Sallıyorum azıcık. Kokluyorum nazikçe. Önce küçük bir yudum alıyorum, sonra biraz daha büyüğünü. Ağzımda gezdiriyorum şarabı, tadına doyulmazmışçasına. Genzime götürüyorum; son bir veda... Sonra yutuyorum. Gözlerimi açıyorum. Kadehi masaya bırakıyorum nazikçe. Ağzımda kalıyor o dayanılmaz lezzet.. Bense, kıyamıyorum incitmeye şarabımı. 
Ayrılıklar bitmez. Şarap biter ama. Ayrılığa acımam şaraba acıdığım kadar! Hayyam dillendirmiş "asdfklş" ile demek istediğimi; 
"Gök yaban gülleri döküyor eteğinden
Bir çiçek yağmuruna tutuldu sanki çimen
Gül şarap dolsun kadehimin lalesine
Mor buluttan yere yaseminler düşerken."

Ne mevsimler gelir, geçer.. Ne ayrılıklar unutulur, gider.. Kimler, ne çiçekler toprağa düşer... Şaraptır, yalnızca şarap; zamana kafa tutup senin yanında güzelleşen... Varsın parçalansın kalbim... Şaraptır beni iyi eden." diyor bir yanım... Kafamı güzel yapan yanım. 
Diğer yanımdan yaşlar süzülüyor. "Saat 1 olmuş, yat" diyor.. 
El misin, er misin, in misin, cin misin? Uzatsam ellerimi tutabilir misin? Ne O'na, ne buna yazdım ben bunları.. Yine SEN'sin yazımın kahramanı... Gel dersem, gelir misin?...

Friday, 17 December 2010

Awkward-Retarded Moments

I like awkward moments. I like the momentary silent that follows the moment. I like it when you look around to see the eyes that follows your reaction. Overall, I like awkwardness!

It was last year; when we had to get done the HIV injections. I was in my GP and talking to the nurse while getting ready for the injection.
The nurse: "Are you pregnant?"
Me: "No."
The nurse: "Your mum must be proud of you."
Me thinking: what the hell ?!

It was in last summer, me and my friend did not sleep all night long and we were trying to stay awake for some reason. I was begging to go to her house and she was rejecting my begs. 

My friend: "You know what?"
Me: "What?"
My friend: "Oh, never mind."
Me: "You started, so finish it. What?"
My friend: "Okay but promise you won't laugh."
Me: "Whatever mate! Say it!"
My friend: "I just have realized why we had to stay here all night."
Me: "Is it because you have some brain issues and can't just understand that I want to sleep?"
My friend: "No, I left the keys at home. So we have to wait for mum to wake up."
Me: "Honey, your keys are in my bag."
Me and her looked at each other for 2 seconds and started to laugh. My friend was probably thinking of an apology but I punched her anyway. 


It was weeks ago, can't remember the exact date. My "certain" friend and I met up outside of the Ealing Broadway station. She said that she had to go to toilet. So I have waited for her outside of the Starbucks. Then we walked to Uni. When we get in...

She: Deniz I'm gonna tell you something.
Me: yeah?
She: Well.. I need to go to toilet again.
Me: are you for real?! 
She: well, my body works normal. Yours is the strange one. Okay?
...

With the same friend, we had the argument about the "disabled" button to open the doors. 

Me: For god's sake! What the hell are you waiting for?
She: Door to open!
Me: Press the button then!
She: It says automatic door on it!
Me: Its automatic from inside, not outside! 
She: May be the door is not working?
-I press the button and the door opens.
She: But it says automatic door on it. So...
Me: So that means you are disabled. 

And since then, I call her disabled.. Or purple smurf.. Or retarded.. Anything pops out to my mind really...
But then we had the most awkward moment ever!!!
We were in the editing suit and we were burning our videos to DVDs. We have put the DVD into the computers and we were waiting for it to be done. Suddenly one of our friend just asked...

He: When do I have to put the DVD on?
The momentary silent that follows the awkwardness... Then...
Hanaa: And I thought I was retarded.
Whole group: cracked up!

In the same day, it started to snow and I pointed it out. We were looking outside from the windows.
Me: It snows like hell! Man.. How will get to home?
The other friend: may be its not snowing, may be someone just throwing out something from the roof. :D
The other guy: Is she for real?!
Me and Hanaa: LOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOL!

I was outside of McDonalds today and that man came and asked:
Man: Excuse me? Erm.. Are you Polish?
Me: What?! No. Why did you ask?
Man: Well I'm looking for Polish people.
Me thinking: In England?! Good luck with it mate...

Awkwardness and Retardedness are two different but similar things that people should mind. Me and "she", Hanaa, like those moments! But sometimes, we become too confused.co.UK!

Hope you've enjoyed it and I know Hanaa will kill me. I still love you Hanaa! xxxxx!

Dedeler!

Selam millet. N'abersiniz?
Ödev teslimi ve huzura kavuşma aşamalarının bana kattığı vergi-değer ve akabinde ulaştırdığı Nirvana-Smells Like Teen Spirit gibi öğelerin dine teşviki esnasında, çok başağrıtıcı bir başağrısıyla parmaklarıma "hadi yürü ya kulum!" diyorum. Diyeceğim o ki, zıkkım bir günün ardından başağrısı ile huzuru arıyorum.

Okuldan açılmışken mevzu... Yeni okulum veya Üniversitem, Ealing Broadway isimli, gayet elit bir semtte yer almaktadır. Öylesine elit ki, sırf okuldan 10 dakika yürüme mesafesinde bir koca Starbucks, onun da bir kaç dükkan ilerisinde ikinci Starbucks ve "öh be arkadaş! Ben gidiyorum!" diye söylenip, yolun karşısındaki metro istasyonuna gitmeye kalktığınızda göreceksinizdir ki, istasyonun tam yanında bir üçüncü Starbucks yer almaktadır. Bu Starbucks'ların her biri, sabah, öğle ve akşam, saat farketmezsizin doludur. "Yav arkadaş, nerden buluyor bu millet bu parayı" diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz bir öğrenci olarak.

Geçen hafta, bu zıkkım mekanın ilerisindeki otobüs durağında, yaklaşık bir 15 kader arkadaşı sohbet ediyoruz. Hava yakışıklı, biz de sigara içiyoruz. Sonra bir ışık gördüm...
Yok yok bu başka bir hikayeydi.
Bir dede geldi yamacımıza. Klasiktir ya Türkiye'de; gelirler yanına, sigaranın zararlarını anlatıp giderler. Bu da İngiliz versiyonu. Neyse, geldi yanımıza, "hayatımda sigara içmedim, bak 75 yaşındayım, öleceksiniz hepiniz! Genceciksiniz!", böyle bir felaket tellallığı...
Ben yine dayanamadım tabii... "Beyefendi, hayattan zevk almayı bilmiyorsanız eğer, bunun bizimle ne alakası var?" dedim. Alkış aldım hatta arkadaşlardan. Amca da homurdana homurdana gitti.
Başka bir gün, yine aynı hafta içerisinde ve yine aynı yerde bambaşka bir dede geldi yanımıza. Gördü tabii 6 tane kızı... 40'ından sonra, tevbe Allah'ım. Neyse. Baktı ki biz gülüyoruz, muhabbet ediyoruz; dayanamadı muhabbete daldı; "sizin evde çocuk bakıyor olmanız lazım! Sokakta muhabet ediyor olmamanız lazım!".
Höst diye kaldık 6'ımız birden. Bu amca diğerinden de yaşlıydı. Diğer arkadaşlar saldırdılar amcaya, bir laflar bir laflar. Yine en son lafı ben ettim; "amca senin fikirlerinin son kullanma tarihi geçmiş. Yaşından olsa gerek. Tarih 1810 değil, 2010."
Bunlar aramızda geyik sebebi olan küçük anılar. Bugün, hayatımda daha saçmasını duymadığım bir soruyla karşılaştım ve başrolümüz yine bir dedeydi; "Ben Polonyalıları arıyorum da, sen Polonyalımısın?"
Soru direkt bana geldi.
Dede kaşındı da diyebiliriz.
"Beyefendi, Polonyalıları İngiltere'de aramanız yanlış; ama şu köşede ki Polonyalı markete de gidebilirsiniz... ve hayır. Ben Polonyalı değilim."
Arkadaşım, dedelerin hepsi, hani ırk, din, dil ayırt etmeden hepsi, birbirinin aynı. Hepsini toplasak, sağarlar birbirini ağarlar olur. Hani sorun bizde mi? Bence değil. Anneannem hep "kurt kocayınca köpeklerin maskarası olurmuş" derdi, belki de doğru.
Dedeler ya! Dedeler! Allah benzetmesin yarabbi!

Wednesday, 15 December 2010

Ayyaş (Bölüm 30)

"Anne, bana babamı anlatsana.." dedi Yusuf; doğum günü telaşı ve içindeki en anlamlı burukluk ile birlikte.
Annesi bir iç çekti. Gözleri doldu dolu "peki" dedi.
"Babanı kötü hatırlamanı istemem. Öncelikle bunu bilmelisin; ama baban, hayatımın en büyük vicdan azabıdır benim." dedi Zehra.
"Bırakıp gittiğin için mi?" dedi Yusuf. Artık annesiyle böyle konuşabiliyordu ne de olsa. 18'ine basmış, koskoca bir delikanlıydı bugün.
Zehra gözlerinin içine baktı oğlunun. "Belki de" diyebildi yutkunarak.
"Hadi bana babamı anlat."
"Baban beni çok sevdi. Seni de çok severdi tanısaydı eğer. Hep oğlu olsun istemişti. İsmini Erdal koyardı gerçi O..."
"Sen neden Yusuf koydun ozaman?"
"Hakkım yok O'nun hatıralarıyla yaşamaya diye düşündüm. Seninle bir başlangıç yapalım istedim."
"Ben, canlı kanlı karşında duran oğlun, O'nun en büyük hatırası değil miyim sana?"
"Sana hamile olduğumu öğrendiğimde geri döndüm, aramadım sanma. Evin kapısında koca asma kilit vardı. Civardakilere sordum babanı. 'Gitti' dediler."
"Nereye gitmiş? Bidaha aramadın mı?"
"Babanı mı anlatayım, kendimi mi savunayım sana Yusuf?" dedi Zehra sinirle.
"E hadi devam et, bişey demedim."
"Baban çalışmazdı. Arada bir birileri küçük işler verirdi, O'da  eşyaya, yiyeceğe, bazen giyeceğe çalışırdı. Sırf para almamak için hani. Bazen para aldığı da olurdu gerçi."

Saatlerce anlattı Zehra Ayyaş'ı oğluna. Ne övdü, ne kötüledi; yalnızca anlattı. Yusuf babasının, erdemli birisi olduğuna kanaat getirdi kendi kendine.
"Anne, bana babamın ismini söyle. Artık hakkımdır, bileyim."
"Babanın ismi..." dedi Zehra, başını yerden kaldırıp oğlunun gözlerinin içine baktı, heyecanla parlayan gözlerinin taa içine. "Ahmet." dedi sonra.
"Ahmet... Benziyo muyuz peki? En çok neyim benziyo? Huyum, suyum? Yüzüm, gözüm?"
"Gözlerin. Biraz da okuma alışkanlığın."
"Babam okur muydu!" diye fırladı yerinden Yusuf heyecanla.
"Boş boş evde ne yapıyordu sanıyorsun? Bütün gün okurdu O. Biz de öyle tanıştık zaten."
"Ben gidiyorum."
"Nereye? Dur!"
"Sizin eski evin civarına! Babamı bulucam ben!" diyerek çıkıp gitti Yusuf evden.
Ah be oğlum... Babana Ayyaş diyorlar, sokakta yatıp kalkıyor... Bulsan ne olacak... diye düşündü Zehra içinden. Ne de olsa, yıllardır uzaktan izlerdi Ayyaş'ı; ama yanına gitmeye yüz bulamazdı Zehra.
_________________________________

"Hey çocuk! Bugünün tarihi ne?" diye sordu Ayyaş, yoldan geçen ilk adama o saatte. Birşey vardı bu genç adamda, birşeyler dürttü içini Ayyaş'ın, konuşmak istedi onunla.
"Mayıs'ın 6'sı." dedi genç adam. "Bugün benim doğum günüm."

Yine O gün geldi, yılın bir önemi yok. O gün, tarih kendini yargılar her sene. Aylardan Mayıs'tır; sabahları ayaz olmaz, güneş sıcacık ısıtır insanın yüreğini; ama O gün, her sene ayaza çıkar yüreğin, buz keser. Boğazına düğümlenir sözcükler. Anlamsızdırlar zaten, bırak çıkmasınlar. Sen, ıslığınla yas tutarsın "Concierto De Aranjuez" çalarken. Gün önemli midir? Yıl önemli midir? Saat önemli midir? 6 Mayıs işte. 

"Hayatın cilvesine bak sen! Birileri doğmuş bugün, birilerinin canına kıymışlar aynı anda." dedi Ayyaş, iç geçirerek.  "Kutlar mısın doğum gününü?"
"Bugün, pasta kesip şarkılar söylemekten daha mühim işlerim var." dedi genç adam telaşla.
"Sen bana pek bi tanıdık geldin, buralarda mı oturuyosun?"
"Yok amca, başka yerde oturuyorum da, benim babam burada oturuyormuş bir dönem. Evleri de şu arka sokaktaymış. O'na benziyormuş gözlerim. Tanırsın belki, ismi Ahmet'miş."
Ahmet... Bu ismi duymayalı yıllar oldu. diye düşündü Ayyaş içinden. Benden başka Ahmet yoktu mahallede, karıştırıyor bu çocuk herhalde.
"Emin misin Ahmet olduğuna?"
"Evet."
"Evini biliyor musun?"
"Evet."
"E hadi bi götür, belki tanıyorumdur."
"Hay çok yaşa be amcacım!" dedi Yusuf heyecanla. Mahallenin muhtarı bile, o mahallenin sokaklarında yatanlardan daha çok şey bilemezler ne de olsa.

Sıcak-soğuk oyunu oynar gibi, gittikçe ısındı Ayyaş'ın içi. Kendi sokağına girdiklerinde, yavaşladı adımları. Yusuf umursamadan yürüyüp, Ayyaş'ın evinin kapısında, asma kilidin önünde durdu. Ayyaş'ın yorgun ve yaşlı kalbi yerinden çıkacak gibi oldu.
"İşte burası." diye seslendi Yusuf.
"Yoo! Olamaz! Yanlış biliyorsun sen! Olamaz!"
"Yok amca, annem getirmişti küçükken bi kere daha. Hep kilitli burası. Babam benim doğduğumu bile bilmiyor! Onu görmeye geldim ben."
Bir an, geçmişte yaşadıklarını hatırladı Ayyaş. Herşey film şeridi gibi gözünün önünden geçti.
"Erdal?" diye sordu, tereddütle.
"Sen-" durakladı bir süre, "sen- ama nasıl? Sen misin? Sen Ahmet misin? Zehra'nın kocası Ahmet misin sen!"
"Sen benim oğlum musun?" dedi Ayyaş, gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
"Evet!" diye haykırdı Yusuf, gözyaşları içinde.

Onca sene sonra ilk kez, asma kilit yerinden çıkarıldı.
Ayyaş'ın hatırladığı o tatlı ev kokusu hala tütüyordu içeride. Heryer toz, herşey yerli yerindeydi.

"Asma kilit bekçi gibi seni beklemiş meğer." dedi hala gözyaşları içinde Ayyaş.
"Benim adım Yusuf bu arada." dedi Yusuf.
"O'nun kadar cesur musun peki?"
"Yusuf Aslan'ı bilmem ama, senin kadar erdemli olmayı isterim... baba."

...

Monday, 13 December 2010

30 YIL

Sene 80.. 30 sene önce.
Bir genç vardı onyedisinde.
"Suçlusun" dediler, kalemi kırıp;
Kelepçe vurup, özgürlüğüne...

Bir genç vardı, adı Erdal Eren.
Onyedisinde darağacına giden...
Kimleri gönderdiler ipe de,
Bir o koydu çokça o dönem...

Çaldılar hayatını gençlerin,
Geleceğini, bizlerin.
Hırsızı onlar, dünümüzün,
Ve hala hayattalar bugün.

Anlayacağınız...

Hırsızlar almıştı Devleti ele, yine.
ve bugünkilerden farklı olarak;
Hayat çaldı onlar, para yerine...
30 YIL borçlular Erdal Eren'e...

Sunday, 12 December 2010

ANNEM!

Ne demeliyim, inan bilmiyorum. Okadar korkuyorum ki...
Odama kapanıyorum, düşünüyorum, ağlıyorum... Sen boşver beni, ben hep seni düşünüyorum.
"Gerek yok kimselere, O var yanımda" diyorum.
"Biz sırt sırta verirsek, üstesinden gelemeyeceğimiz hiç birşey yok" diyorum.
Sonra seni görüyorum. Zaman doldurur gibi saatlerce bilgisayar başında.
"Ne bok yiyeceğim ben?!" diyorum kendi kendime...
Danıştım herkese, arkadaşlarıma, öğretmenlerime, tanıdıklara... Kimsenin bir fikri yok.
Kendini herkesten daha iyi bilirsin, anne ne yapayım?
Kolay mı beni bırakıp gitmek, söyle anne, kalman için ne yapayım?
Yaşarım evet, bir şekilde yaşarım sensiz; ama karşımdasın işte! Söyle anne ne yapayım seni ikna etmeye?
Elimden gelmiyor hiç birşey. Sen söyle ozaman, ne yapayım seni yaşatmak için?
Sıfır İngilizceyle nerelere geldik bir kendine bak, bir bana bak! Söyle anne, nasıl anlatayım?
Görmüyor musun ne haldeyim? Nasıl bencil dersin bana ? Söyle madem anne, dediğin kadar bencilsem eğer, neden yazıyorum bunu, anlat bana...
Kime anlatayım başka derdimi ben?
Ne yapayım?
Gör be kadın, aç gözünü! Hayat hiç birzaman toz pembe olmadı bizim için, biz öyle yaptık; çiçeklerle süsledik, duvara resimler astık, güzel güzel giyindik; bizdik hayatımızı "güzel" yapan. Hayat ne zaman güzel oldu ki?
Yapamaz mıyız yine? Yaparız! Ozaman kaçıp gitmek niye?...
Sen yeter ki elimi tut, gülümse.
Ben senden maddi ne bekliyorum ki sanki? Artık sen benden bekle!
Maneviyatını alırsan benden, sadece nefes alırım. Nereye kadar giderse...
Ölümü düşleme, ne gerek var ki? Sana birşey olursa ne yaparım, ne yapabilirim ki?
Bırak kadehi, dök onu yere. Sonra elimden tut. Gözümün içine bak ve benden sonra tekrarla

BİZİM KİMSEYE, HİÇBİRŞEYE İHTİYACIMIZ YOK! BİZ SAVAŞIRIZ! BİZ YENİLMEZİZ! ELELE VERİRSEK DÜNYAYI ALAŞAĞI EDERİZ!

Hadi güzel annem, yat birazcık, rüyalara dal, uzan...
Ben varım yanında, mutlu olmalısın, bana inan!
Seni bırakıp gitmem, gidemem, o gün gelmez!
Yük değilsin, sadece anneden başkasına deymez..!

Saturday, 11 December 2010

Hissediyorum.

Bir his doğdu içime, çözemiyorum tam olarak...
Özlem.. 
Kimi özlüyorsun da hissediyorum?
Karışık duygular içindesin biliyorum.
Anlamsızlaşıyorlar, kayboluyorlar...
İçin acıyor, hissediyorum işte. Okadar yoğunsun ki içimde...
Yalnızsın. 
Kırgınsın biraz.
Yorgunsun..
Gözlerim ağırlaştı gitgide... Gözlerin ağırlaştı gitgide...
Aklın karışık. 
Kaybolmuş gibisin. 
Hissediyorum işte. Görüyorum seni şuan. 
Ödevlerde kaybolmuş gibi görünsen de dışarıdan, içini okuyorum kitap gibi. 
Sayfalar değiştikçe daha az görüyorum seni...
Yok olma! 
Kal orada!
Dayanamadım işte. Yine yazdım sana. Cevap atmayacağını bile bile. 
Hissettim ama, sıkıntını hissettim. Dayanamadım...
Ağlama. Sakın. 
Keşke yanında olabilsem şuan... 
Yat... Uyu... 
Herşey yarın daha güzel olacak, eminim. 
Her gece bir gündüze bağlar sonunu... Basit bir gün işte bak, karanlık-aydınlık... 
Geçecek! Az kaldı. Güven bana... 
Güven. 

Enee...

"Aile" dediğin bu günlerde 3'e ayrılıyor.
1- Gerçek ailen. Atsan atılmaz..
2- Arkadaş çevren. Kendi oluşturduğun aile de denebilir.
3- Facebook ailen. Açıklamaya gerek yok, anladın sen beni.

Teknoloji hayatımıza girdiğinden beri, olmadık şeyler yapıyor insanoğlu. Hani bir deyim vardır, "kadın dediğin evde hizmetçi, sokakta hanfendi, mutfakta aşçı..." falan diye yatağa uzanır sonu. Şimdilerde o da değişti.
Artık kadın dediğin nette hanımefendi, evde elektrik süpürgesinin nasıl fişe takıldığını bilen, mutfağı otobüs durağından ayırtedebilen, kocası gelince bilgisayar başından kalkabilen kişi olmuştur.

Dizi furyası artık yerini Facebook'a bıraktı bir nebze. Artık dizileri televizyondan takip etmiyor çoğu kimseler. Hayır izlemene bile gerek yok bazen, dakika dakika Facebook'a neler olduğunu yazan arkadaşlar var zira.

Facebook, aile geleneği "sohbet"i de ortadan kaldırdı. Ben annemin bugün dışarı çıkacağını Facebook'tan örenebiliyorum.

Geçen gün çok üşendim yerimden kalkıp mutfağa gitmeye. Annemi aradım odamdan. Annem de salonda he...
Ben: "anne ne yemek var?"
Annem: "Odanla mutfak arasında tek bir kapı var. Yattığın yerden yemeği mi soruyorsun?"
Ben: .......

Demin kapı çaldı. Kapıya bakmak için içeri koştum, annem benden telaşlı. "Deniz git okeyin başına otur!" diye bir feryat etti, kapıyı açtı, bütün sevimliliğiyle misafiri buyur etti, beni de sie etti bilgisayar başından..

Bir de bana bak, içeride misafir var ve ben oturdum bunu yazıyorum... N'olyo arkadaş?!

Shockingly true...

My teacher was talking about a book called "life is a pitch" few days ago. The name made me wondered, do we really live the life in the pitch concept?

Pitch is a style of presenting your ideas to people. Your ideas... they can be anything really. A life story of your own, a story about your cat, a made up story... Stories! You just let the people know about what's inside your head.
When you first meet with someone, you start to tell about yourself, don't you? Or jump in the conversation and tell them your opinion; what's in your mind about the subject. You present your thoughts in every conversation.

"In my opinion, the English examination system in Turkey and the ESOL examinations in England is a bunch of bullshit!" and yes this is my opinion. This is what I have in my mind. My thoughts. My ideas. My pitch..!

Pitching is exciting and scary in a lot of way. Think about it; you tell your "story" and people like or not and ask you about it. Comment on it. Tell their own points. Isn't that exciting?
You pitch your story to complete strangers! You give your thoughts to them and you have no idea what's in their minds...Isn't that scary? But life is a pitch as much as its a bitch. You become friends with complete strangers and make them tell their stories to you and you believe them. You trust the people who you cannot see what's in their brains. You pitch yourself and see through their eyes what's going on in the little box...
I mean, it really is true...

Friday, 10 December 2010

Dolanıyorum Kendime...

Bakışlarımda hüzün varmış, kime ne!
Ben içerim, ben ederim, kime ne!
Varsa bildiğin daha iyisi, gelde söyle!
Kendimi avuturum ben diyar diyar..

Göz görmezse, gönül katlanmaz imiş!
Yalan, bunu diyen düzenbaz imiş!
Allah'tan korkmaza adım çıkmış;
Dilimde bir türkü, dolanırım kendime..

Dün, Bugün, Yarın... Olacak iş mi? !

"Sorma neden niçin, herşey yalnızlıktan, bak güzel bir gün ölmek için" derim ben bu geceye...
Saat 00.15 ve aslında bugün cumartesi. Ben dünde kaldım.
Hipnozla enjekte edilmiş bir monotonluktur ki, sorma gitsin.. Uyuşukluk... Tembellik.. Aynılık.. Tekrarlılık... Bir yorgunluk ki, sorma gitsin... Hangi tır, ne ara, nerede, niçin üzerimden geçmiş, hala çözmekle meşgulum.
Bugün aslında yarın ve ben dünü yaşıyorum bugünmüş gibi.
Yarın aslında 15 dakika önce bugün oldu; bana saatlerce uzak... Bugün güzel, bugün huzurlu, bugün mutluyum yok yere..
Bugün farkettim, ben kabarık kelimesinin İngilizcesini bilmiyorum. Aslında biliyorum. Bilmemezlikten geliyorum.
Demin hatırladım, ben bi adamı seviyordum. Hala seviyor da olaöbilirim ama sevmemezlikten geliyorum.
Odam dağınık. Görmemezlikten gelmek (Y)
Haykırıyorum ama duymamazlıktan geliniyorum ne hikmetse. Karşılığı bu mudur?
Kim takar yeşil ojelerimi, kırmızı saat kayışımı, kahverengi göz kalemimi, kırmızı rujumu yakışmasa?
Transta gibiyim. Bilgisayarımda kamera var. Mikrofonu çalışıyor. Görüntü yok. Olacak iş mi?
Birisi döksün şu kültablasını, ağzına kadar dolu! Olacak iş mi?
Birisi alsın şu kadehi gözümün önünden. Şişe boş. Kadeh boş. Allah aşkına soruyorum, olacak iş mi!
Damarımı kesip tekrar mı içsem alkolü? Dolaşıyor aylak aylak içimde.. Olacak iş mi...
Seviyorum yine, yeni, yeniden... Olmasın artık.. Artık olmasın.
Kırık sağım solum, un ufak oldum, neyim kaldı sanki, ne kaldı geriye "ben"den? Neremle seviyorum sorarım sana. Çöz bunu, bul!
Arkadaşlarım oldu beni seven, yine, yeni yeniden..
Yeni mumlar aldım. Biri çam, diğeri tarçın kokulu... Biri yeşil, biri kırmızı. Hani bunun sarısı?
Melek olacaktım bugün, okadar masum olmadığıma karar verdim, boşverdim.
Yine kafiye üretiyorum, yazıveriyorum ardı ardına. Rap mi yapsam? Düşündüğüm şeye bak, olacak iş mi?
"Hadi Deniz, üşenme de kalk yat, bugün artık dün oldu." diyor ben bana. Henüz ilk şişe, otur oturduğun yerde. Yatılır mı şimdi? Olacak iş mi?
Ritme bırakıyorum kendimi. Ne güzel böğürüyor amcam değil mi!
Şimdi damarıma işliyor, kalbimi yokluyor metal... "Uzun zaman demir noksanlığı çekmem" diyor ben bana, gülüyor utanmadan bu salak espriye ve ekliyor "iyi geceler olsun artık Deniz bir sonraki cümlen. Yat artık, yorgunum ben!"
Parmaklarımla savaşıyoruz, yatsam mı hakikaten?
Mesaj geldi, acaba kimden?
O değil yine, yeni, yeniden...
Peki ozaman, yatar ben..
Bugün, dün olsun şimdiden...

The Millionth Chance ! Enjoying it...

I was a little girl, who had short hair for almost 7 years.
I always wanted to have long hair but I loved the way they treated me in the hairdressers and when they played with my hair I used to feel relaxed and sleepy and I loved that feeling. Thus I used to love to go to hair dressers, not the cutting part.
I can't remember everything from my childhood like everyone else, they just come in pieces once in a while.
I remember being bossy. I never have been afraid to lose friends as I always had a backup friend or a plan to gain one. It was like that in the hood and school for years.
Then I started to a new school when I was in year 6. People were not okay with me being bossy all the time, I felt left out and turned back to my old school.
When you graduate, you just feel freshened. You somehow know your old mistakes and promise yourself to not to do the same mistakes all over again... and you DEFINITELY do. But you are growing up in the mean time and the mistakes of yours aren't acceptable anymore. So you start to lose friends.

I have written almost 130 documents in this blog and have you ever wondered why the hell almost half of them are about friendship? Because I was afraid to be lonely and I became lonely with everything I have done, not a long time ago. It's not even an excuse to be a child when you do bad things to others whom on your age. You just learn from your mistakes.

I find it quite lame to write about boyfriends and love all the time. But I had a boyfriend once. We had a good relationship and because I couldn't handle the shame, I had to lie about him to everyone I know. If you are one of the people who I lied, you probably will understand; he didn't force me to do anything. I just clocked after it happened; he just used me. But because I couldn't face with the shame of stupidness, I had to lie.

I had a great relationship once and it ended because of "him". Because he couldn't handle that I was clever than him. His friends told me that.

I had a friend once and he ended our friendship because I was swearing a lot.

I had a friend once and she used to be jealous of me and I used to be jealous of her. At the end, a bullet went through her head from my gun that I was holding. Or in the other word "revenge" ended our friendship. It was quite cold though. Revenge is a cold word anyway.

I liked a guy few weeks ago and he wanted to be in a different relationship with me than I was expecting. I said no, yes, no, no, no, yes, may be, no, yes and finally I'm sorry buy I can't.

I like a guy right now. A guy who doesn't even return my text messages. But I like him anyway.

I have a friend right now. She is a nice girl and I still couldn't figure out why the hell she is friends with me. But she is anyway.

I have a friend, who is the most wonderful person I have ever met and I have no idea why the hell he is friends with me. But he is anyway!

I know some good people and have them in my life. I have no idea what the hell they are doing in a stupid bitch's life like me.. But they are, anyway...

I was bossy and selfish. I was the angry girl of the class. I was the "know-it-all" girl in the family. I was the "rich and bitch" girl in my area. I have lost everyone I loved from my side and somehow gained new ones. I guess everyone deserves a millionth chance (=

Sunday, 5 December 2010

Onlar kendilerini biliyorlar.

Bir zaman bir yola girdim bir grup yabancıyla. Onlar çoklardı, kokrmuştum. Sonradan farkettim ki herkes birbirine yabancı, oyunun kuralı buymuş.
Yavaş yavaş tanıdım hepsini, yürüdük beraberce yıllar boyu. Hepsinin hikayesi farklı, hepsinin siması farklıydı belki, ama bir okadar aynıydık inanır mısın?
Önce yağmur başladı. Kaçabileceğimiz hiç bir yer yok, şimşekler çakıyor, hava soğuk... Ben de diğer çoğumuz gibi yürümeye devam ettim. Önce geri dönenler, korkup başka yollara sapanlar üzdü beni. Sonra kalanlarla mutlu olmayı öğrendim.
Kar yağdı sonra. Soğuğa dayanamadı bazılarımız. Geri kalanlarla kar topu oynadık kıpkırmızı ellerimizle, güneşi beklerken...
Yaz geldi sonra. Kimisine çok sıcak geldi o yol, kimisi sıkıldı, kimisi başka yol buldu... Ben de geri kalanlara yenilerini ekledim.
Bahar geldi, yeni yıl geldi, yeni hafta başladı... Ben değiştim, mevsimler değişti, yol değişti, yanımdakiler değişti; ben hala yılmadım yürüyorum o yolda. O ilk yola çıktıklarımdan hala bir kaç kişi var yanımda, yeniler de az değil... Bir onlara bir de kendime bakıyorum bazen; ne kadar yol katetmişiz. Ne badireler atlatmışız; ne kışlara ne yazlara göğüs germişiz. Ne mevsimler, ne yenilikler yıldırmamışız bizi, yürüyoruz hala engebeli arkadaşlık yolunda.  
Okadar şanslıyım ki!
O yola benimle giren herkese renkli kalem verdim; gökkuşağını tamamlayalım diye; çünkü biliyorum ki onlar olmazsa gökkuşağının da bir anlamı olmaz. Hayatımın renkleri onlar. Bazısı sarı, bazısı turuncu, kimisi mor, kimisi mavi... Rengarenk hepsi, pırıl pırıl kalp taşıyorlar. Yanımızdan ayrılan bazıları için mutluyum; kalpleri siyah onların.
Ben mutluyum, onların da mutlu olduklarını biliyorum.
Herkese, benim tattığım mutluluğu tadabilmelerini dilerim. En son bırakıp gittiğim o kimselerin bu mutluluktan uzak olduklarını biliyorum; beni bırakıp gidenlerin de öyle.
Beni bilirsiniz; kimseye etmem şikayet...
Okadar olumsuz şey yaşadım, yine de iyi ki doğmuşum ve iyi ki her birinizi tanımışım diyorum! İyi ki varsınız!