Sunday, 27 February 2011

Prangalara vursalar gideceksin...

Bir paket sigaradır bazen seni en iyi anlayan.
Bazen en büyük düşmanın o yanmayan çakmaktır.
Bir bardak tavşan kanı çaydır, özlem...
Deniz kokusudur yıldızlardan öte...
Bugünler deniz fotoğraflarına dahi bakamıyorum.
"Bekle bizi İstanbul"u dinleyemiyorum.
Bugünler geçermi, bilmiyorum.
Dibi delik ceplerime yapışmış selpaklarla oynuyorum.
Gözlerim dolunca bir oyun havası açıyorum...
Oynuyorum ki anlamasınlar.
Acım acım acıyor.
Bağırıp çağırıyorum.
Kalp kırıyorum ki anlamasınlar.
Telefonum susmuyor iki dakika.
Çalıyor, açmıyorum.
Açmıyorum ki rahat bıraksınlar.
Düşünmüyorum.
Unutuyorum.
Hatırlamıyorum ki anlamasınlar.
Soruyorlar, söylemiyorum.
Susuyorum ki deşmesinler daha derin.
Gidiyor işte.
Çekip gidiyor.
Beklediğim gibi değil.
Gidiyor ama.
Gitmiyorum yanına.
Bağırıyorum çağırınca.
Anlatmıyorum neler olduğunu.
Nefret ettiriyorum...
Ki gitsin rahatça...
Ki bırakabilsin.
Çaremiz kalmadı, gidecek.
Peki, gitsin.
Yeter ki yaşasın ama.
Su dökeceğim ardından...
Bana yaraşan budur.
Kal demeye dilim varmaz.
O halde güle güle...
Yolcu yolunda gerek.

Thursday, 24 February 2011

Bugün, tarihe böyle geçecek.

Kilonun insanlar üzeirndeki etkisine dair yıllardır haberler dinlerim. Yıllarca maruz kaldığım acınası aşağılamaların yanı sıra, kilomdan hep nefret ettim.
Bugünlerde, nasıl oluyor bilmiyorum ama omurga ağrısından uyuyamıyorum.
En son haberlerle kilo vermeye karar verdim.
Aynı gün, sadece 4 adet sigara içerek kendimi sigarayı  bırakmaya da teşvik etmeye başladım.

Bugüne dair birşeyler yazmalıyım. Bundan belkide yalnızca bir sene sonra bu yazıma bakıp eğenmek istiyorum zira.
Şuan çektiğim bel, omurga, omuz, bacak ağrıları ve bitmek bilmeyen suçluluk hissiyatı bazen ölmeyi bile diletiyor.
Kilom aslında bunları çekmek için az, fakat sorun şu ki, yıllardır sürekli katlanak büyüyen kilo problemim psikolojik olarak beni, fiziksel olarak etkilediğinin binlerce katı etkiliyor. Kötü bir şekilde.
Tartıyla barışmak, belki de yıllardır aradığım özgüveni bana kendiliğinden getirecek.
Kendimle barışmak, belki de yıllardır sorguladığım kimliğimi gösterecek bana.

Şimdi sizinle paylaştığım bu mahrem konu hakkında, desteğinizi istiyorum.
Zira ben artık ayakkabı seçerken, yanlardan fışkıracak etleri değil, kıyafetime ne kadar yakışacağını göz önünde bulundurmak istiyorum.

Sağlık kontrollerimin sonucunda yeteri kadar kilo verdiğim saptandığında, ilk yapacağım iş o çok beğenerek aldığım ama kendime yakıştıramadığım spor kıyafetlerimi giyip, belki de saatlerce koşmak olacak...

Wednesday, 23 February 2011

İki tren, bir yürüme mesafesi ve kat kat merdiven hikayesi.

Kader gerçekten var sanırım... yazdı ve kapattı günlüğünün deri kapağını.
Birşeyler yanlış, eksik ve gereksizdi şuanında. Gerçekler ağır, yalanlar basitti artık. Mazeretler geçersizdi. Kolay olan daha zordu şimdi. Zor olan imkansız...
Her sabah "bugün ne giysem" düşüncesiyle yorgun yorgun kalkıyordu sıcacık yatağından; hiçbir zaman kaliteli uyku çekmemişti şöyle bir güzel. Dolabın içinceki kıyafetlere bakıyordu uzun uzun, sonra kafasında canlandırdığı kombinasyonları deniyordu.
Yüzünü yıkayıp, dişini de fırçaladıktan sonra, yaklaşık 5 saat sonra binbir zahmetle sileceği makyajını yapıyordu usanmadan.
Trenin gelmesine 15 dakika kala artık 5. ayakkabıda karar kılabilip, koşa koşa yollara vuruyordu kendini.
Anahtar, para, telefon. Hepsi tamam. Koş!
Trene binip, o en az 2 saat sürecek yolculuğun tadına varmak falan. Aklından milyon tane şey geçiyordu. 
Ev aramalıyım. Bugün kahvatı niyetine öğlenleyin ne yesem acaba? Annem de evde yalnız olacak bütün gün, ne yapar acaba? Şu kitabı mı okumaya devam etsem azıcık? Yok yok, çok yorgunum. Uyurum şimdi. Gözlerimi zor açık tutuyorum zaten. Bu ayakkabıları giymesemiydim ya acaba? Çantamla pek bi uyumsuz olmuş gibiler. Amaaan! Bunu bulamayanda var. Hem n'olmuş? Millet benim ayakkabılarıma mı bakıyor sanki? ...
Son durak. Trenden iniyordu. Turnikelerden geçiyordu. Son hız merdivenlerden aşağı koşuyordu. Diğer treni yakalıyordu.
Tren kalabalık mıdır acaba? Sabah sabah millet işe gidiyor. Tabii ki kalabalık olacak. Offff. Binecek kadar yer vardır inşallah, durup dururken geç kalmayalım şimdi.
Tren gelir. Trene biniyordu, yine. Ya tutunacak kadar bile yer yoktur, ya da kimse yoktur trende.
Son durak. Trenden iniyordu. Turnikelerden geçiyordu.
Hadi bakalım, bacakları açma zamanı...
Ne de olsa 15 dakika kadar yürüyüp, bilmem kaçkat merdiven çıkacaktı birazdan. Düşüncesi bile yoruyordu.

Zor kararlar alıyordu artık. Sorumlulukları vardı artık. Artık her akşam eve ekmeği o alıyordu. Artık annesine parayı o veriyordu.
Büyümek buymuş meğer. Sen "daha çok var o zamanlara" derken, bir anda kendini o zamanların ortasında buluveriyormuşsun. Garip...

Tuesday, 22 February 2011

Hani şu yağmurla gelen...

Biliyorum; bir bebektir masumiyetin simgesi ve minicik ellerine dokunmaya kıyamadıklarımızdırlar... Bir bebek kadar miniciktir sözlerle ifade edilemeyen mutluluk.

Biliyorum. Ne uzaktır hayaller; yıldızlar kadar... Ne de yanıbaşımızdadırlar. Her günün sonunda, yeni bir ümitle dalarız uykuya yinede. 

Biliyorum; hiçbirşey söylemek mümkün değil konu ölüm olunca. Sözlerin mânasını yitirdiği yerdir orası işte.

Bir bebektik, bir zaman, bir yerde... Ne zaman büyüdük, ne zaman bu zalimliklere alışır olduk bizler, masumluğu simgelerken? Nerede oldu? Ne zaman oldu bu değişim, böylesine! Hırçın, hınçlı, inatçı ve yenilmez dünyaya, hangi ara kendimizi teslim edip uyur-gezer olduk?

Minicik ellerimiz büyüyüp nasır tuttuğu zaman, silah verdiler çoğumuza.
Ayaklarımızın numarası annemizin-babamızınkinden büyüdüğü vakit, postal geçirttiler bazılarımıza.
Herkese içten gülümseyen gözlerimiz yaş aldığı zaman, "gördüğünü vur!" dediler bahsi geçen "dünün çocukları"na!
Ve bizler, isyanı hep başkalarından bekledik inadına!

Hayal ediyorum hep. Kapatıyorum gözlerimi, ciğerime çekiyorum ıslak toprağın kokusunu; hani şu yağmurla gelen... Gökyüzü kırmızı. Ağaçlarda yapraklar var, meyveler... Rüzgâr yağmur damlalarını savuruyor yaprakların üzerindeki; yüzüme doğru. Martı sesleri geliyor bir yerlerden. Mavi sonsuzluğa yakın bir yerlerdeyim demek ki... Sonra birisi kornaya basıyor sinirle; uyanıyorum hayallerimden. Yine bu şehir. Yine bu metropol havası. Yine buradayım, bilgisayar karşısında...

Hayal ediyorum, alabildiğine yeşil bir çayırın ortasındayız. Etrafımdakileri tanımıyorum, çok da önemli değil kimlikleri ya... Uzanıyorum yeşilin üzerine. Gökyüzü uçsuz bucaksız mavi... Elimde o çok sevdiğim Gorki'nin Ana romanı. Teker teker dokunuyorum o eskimiş sayfalara. Kağıdın eskiliğinin kokusunu çekiyorum içime. Önce kağıt, sonra toprak kokusu sarıyor etrafımı. Neşeli neşeli cıvıldıyor kuşlar... Derken bir egsoz dumanı... Uyanıyorum yine bu şehrin trafiğinin ortasında kalmış o lanet otobüsün içinde.

"Makinalar, sunilik, canilik, silahlar ve bu hayata doğan masumlar... Biz bu değiliz! Olmamalıyız!" diyorum kendi kendime. "Ağaçtan düşen bir mor eriğin tadıdır, lezzet. O yemyeşile doymaktır, güzellik. Gökyüzünün kırmızısına hayran olmaktır, aşk. Toprak kokusudur en güzel parfüm... Hani şu yağmurla gelen... Peki ama neden?"

Saturday, 19 February 2011

O insan...

"Etrafımızaki her insanı sevmek zorunda değilizdir, fakat saygı duymalıyızdır" der annem hep. Peki o insan sana saygı göstermiyorsa ne yapacağız?

"O" meşhur kişi herkesin arkadaş çevresinde vardır veya o dönemden geçilmiştir şahsi olarak; bakınız: NEGATİF!
İçerisi çok boğarsa sizi ve dışarı nefes almaya çıkarsanız, O kişi buna şöyle tepki gösterecektir;
"-Çok soğuk, hayatta çıkmam. Zaten anlamıyorum sizi ben. Bir insan neden hava almaya dışarı çıkar ki? İçeride oksijen olmasaydı biz de nefes alamazdık. ...." bıdı-bıdı...

Sigara içerseniz etrafında, kasıtlı olarak sahte bir öksürük krizine girecek ve bulduğu ilk kişinin parfümünü üzerine boca edecektir O şahsiyet.

Arkadaşınızın doğum gününe ne giyeceğinizi konuşurken bambaşka biriyle, lafa girecek ve "bak, beni kimse davet etmiyor. Asosyalim işte, gördün mü?" diye bariz olanı sokacaktır gözünüze.

İki gün üst üste aynı yerde yemek yediğiniz takdirde üçüncü gün "hayır, oraya gitmiyoruz!" emrini alacaksınızdır.

Herşeyi O bilir, herkes O'ndan nefret eder, en zeki, en göze batan, en asosyal, en istenmeyen ve nasıl oluyorsa en mükemmel O'dur.

İşte, böyle bir insan varsa sizin de benim olduğu gibi eğer etrafınızda, bu durumu ortamdaki en yakın arkadaşınızla acilen paylaşın. Eğer kendisi bu durumdan müzdaripse eğer sizin gibi, O'na sadece "jog on!" deyin. Ama, eğer (inşallah, cümlemize, süphaneke, dinimiz, amin) arkadaşınız bu durumla "cool" ise rica edin, O şahsiyet sizi rahatsız ettiğinde ortamı değiştirsin veya O'nu alıp uzaklaşsın, elinizi kana bulamadan.

Benim arkadaşım "cool" olan. Geçenlerde Mac Donalds'a gitmek istemediği için saldıracaktım fakât camın arkadaşım olaya el koydu ve şuan sicilim hala Omo'yla yıkanmış kadar beyaz ve Yumoş sıkılmış gibi yumuşacık!

Saturday, 12 February 2011

Bagetlerle saldırıyorum düşman askerine!

Kapitalist sistemde yaşamanın en kötü tarafı sürekli kendine aynı soruları sormaktır. Bu soruların başında "ee peki şimdi ne olacak?"  ve "sırada ne var?" gelir.


Sistem önüne hedefler yığar, tonla. Birini kendi önüne koyarsın. Dişinle, tırnağınla bazen didinirsin o hedefe ulaşmak için. Genelde hedefer ikiye ayrılırlar; uzun vade hedefler ve kısa vade hedefler. Kısa vade hedefler hep basittir ama zorlarlar.
Uzun vade hefelerse, O'na ulaşmak için uzun yıllar tırmalak anlamına gelir. 
Mesela benim kısa vade hedeflerimin arasında Mac almak, fotoğraf kursuna gitmek, fotoğraf veya plastik makyaj üzerine Master yapmak, küçük küçük projelerle ismimi duyurmak, vs yatıyor. 
Uzun vade hedefim sadece yönetmen olmaktan ibaret. 
Peki yönetmen olduktan sonra ne olacak?
Ondan sonraki hedefim için, zamanın seçeneklerini değerlendireceğim normal olarak.

Bu hedefler değil mi bizi mutsuz eden? Sinirden, stresten saçlarını döken? Uykularını kaçıran? Depresyona sürükleyen?
Biliyorum, bir kaç kişi bana diyecek ki, "o hedefler biterse asıl yaşama sevinci biter insanın". O hedefler varken de mutlu değil ki insanoğlu... Hep bir çaba, hep bir didinme peşinde insanoğlu! Yarının peşinde koşarken tüketiveriyor bugünlerini.

Zamanın değerini bilmeli insan. Daha çok vakit geçirmeli sevdikleriyle.
"Happiness only real when its shared"...
Bir film, ne kadar çok şey anlatabiliyor iki saatte değil mi?

**

Savaşıyorum. Parmaklarımı bastırıyorum piyanonun tuşlarına ve çıkarttığı sesle öldürüyorum düşmanı.
Savaşıyorum. Minör notalarla inletiyorum gitarı!
Savaşmaya koşuyorum; bir elimde keman, bir elimde yayı...
Ben ne anlarım savunmadan?
Bize önce konuş dediler, konuştuk. Yürü dediler, yürüdük. Otur dediler, oturduk. Birşey istedik, anlatamadık sözlerimizle; ağladık hüngür hüngür. Almadılar, sustuk...
Önce bir tokatla başladı herşey. Sonra "hadi yavrum!" istekleriyle devam etti.
Büyüdük. Yürüyebiliyor, konuşabiliyorduk artık. Boyumuzdan büyük çantalar astılar sırtımıza, "savaş!" dediler, yarışa gönderdiler.
Her sene çanta ağırlaştı sırtımızda biz boy atarken.
Zaman geçti, biz büyüdük. "Yarış bitti artık, savaşa başlayacağız!" dediler sirenler çalarken, dört bir yanında savaş alanının.
Önce dost bildiklerimi düşman bellettiler tek tek.
Kitap savaşıyla başladık, "kim daha çok kitap okudu, okuyor?"
Kalem savaşıyla devam ettik, "kim daha iyi yazıyor?"
Savaşmaya başladık dedimse de bakmayın, hala küçüğüz.
İyice kazık kadar olduğumuzda savaşımız değişti.
Savaşıyorum hala. Üniversite notlarımla. Konuştuğum dil sayısıyla. Kıyafet tarzımla. Makyajımla. Müziğimle. Dostlarımla...!
Ağabeyimin hediye ettiği bagetlerle saldırıyorum düşman askerine! Yılmak yok! Az zamanda çok işler başardık!
Davul uzatıyor zavallı arkadaşım ben çalayım diye...
Penaya saldırıyorum, gitar getiriyor...
DVD'lerimi fırlatıyorum, televizyonu açıyor canım arkadaşım...
Düşman bellediğimiz, yıllarca üzerine çıkmaya çalıştığımız arkadaşlarımız...
Diyeceğim o ki, bizi artık hava atma aracı olarak kullanmasın aileler. Bizi birbirimizle kıyaslamasınlar. Hep iyileri görüp bizi aşağılamasınlar. Bizi olduğumuz gibi görsünler, savaştırmasınlar...
Huzur içinde yaşamak istiyorum, yaşanacak ne kaldıysa. Savaş meydanından uzakta... sessiz ve sakin, kendim olabileceğim bir zamanda...

Friday, 11 February 2011

Duvar

Duvarıma bir resim veya fotoğraf asıp, onun gerçekleşme hayalini kurmayı düşlüyorum bir zamandır. 
"Nasıl oluyor da bu dağınık odada aradığım herşeyi buluveriyorum?" sorusuna yanıt arar oldum şimdilerde.
Zaman kavramları beni basar oldu bu ara, sık sık. 
...ve ben tehlikeliyim kendime...

Bir film izledim biraz evvel. Sonu okadar mutlu ve mutsuz bitti ki, önce gözlerim doldu, sonra tebessüm ettim kapatırken. Kendimi yargıladım ve sorguladım sınırlarımı. Ne kadar ileri gidebilirim ki? 
"Bir yer var, biliyorum. Herşeyi söylemek mümkün!" demiş şair. Ulaşabilecek cesareti bulabilir miyim içimde bir yerlerde? 

Bir kelebek istiyorum. Bana şu üç kuruşluk hayatın sadece üç günlük mutlu anıdan ibaret olduğunu hatırlatsın. Gülümsediğin her an yanına kar kalıyor ve çekip gidiyor acımasızlıklar, anlık. Gün oluyor, sadece gülümseyişin kalıyor aklında; aynı tebessümle veda ediyorsun hayata... 

Sunday, 6 February 2011

...ve ben senden daha mutluyum...

Yaptığın işi küçümsetme kimseye. Ne olursa olsun.
Biri gelir, yok efendim herkes bunu yapıyor zaten, yok efendim çok basit bunu okumak zaten...
Her işin kendine göre bir zorluğu var. Senin küçümsediğini belediye çöpçüsünün işi bile zor gelir mesela yapmaya kalksan.
Birincisi, dünyada kaç milyar insan yaşıyor... Sadece 1 kişinin yaptığı meslek var mı? Saçmalıyorsun... ve ikincisi...
Ben yönetmen olacağım. Şuan okuduğum bölüm kimilerine çok basit görünüyor. "Gel de yap ozaman" dediğimde de bahane hazır; "sen eğitimini almışsın, yapıyorsun."
Eğitim sürecimiz bile okadar zor geçiyor ki, belki tıp okuyan kişinin derslerinden daha karmaşık bizimki. Kim bilir...
Gün oldu, sabahın 4'ünde yollara döküldük 20'şer kiloluk ışık ve tripodlar sırtımızda; otobüslerle şehrin öbür tarafına gittik.
Gün oldu, 90 kişilik sınıfa fikrimizi beğendirmek için ter döktük.
Gün oldu, sabahın köründen gecenin bir vaktine kadar montaj yetiştirmeye çalıştık kısıtlı bilgisayarların başında, sırayla.
Ben, ki kimilerine göre en basit dersi okuyorum, yoruluyorum. Fiziken. Beynen.
Günlerce oyuncu arıyoruz. Öğrenci harçlıklarımızla yol paralarını, yemeklerini karşılıyoruz oyuncularımızın.
Mekan arıyoruz, bazen saatlerce yürüyoruz...
Sırf profesyonel bir iş çıkartmak için saatlerce fotoğraf çekiyoruz storyboard hazırlığı esnasında.
Hikayemizi yazıp senaryolaştırıyoruz. Kulağa basit gelen bu zıkkım bile, en az 3 kez toplantı yapmamızı gerektiriyor.
Sırasını boşver, bunların hepsini 1 hafta içerisinde yapmak zorundayız biz.
Basit iş mi var?!
Bugün, tıpta okuyan bir öğrencinin gelecekte para kazanacağı az çok barizdir. Biz, ismimiz duyuluncaya kadar, sokaktaki herhangi bir film yönetmenliği mezunları olacağız..
Seviyorum arkadaşım yaptığım şeyi. Bende hikayeler, senaryolar bitmez. Maddi olarak ne kadar çökmüşsekte biz öğrenciler bu sene, okulumuzdan kameramızı, ışıklarımızı, alet edevatlarımızı temin edebiliyoruz. İnternetten oyuncularımızı bulabiliyoruz. Okulda, en yeni bilgisayarlarda montaj yapabiliyoruz. Bu imkanlarla bile zor bir iş çıkarıyoruz.
Okuduğum okuluma aşığım mesela. Öğretmenlerimiz bal gibi insanlar. Okadar güzel öğretiyorlar ki, mezun olduğumuzda karşılaşacağımız zorluklara bile hazırlıklıyız.
Evet, ben yönetmen olmak istiyorum. Mezun olduğumda tam kapasite bir "film-maker" olacağım. Senin gibi düşünen insanların sinemaya eğlenmek için gidip izlediği filmleri ben yapacağım ilerde ve emin ol, "vay be!" diyerek çıkacaksın o salondan. Bu küçümsediğin bölüm olmasaydı eğer, sanat adına çok büyük bir eksiklik olurdu dünyada.
Biz bunu sevdiğimiz için yapacak insanlarız. Masa başı işte ömür çürütmek istemediğim için, yazdığım senaryolar yıllardır beğenildiği için, filmlere aşık olduğum için, önümdeki rol modellerin hepsinin film setlerinde ömürlerini geçirdikleri için, kamerama aşık olduğum için, çekimlerimde heyecandan senaryomu unuttuğum için,  sanat adına güzel işler çıkartmak istediğim için ve sanatın tarihine altın harflerle kazınıp, çok büyük işler başarmak için okuyorum ben Video Production'ı ve Film Studies'i... ve ben, senden bin kat daha mutlu ve umutluyum geleceğime dair.
Bu küçümsediğin, basit dediğin bölüm var ya... Senin puanın anca ona yetti diye girdiğin, veya yıllarca hedefleyip kazandığın ama bir boka yaramayan, veya aile baskısıyla okuduğun bölümden mezun olunca edineceğin mesleğinin bile yapamacağı şeyler yapacak gelecekte ve sen, bir gün, bu laflarını oturup afiyetle yiyeceksin, ben kırmızı halının keyfini sürerken.
İyi akşamlar diliyorum.

Saturday, 5 February 2011

Gerek yok yalanlara.

Ne inatmış, ne alışkanlıkmış, ne bitmek bilmez konuşkanlıkmış...
Sonunda kürkçü dükkanına binbir bahaneyle giriverdin yine, haydi hayırlısı.
Bir de şu yalanların olmasa...
Elinde fincanla şeker almaya gelen komşu gibisin uzaktan bakınca.
Ne acı, ne gerçek... Sahte gülücüklerle sesleniyorsun inadına; "huu komşuuu! Ay şeker bitmiş, bir fincan alıvericektim fazla varsa..." Ablacım market şu tarafta de gitsin, gelmesin lanet olasıca yapmacık kadın!
Bugün annemin bir rüyasını konuştuk. Sabaha kadar kabuslarla boğuştum ama hatırlamıyorum hiç birini.
Camımın önündeki teller düşmüş. Kış demedim, soğuk demedim açtım penceremi.
Bugün hava soğuk. Bugün yine yemek yedim. Bugün yine uyandım gri bir gökyüzüne. Yinelerle dolu bir hayatım var işte.
Sıkıntıdan ne yapıyorum biliyor musun? Dudağımın kanayan yerlerinin bir kaç gün boyunca iyileşmesini bekliyorum. Orası iyileştiğinde de bir film açıp, orası yine kanayana kadar dudağımı yiyorum.
Saçma gelmesin hiç; tekrar tekrar aşık olmandan farksız değil bu yaptığım. Ne gerek varsa hakikaten... Çok saçma değil mi?!
Ne diyordum? Ha evet. Kürkçü dükkanını açmışız yine biz. Buyur etmiyoruz seni içeri ama pek bir alıcı gözle girivermişsin nedense. Gören eve girdiğini değil, komple binayı satın alacağını düşünürmüş, o derece.
Sonra eskileri yad ettik annemle işte. Bir anda sinir stres oldum saçma sapan. Ne gereği varsa?!
Sen gelme artık buralara tilki! Sandığın kadar zeki değilsin zira. Klavuzu karga olanın burnu boktan çıkmazmış. Kokutma her yeri. Hadi naş geri bas, geri!
"Fena rest çekerim" dedim anneme, isterse. "Gerek yok, takılsın" dedi. Düşündüm.. Evet takıl ya sen. Hayır olay şu ki, zararın kendine.
Dedim ya, bugün annemle konuştuk yine. Birilerine sitem mi etmişsin ne?! Hayır arkadaşım, ne gereği var?!
"Yüzsüzlüğün daniskası" dedim kendi kendime. "Aynen öyle" dedi annem. "Farklı kültürlerden gelmek bu kadar fark yaratmaz ama yinede, bence kültür yok direkt ailede" dedim. "Boşver, takılsın kendi çapında" dedi. "Belki ders verir yine" dedim; sustu, güldü annem.
Hatırlamadığın hiç birşeyin arkasında durama sen. Zira hani, ben de unutkan bir insanımdır bazen. Hani gün gelir devran döner... Olur ya.. Hayat bu yaşadığımız. Dünya da elips şeklinde mesela. Diyeceğim o ki, gerek yok yalanlara. Ne senin alacağın sütü istiyoruz, ne senden bir dilim ekmek, ne de bir kalıp çikolata.
Uğurlar ola.

Friday, 4 February 2011

Sus artık. Artık hakikaten sus.

Hayır olay ne biliyor musun aslında?
Birisi okadar çok konuşur ki, sırf onun çenesini kapatmak için gereksiz tepkiler verirsin.
Çok konuşan zekidir ya göya; karşısındakinin ne dediğini unutmaz! Halbu ki o seni konuşarak hipnotize eder, söylediklerini hafızaya alır.
Sen o salağın sana neden böyle davrandığını anlayamadan o bir anda bir kuyuya taş olarak senin salladıklarını atıverir... bin tane deli atlar peşinden. Sen de bakakalırsın düşenlerin ardından.
Tepki şudur; "n'olyo ya?!"
Zira o gerzeğin kafasında tek birşey vardır; kazanmak!
Sen daha oyunun içinde olduğunu anlamadan "Loser!" deyiverirler.
Bir "başarıyla kaybediş" belgesi tutuştururlar eline, yallah-köylü köyüne!
Sonra kuyuya atlayanları hatırlarsın bir bir.
O kişiler, o gerzek mahlukatın yandaşlarıdırlar zira artık. Ezeli rakip!
Daha dün geyik yaptığın, omzunda ağladığın insan; kanlı bıçaklı düşmanın olur.
Yav arkadaş, sorun ben de değil ki?! Sus dersin susmaz. Bıdı bıdı sabaha kadar yer insanı o salak. Sonunda da sırf sussun diye ona söver gibi söversin başkasına. Sonunda susar ama.. Seni de susturur inceden. Gel gör ki, çok gereksiz bunları tartışmak yeniden. Çünkü biliyorum, o çenen bir açılırsa eğer, ömrün yettiğinceye dek "ama birşey" dersin sen.
Çünkü senin söyleyecek birşeylerin tükenmez! Hep bir bahaneyle çıkarsın insanın karşısına, iliğini kurutursun insanın.
Konu değişmez. İstediğini alıncaya kadar başkaları seni ilgilendirmez.
Hayat mı bu be?
Ölsene sen!
Ya da iste, belediyeye gömdüreyim seni inceden...
Boğma hatun artık, yeter ama. Gidişin sessiz olsun bari bir zahmet; çok konuştun motorun soğusun sus da...