Monday, 28 November 2016

SIRÇA KÜMES

Gülümsediği kadar kırgın olduğunu anladım insanların.
Hayır, herşey yolunda değilmiş.
Hayır, insana ağır gelirmiş bazı durumlar.
Kahkahaların kadar sinirlerin bozulurmuş.
Sustuğun kadar yüksekmiş çığlığın.
Vazgeçtiğin kadar denermişsin.
İstedikçe yapar, yaptıkça bıkar, bıktıkça hayır dermişsin.
Hayır dedikçe ikna olurmuşsun.
Cinnet geçirmenin kıyısında bekler,
Delirttikçe severmişsin. 
Sevdikçe nefret edilirmiş. 
Umrunda değil gibi davranıp;
Gece gündüz düşünürmüşsün. 
Uyur gibi yapıp bekler;
Gelmedikçe kalbin acır;
Acıdıkça gülümser;
Tebessümler kahkahalara dönüşünceye dek ağlarmış insan katıla katıla. 
Unuttukça hatırlarmış.
Güzelleştikçe çirkinleşirmiş insanlar. 
Öldükçe dirilirmiş. 
O kadar derinleşmeye gerek yok tabii...
Sorun oldukça çözüm bulunuyor... 
Bazen ise içtikçe acıkıyor insan. 
Hepsi bundan ibaret. 

Saturday, 1 October 2016

Dayatılan Seçimler

"Asla yapmam" dediğiniz, yapan kişilerden tiksindiğiniz kaç durumda kendinizi başrol olarak buldunuz?
Senaryosunu yazıp yönetmediğiniz her hikayede oynadığınızda, beklentilerinizin altında veya üstünde sonuçlar almanız çok doğal. Ancak bu beklentilerinizi olumlu-olumsuz karşılamama durumu kendi yönetmeye çalıştığınız işinizde olduğunda, ki buna hayat diyoruz, inanın herşey çok daha zor oluyor.
Kabullenmek, akışına bırakmak, -mış gibi yapmak, üstesinden geleceğine inanmak, beklentilerinizi yüksek tutmak gibi olgularla hayatımızı yaşamak zorunda kalmamız ne acı değil mi?
Mesele hayatın size limon vermesi ve sizin limonata yapmanız değil, mesele şekerinizi çalan insanlar.
Söylemek istediklerinizin ciğerinizin üzerindeki bir taş olması, ağırlaştıkça sizi ufaltan hissiyatlar içerisinde olmanız, bazen ise yanlış anlaşılmalar veya kandırılıyor olmanızı anlamanızdan ötürü duyduğunuz kızgınlıklar...
İnsanın hissettiklerinin tamamen dışarıyla alakalı olması kadar kötü birşey var mı? Bu dışarısı dediğim sadece insan olarak algılanmasın.
Yağmurlu bir günde hissedilen melankoli örneğin; veya kucağınıza çıkıp mırlayan bir kedi ile huzurlu hissetmek...
Sadece bir fincan kahve ile bile mutluluğunuz perçinlenebiliyor.
Bu yüzden insan sosyal bir varlık ve bu yüzden insan sosyalleştikçe kendinden uzaklaşıyor.
Hiç seçim yapmak zorunda kaldınız mı?
Her gün yaptığınız seçimlerden bahsetmiyorum; ne giyeceğiniz, hangi yoldan gideceğiniz, banyo yapma veya yapmama ikilemi vs; bu değil sormak istediğim.
Hiç çok zor, imkansız, hatta o duruma geldiğinizde yere yatıp ölü taklidi yapabilmeyi çok istediğiniz bir seçim yapmak zorunda kaldınız mı?
Size bir şey söyleyeyim; eğer böyle bir yük hissettiniz ise omzunuzda, hayatınızda bir kez bile olsa, %90 ihtimalle o seçimi size yaptıranlar suçludur, sizin kabahatiniz asla yoktur.
Hayat sizi bir yerlere itmiyor zira, insanlar itiyor.
İnsan dayatmaları yüzünden ahlak, terbiye, empati, sempati yapmak zorunda kalıyoruz. Zaman içinde bizi zincir gibi saran bu eylemleri severek, gönüllü olarak yapmaya başlayıp, bunlara uygun olmayan davranışlar sergileyen insanları eleştiriyoruz.
Mesela yaşlı birisini görüp otobüste yer vermemek çok büyük bir terbiyesizlik. Siz ise çoğu zaman etrafınızdaki belki hayatınız boyunca bir daha asla görmeyeceğiniz insanlardan onay almak için o amcaya-teyzeye yer veriyorsunuz; kişinin ayakta durmasının zor olacağı veya empati-sempati kurduğunuz için değil. Ancak insanın bunu kendine itiraf edip, dışarıya dillendirmemesi yüzünden toplum inanılmaz bir halde şuan.
Bunların, yukarıda yazılı olanların hepsi benim şahsi gözlemlerim ve deneyimlerim. Siz derken okuyan sizlere itelemiyorum bunların hiç birini, ben de öyle yapıyorum.
Neyse, konumuz o değil.
Konumuz "dayatılan seçimler".
Dün değil evvelsi gün bir seçim yapmak zorunda bırakıldım. Ya ve yada ile başlayan seçenekler, tehditkar, zor, iğrenç, rezil ve kötüydü.
Ancak zorunda kaldığım için yaptığım bu tercih sebebiyle şuan recm cezasına çarptırılmam an meselesi.
Tercihi sunan kişi ise şekerimi alıp gitti.
Canım sıkkın.
Çok sıkkın.
Çok mutsuz hissediyorum kendimi.
Ancak bu kez toplum ne der düşüncesiyle değil.
Böyle olmak zorunda bırakıldığım için ve işlerin bu raddeye gelmesine sebep olan insan yüzünden.
En mutlu olmam gereken zamanda bana yaşattırılan bu gerginlikler için ilgili kişiye sarfettiğim küfürler var.
Artık empati ve sempati kurmak istemiyorum; çünkü kimse de beni anlamaya çalışmıyor.
Dolayısıyla herkesin canı cehenneme.
Hele de o toplum denen zımbırtıya üye olan insanların.
Uzun zaman sonra ilk defa, ağlarım diye düşündüğüm bir durum için ağlamıyorum. Kendimi tuttuğumdan değil. Bezmişliğin getirdiği bir artı bu.
Çığlık çığlığa bağırmak falan da istemiyorum.
Beni rahat bıraksınlar, yeter, artık.

Monday, 14 March 2016

anKARA

Sevgili devlet büyükleri, sevgili kocaman adamlar; merhaba.

Cümlelerime başlamadan önce ne sağcı ne solcu, birşeyist olduğumu belirtmek isterim.

Sizlerle ben hayallerimi paylaşmak istiyorum.

Ben çocukken Luz Clarita diye bir Brezilya dizisi vardı. Oradaki yetim kız hep ezilir, hep aşağılanırdı da ben ona hep ağlar üzülürdüm. Kiminin mayasında var sanırım... Sonradan ekilmiyor.

Maddi olarak çok muhteşem yaşadığımız yıllar da oldu, rezil rüsva yaşadığımız da. Derdim her zaman günde bir 15 dakika bile olsa gülümseyebilmekti benim. Elim ayağım tuttuğu sürece, ölmediğimiz sürece, en dibi de görsek basar çıkarız evelallah. Biraz çalışarak, biraz yardımlarla, çok çalışıp, gecemi gündüzüme katıp okudum, eğitimimi tamamladım.

Eğitimini aldığım meslek haricinde ne kadar alakasız iş varsa yaptım, yapıyorum. Önemli olan iştir, eve ekmek girdiği müddetçe, namusumla, alın terimle kazandığım müddetçe hiç dert etmem, yaparım.

Annem ve sevgili kedimiz Çapul ile birlikte bir hayat sürerken, canımdan öte sevdiğim nişanlım ile bir aile kurma kararı aldık, emin adımlarla ilerliyoruz.

Gelinlik bakıyoruz, mobilya bakıyoruz, çocuklarımızın isimlerini düşünüyoruz, derdimiz gediğimiz günde 15 dakika gülümseyebilmek, faturalarımızı-kiramızı ödeyebilmekten ibarettir.

En sevdiğimiz filmi, en beğendiğimiz şarkıyı tartışıp, benim canımın doğum gününde ne hediye alacağım, düğüne kadar kaç kilo verebileceğim gibi sıkıntılarla boğuşuyoruz. Ha maddi sıkıntılar yok mu? Olmaz mı! Önemli olan maneviyattır ama, para gelir geçer, bir şekilde hallediliyor.

Dün gece sakin sakin oturup survivor izlemeye hazırlanırken maaile, şöyle bir sosyal medyaya baktım ki kıyametler kopmuş. Ciğerime taş oturdu. İnanır mısınız, ağlamaktan uyuyamadım.

3 oldu, katliam oldu, olan gençlere oldu, kalanlara oldu ...

Kimin yasını tutacağımızı bilemiyoruz artık; benim gibi bir kaç bin kişi daha...

Neyse, ağlaya ağlaya sabahı sabah ettim, kalktım işe gittim.

Akşam işten dönerken (Kadıköy'de çalışıyorum), hızlı hızlı yürüdüğümü farkettim, "ya hızlıca bombaya gidiyorsam?" diye düşünüp durdum. Kendi kendime oyalandım, bende olmayan telefona kılıf falan baktım bir telefon ıvır zıvırı satan yerde. Cebimde zaten 2,25TL var, o da anca dolmuş param, birşey alacağımdan değil işte.

Sonra durduğum yerde çevreme bakındım. Bilir misiniz, Kadıköy hep kalabalıktır. "Ya şimdi burada patlarsa bomba, ya tam tersi iş yapıyorsam?" diye düşünerek hızlıca dolmuş durağına gittim.

Dolmuşa bindikten sonra canımdan öte sevdiğim nişanlıma "ben sağ sağlim dolmuşa bindim, çıkınca hayatta olduğunu haber et" diye mesaj attım.

Biraz önce, Ankara'da yaşayan bir arkadaşıma ise "belki sıra İstanbul'dadır, seni çok sevdiğimi unutma, ölüm var kalım var" diye mesaj attım.

Evden helallik almadan çıkamıyoruz artık sevgili büyükler.

Biz, ben, ölmek istemiyoruz!

Dün o parkta oturan, YGS'den çıkmış gencecik çocukların da böyle hayalleri, istekleri, hedefleri vardı; keza otobüs bekleyenlerin de.

Katledilen insanlar bir sayıdan ibaret değil; her biri bir dünya, her biri birilerinin evladı, kuzusu, birilerinin sevdiceği, canından öte sevdiği ...

Senin benim gibi etten kemikten, hayalden, hayattan ibaret insanlar öldü. O insanlar paramparça öldüler. Kolu bir yerde, bacağı bir yerde.

Biz, ben, ölmek istemiyoruz!

Yerin dibine batsın ölüm getiren herşey! Bize kıydırmayın. Biz sayı değiliz. Siz de öyle.

Yeter..! Bir daha bomba patlamaması için ne gerekiyorsa yapın ve artık ağlayarak uyumayalım.

Tuesday, 26 January 2016

Elli iki dakika..!

Elli iki dakika can çekişmek! Ölümü beklemek!
Belkide korkmak ama belli etmemek!
Neler yaşadın elli iki dakika?
Adı maviden gelenim, nasıl kıydılar sana?

Adı maviden gelenimin son mücadelesi;
Tam tamına elli iki dakika! 
Ölmek kolaymı? Kıyabilmek bir cana?
Anlayamadılar hiç, anlayamadılar hala!

Adı maviden gelenim gökyüzüne uçmadan,
Sabahın kör saati, taburesine vurmadan,
"Barış okusun" demiş, Barışları okutun!
Boynunda ipekten şal değil, bir düğüm halattan!

Onlar mı yanlış, biz mi doğru?
Hayalden mi ibaret idealler bilemem ama,
Adı maviden gelenimin son direnişi
En son direnişi tam elli iki dakika!




DipNot: Deniz Gezmiş'in ipte 52 dakika boyunca nabzının attığını öğrendiğimde yazmıştım bu şiiri, birkaç sene evvel. Ölüme bile ölümüne direnen Adı Maviden Gelenime ithafen... 

1947-...