Wednesday, 30 November 2011

Bugünü unutmuyorum!

Dün 30 Kasım'dı, bugün 1 Aralık ve bu iki gün arasındaki ince çizgiyi herkes unutur ama ben unutmuyorum.

Neden unutmuyorum biliyor musun? Çünkü 30 Kasım ve 1 Aralık tarihleri, 2002 yılında bize yaşattığı azapla ünlüdür.

İkisi de ilkleri yaşadığım gündür.

Çünkü 30 Kasım'dı, O gittiğinde aramızdan.

Çünkü 1 Aralık'tı, veda edişimiz.

Çünkü 30 Kasım'dı, bize veda edişi.

Çünkü 1 Aralık'tı, toprağa karışışı.

Bugün de dün kadar acılı.


Bugün, anneannemi toprağa verişimizin 9. senesi.

Saturday, 12 November 2011

Yolcu

Bahanelerim var ceplerimde... Bir günlük tren biletimin yanına sıkışırdım onları, gidiyorum. 
Günü geçmiş gazeteler gibi savruluyorum, rüzgar alan tren istasyonlarında.
Öyle ki, umursamıyorum geride bıraktıklarımı. Her adımda rahatlıyor ciğerim. Her nefeste tükeniyor pişmanlık hissi. Umursamıyorum kimlerden geçtiğimi; uçuruma gidiyorum.

Bir şelale gibi gürlemeye gidiyorum; kuş gibi ürkek kalbim kaçmaya niyetli bu kez. Damarlarım acıyor boynumda. Hız kesmeden gidiyorum. 
Herşey aynı, her yüz aynı... Kaçıyorum belki de. Neden gittiğimi biliyorum; ama bilmiyorum işte neden sıkıldığımı. Ne de olsa avucumun içi gibi biliyorum herşeyi, herkesi. Bildiğimden kaçıyorum; bildiğim için kaçıyorum. Kaçıyorum, uzaklaşıyorum amaçsızca. Hızlı hızlı atıyorum adımlarımı. Geniş aralıklarla basıyorum diğer ayağımı. Olabildiğince çabuk gitmek amacım ve amacıma uyarak gidiyorum. 
Yitirdiklerim, pişmanlıklarım, keşkelerim, amalarım; hepsini çöpe attım da gidiyorum. Ben kimim? Neyim? Kimlerdenim? Neredenim? Hepsini unuttum da gidiyorum. Kendimi bıraktım da gidiyorum.
Gidiyorum. Gitmelere gidiyorum. Kaçmalara gidiyorum. Sabahın güneşinin vurduğu yatağımdan vazgeçip gidiyorum. Sigaramdan vazgeçip gidiyorum. İki yudum alkolümden vazgeçip gidiyorum. Çayımdan, kahvemden; aylarca ördüğüm battaniyemden vazgeçip gidiyorum. Umrumda bile değil değer verdiklerim, bir zaman. Hayallerimden vazgeçip gidiyorum.
Dişimle tırnağımla yaptıklarımı siliyorum. Günlerce uğraşıp, başardıklarımı siliyorum. Umrumda bile değil hiç kimse, hiç birşey! Hayatı sallayıp gidiyorum! 
Utançlarımı bırakıp gidiyorum. Utandırdıklarımı bırakıp gidiyorum. 

Ben gidiyorum dost. Seni bırakıyorum. Vedalar yazdım sana, hepsini unutup gidiyorum. Seninle paylaştığımız ne varsa, kafamdan atıp gidiyorum. Gidiyorum güneşle göç eden kuşlar misali. Kalasım kalmadı. Kalmaya yüzüm kalmadı! 
Gitmeliymiş insan tükettiğinde; tükendiğinde. Gidiyorum ben de... Bilinmeyene, bilmeyene gidiyorum, başlamak için yeniden; herşeye... 
Umutlu bitmesin bu, umutsuzca gidiyorum. 
Ya da herşeyi unut sen; ben de unutmaya gidiyorum! 

Wednesday, 9 November 2011

Dört dakikalık hayat dersi!

Bundan seneler evvel "hit" olmuş bir klibi izledim geçen gün. Dört dakikalık klipte okadar güzel bir ders veriliyor ki, üzerine bir kitap çıkarabilirim; fakat klipte anlatıldığı kadar derin olmaz...

İki tane lezbiyen kız var klipte. Demir örgülerin ve dikenli tellerle çevrilmiş bir alanın içerisindeler. Hava yağmurlu. Onları izleyen insanların hepsi şemsiye altına sığınmış ve paltolarına bürünmüşler. Kızlar ise incecik gömlek ve minicik bir etekle yağmurda dans ediyorlar.
Klibin sonunda kızlar, bulundukarı alanın etrafında yürüyerek, "kafesimsi" yerden çıkış buluyorlar. Klibin sonunda gördüğümüz kare ise, insanların demir örgülerin ardından onlara bakmaya devam ettikleri ve kızların uzaklara doğru yürüdükleri.

Herkese soruyorum ne düşündüklerini. Her kafadan ayrı ses çıkıyor bu kliple ilgili. Bazıları izlemiyor bile. Ne de olsa "lezbiyenlik" var klipte; a-aa! Terbiyesizler! değil mi?

Halbuki ne kadar güzel anlatmışlar...

İnsanoğlu, yıllarca dayatılan doğru ve/veya yanlış adetler yüzünden, gördüğü ve öğrendiklerine ters gelen herşeyi kendi kafasında tel örgüler içerisine hapsetti. Öyle ki bugün, en gelişmiş bilinen avrupa ülkelerinin çoğunda, hala "gay evlilikler" yasal değildir. Öyle ki bugün, en basit örneğiyle, yağmurda incecik kıyafetlerle gezen sırılsıklam birisini görsek, garipseriz ve "bu havada böyle sokağa mı çıkılır?" deriz. Neden? Çünkü yağmurda ıslanan insan, koşarak bir yerlere saklanmaya çalışmalıdır. Eğer o insan sakin sakin yürüyorsa, ya psikolojik bir rahasızlığa sahiptir, ya da sarhoş falandır. Böyle düşünmüyor musunuz? Düşünmüyor muyuz?

İnsan okadar çok tel örgü çekmişki beynine, en sonunda kendisini hapsetmiş tam orta yere. Sonra oturup izlemiş "yıkılmak zorunda kalan" örgüleri. Kendine zarar verecekler diye mi çekmiş o örgüleri en başında? Sanmıyorum. "Katılmıyorum söylediğinize" diyebilmek bir topluma, ne kadar yalnızlaştırıcıdır... Ne kadar korkunçtur! Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar... En güzeli, herkes gibi tellerle donatmak beyninin içini...

Ne kadar kıskanır o baş kaldıranları, örgüye soktuklarını... Ne kadar kıskanır da cesaret edemez onlara arka çıkmaya... Onların yanında durmaya... O örgüleri beyninden kaldırmaya! Çünkü insanoğlu bilir ki, bir gün o örgüleri diğerlerinden önce kaldırırsa beyninden, çorap söküğü gibi gelecek gerisi! Yanlış olanı bir kez görünce, herşeyi sorgulayacak! İnsanoğlu, korkak bir tavuktur ve o tavuk, birgün kesilmek için büyütüldüğünün farkında olmaktan kaçar köşe bucak. İnsanoğlu bir koyundur, sürüdeki... İnsanoğlu, herşeydir ama bir tek şey değildir; "düşünebilen hayvan". Zira bundan yüzyıllar önce, düşünme yetisi elinden alınmıştır. Birgün o tel örgüler, yaşayan her bir bireyin beyninde eriyip yok olduğunda, "insanlık" devrimi yapılacak dünyada. İşte o gün, Özgürlük Günü olarak kutlanacak "sorgusuz, sualsiz".


İlgili vidyo: