Sunday, 25 September 2011

Neredeyim ben?

Kendimi arıyorum!
Sağa bakıyorum, sola bakıyorum, yukarı bakıyorum, aşağı bakıyorum...
Ne sağdayım, ne solda... Ne de Allah katındayım, bakma...
Hangi "cehennem"deysem çıkıp gelirsem iyi.
Aranıyorum ey ahali!
Ölü yada diri.

Buruşturup attığım kağıt parçasına saklanmışımdır belki.
Bir gayret kalksam da baksam bari...
Ne yerdeyim, ne gökte!
Neredeyim acaba, hangi cehennemde?

Külleri savrulan sigarada mıyımdır acaba?
Ödül vereceğim beni sorup soruşturana!
Ne gerideyim, ne ileride...
Sormayın artık beni bana!

Öldürüp attılar mı acaba bir yerlere?
Kendimi arıyorum sokak sokak, köşe bucak!
Kim bilir benliğim nerede!
Belki de buldum sığınacak bir kucak ...

Cehennemde arıyorum kendimi.
Hani yoktu öteki tarafın tabiri?
Şurada ne yaşıyorsunuz ahali?
Ahada budur cehennem de cennette;
ama acaba benliğim nerede?

Monday, 19 September 2011

İndim dereye, taş bulamadım; kendime göre eş bulamadım!

Günler sonra Üniversite'de ikinci seneye başlayacağım. Korkuyorum açıkçası. Bilindik yer, bilindik insanlar korkutuyor beni.
Çünkü bugüne kadar uzunca yanyana kaldığım herkesle kavgalıyım. Herkesi yitirdim kendi hesaplarıma göre.
Bu sene için asosyal olma kararı da alsam aslında benim bu kararı almama gerek olmadığını hatırlatıyorum kendi kendime. Ne de olsa zaten bir asosyalim. Hani bir insan "zaten" olduğu birşeyi olmak için çabalar mı? Düşünsene, A: "ben doktor olmak istiyorum!" B: "Sakin ol şampiyon! Sen zaten doktorsun! Nefes al! Sakinleş!"
Evet, "ben asosyal olma kararı aldım!", ama ben zaten asosyalim.

Korkularım var. Günün sonunda "I hurt myself today to see if I still feel..." diye gezmek istemiyorum. Sanırım geziyorum ama. Enteresan. Şuan zaten bugünün sonundayız hem de ve ben Johnny Cash dinliyorum. What have I become my sweetest friend? Everyone I know goes away in the end...

Tamam sakinim. Herşey yoluna girecek. Belki cuma günü birşeyler düzelebilir. Belki sosyalleşebilirim.

Ne kadar sıkıcı bir hayatım var, tanrım... Derdime bak! Üniversite başlıyor Deniz, kendine gel! Aman tanrım !!!! Maraton başlıyor! Eşşek yüküyle dersler başlıyor ve sen burda oturmuş "aman yalnız kalır mıyım?" diye sorguluyorsun şuanki halini! Yalnız kalsan ne olacak? Maraton başlıyor!

Thursday, 15 September 2011

Göründüğün gibi ol(ma).

Kendine bile itiraf edemediğin gerçekler vardır hayatta. Bilirsin, yutkunursun, dilin kıpırdamaz, dudakların oynamaz, öylece kalırsın göz bebeklerin kocaman açılmış...

Bilirsin ama söyleyemezsin. Susarsın. O gerçek hiç yokmuş gibi davranırsın. O gerçeklerin en ağırı, "hiç kimseyi olduğu gibi kabul edemezsin"dir.

Evet, hiç kimseyi olduğu gibi kabul edemezsin. Çünkü insanoğlu gözünün gördüğünü, kulağının duyduğunu, dilinin tattığını, elinin dokunduğunu ve teninin hissettiğini beyninde harmanlar. Hayal gücünün de yardımıyla beş duyu organınla algıladığın her ne ise; beynine kaydedilir. Hayal gücü bazen öyle bir gösterir ki kendini; O'nu olduğu gibi göremezsin.

Aşk, psikolojik rahatsızlıklar, fiziksel rahatsızlıklar, rahatsızlıklardan kurtuluş; bunların her biri ayrı ayrı algılarını değiştirir. Hastayken yediklerinin tadı, kokuları, yemeğin barındırdığı yegane baharatlar seni nasıl o yemekten soğutuyorsa; rahatsızlığın bittiğinde aynı yemek apayrı lezzette ve güzellikte görünebilir.
Bu algılama değişikliği kişilerle de aynıdır.

Psikolojik bir travma anında arkadaş olduğun birisinin yaptığı espriler çok komik gelebilir. Anlattıkları kulağına hoş gelebilir. Farz-ı misal konuşurken gözünün kaydığın yamuk ve sarı dişleri umrunda olmayabilir. Fakat psikolojik olarak kendini daha iyi hissettiğinde o kişinin yaptığı esprileri saçma, anlattıklarını boş ve dişlerinin yapısını itici bulabilirsin. Bunun değişik sebepleri vardır. Bunların ilki bence, başkasının ne anlatığına kafa yormak her zaman kendi sorunlarından uzaklaştırır insanları ve bir şekilde bu psikolojik bir travma esnasında kişiye yardımcı olur; hayal gücünle anlatılanları kafanda canlandırırsın ve böylece konsantre olduğun boş iş, senin için çok güzeldir.

Aşkın gözü kördür derler. Bunun sebebi aşık olunan kişinin eksiklerini, gereksiz artılarını, bir çok kötü yönünü hayal gücünde yok sayıp, karşındakini beyninde bambaşka bir insan olarak görmendir.

Hamilelik, bir bayanı bambaşka bir insan yapar. En benim diyen kadın, ufacık bir bahaneyle ağlama krizine girebilir. Yine aynı şekilde sinir krizine girerek bağırıp çağırabilir.

Depresyon bir insanı ayak ucundan saç teline değiştiren bir psikolojik rahatsızlıktır. Çeşitleri vardır. Bilinen depresyon semtomu "pesimizm", bu hastalığın yalnızca bir türüdür. Sürekli gülen birisi de depresif olabilir.

Karşı tarafı kendinden üstün görme veya aşağılık kompleksi gibi psikolojik rahatsızlıklarla karşındaki kişiyi gözünde fazla yüceltmek de mümkündür.

Kendini beğenmişlik ve çıkar gözetme veya egoism yine karşındaki kişide veya kendinde varolabilecek herhangi psikolojik rahatsızlıklar bütününden yalnızca biridir.

Bu nedenlerden ötürü karşındaki kişi, senin sandığının aksine bir hareket yaparak seni çok kolay şaşırtabilir. Bütün bu durumlar, kişinin muhakeme gücünü, hayal gücünü ve bir çok konuda karar gücünü etkiler. Karşı tarafa duyulan kıskançlık, intikam, acıma gibi güçlü hissiyatlar da kişinin, karşısındaki kişiye karşı kararını etkiler.
Karardan kastım karşı tarafın nasıl bir kişiliğe sahip olduğuna dair izlenimlerdir. Öyle ki, tanıdığını sandığı insanlardan gördüğü kötülükler yüzünden kendi muhakeme gücünü sınayan birisi yazıyor bu satırları.

Kimse kendini kandırmasın. Karşındaki kim olursa olsun, kişiyi asla olduğu gibi kabul edemezsin. Çünkü kişi, önce kendini bilmeli ve insanın kendini tanıması çok zordur. Yukarıda saydıklarımın herhangi birisini yaşayan insan, kendinden beklemediği şeyler yapabilir. Demek ki neymiş? Başkasını (veya kendini), "olduğu" gibi kabul etmek demek, önce neyin ne "olduğunu" anlamak demekmiş.

Sunday, 4 September 2011

Benlik.

Çok yanlış veya çok doğru büyütüldüğümü söyleyemem.
Bir tarafta cahil, bir tarafta fakir ve bir tarafta zengin vardı hep benim hayatımda. Hangisine ayak uyduracağımı bilemeden geçti çocukluğum. Hiç birine ayak uyduramadım ben de.
Çok hoyrattım.
Çok sinirliydim.
Çok depresiftim.
Bayağı klasik olacak belki ama, kimsenin beni anlayamaması ayrıca strese sokuyordu beni.
Bin türde arkadaşım vardı. Hepsi farklı farklıydı. Hangisi nedir diye düşünmekten, en önemli sorunun cevabına ayıracak vaktim kalmamıştı; "ben kimim, ben ne istiyorum!".
Bugün, 20 yaşında, Üniversite öğrencisi, idealleri olan genç bir bayan olarak duruyorum karşınızda.
En azından duruşum öyle.
Aslen, yalnızca karman çormanım.
Ne istediğimi biliyorum, ne yapacağımı biliyorum, ne yapmayacağımı da biliyorum.
Bilmediğim tek şey, tüm bunları yaşatırken kendime, nasıl bir insan olacağım.

Yakınım.

Pek sevilmezdim ev ortamında. Nasıl sevilebilirdim ki? Herkes kendi halindeydi ne de olsa. 
İki dayım, kendi hayatlarını kurmak için çabalarlardı. 
Anneannemin her zaman  bir işi vardı.
Annem hep çalışırdı.
Teyzeme kısır yemeye giderdik.
Çocukluğum belki hatalarla dolu ama bu yaşıma kadar hiç birinin hata olduğunu farketmedim. 
Hata yaptığımı söyleyecek pek kimse yoktu etrafımda. 
Ne yaptığımı biliyodum ama. 
Ne yapmadığımı da.
Herkesin eleştirdiği "ben ve yetiştirilme tarzım" kimseye örnek olmamış sanırım.
Zira en güvendiğim, en yakınım dediğim adamdan yediğim darbeden sonra, bugün baktığımda O kişinin yaşantısına; bana ve kuzenime bağırmak için bahane yapacağı herşeyi yapan en yakınına ses çıkartmak bir yana, en yakınını destekliyor.
Ben ne yaptığımı çok iyi biliyorum; doğru veya yanlış olduğunu bilmeden de yapmış olsam. 
Ama ben, NE YAPMADIĞIMI da çok iyi biliyorum. 
Bir "özür" bekliyorum, 7 senedir. 

Para.

Harçlıklarımı biriktirirdim. Bu huyum nereden geliyordu kimse hala bilmez.
Küçük küçük bir yerlere sakladığım paralarım, bana göre "kocaman" olunca harcamak çok eğlenceliydi.
Önceleri bozuk para biriktirirdim, o bilindik kurt kapanı kumbaralarda.
Sonra kağıt para biriktirmeye başladım.
Sonra biriktirdiğim paralar yok oldu.
Sonra tekrar biriktirdim.
Saydığımda daha fazla olduğuna yemin edebileceğim bir miktardaydılar bir ara.
Sonra biriktirmedim.
Aklımı kaçırmadım, hayır.
Birilerinin, ufacık bir çocuğun parasında gözü vardı.
Hayal yıkmak bu kadar ucuz olmamalı.

Dolap.

Annemin aldığı lastikli balonla oynuyordum evde. Küçüktüm. Duvara atıyordum, eğleniyordum kendi çapımda.
Anneannem "kıracaksın birşeyleri" dedi. Ben de dinlemedim.
Duvara attığım balon, televizyonun üzerinde milattan önceden beri yer etmiş salak kuş biblosuna çarptı ve biblo televizyonun arkasına düştü.
Yerde halı olmasına ramen bir kısmı kırılmıştı.
Sağ kalan büyük kısmını alıp televizyonun üzerine geri koydum.
Anneannemin kızacağını hepimiz biliyoruz.
Bibloyu koyduktan sonra koşar adımla odama girdim.
Önce yatağın altına girmeyi düşündüm.
Sonra dolaba saklandım.
Kapağın aralığından dışarıyı gözetliyodum.
Kendimce gayet güvenli bir saklanma yeri bulmuştum.
Anneannem bir hışımla odama daldı.
İlk baktığı yer yatağın altıydı tabii.
Yatak ve dolap arasında fazla mesafe olmadığından, nefes alıp verişimi duymasın diye ağzımı kapattım kendi kendime.
Korkudan gözlerimi kırpamıyordum.
ve sonunda anneannem dolabın kapağını açtı.