Sunday, 30 January 2011

Sözün bittiği yer, tam da burası.

Güneş gökyüzündeki o bilindik yerini almıştı. Beyaz beyaz bulutlar süslüyordu gökyüzünün güzelliğini. Sade ve huzurlu bir başlangıç yapmıştı gün. 
O gün, diğerlerinden farksız bir gündü bir çok kimseler için. Ama Aygül için stresli bir sabahtı.
Saat geçmek bilmiyordu. Doktor randevusu için gitgide sabırsızlanıyordu. Haber verdiği yakınları da aynı sabırsızlıkla aramışlardı Aygül'ü. "Belli değil henüz" cevabını vermekten yorulmuştu sabahtan beri. Ne diye rahatsız ediyorlardı sanki! O, yeterince stresliydi zaten! 

Tik tak tik tak.. Ne yapsam da geçirsem şu saati. Son üç saat! Dayanamıyorum! 

***
İsmi çağrıldı hemşire tarafından ve biraz korkarak, biraz heyecanlı doktorun odasına girdi Aygül. 

"Test sonuçlarınız yanınızda değil mi?"
"Tabii, buyrun." Heyecandan yere düşürdüğü sonuçları uzatıyordu doktora. 
"Streslisiniz sanırım, korkmanıza gerek yok."
"Yoo. Ee.. Nedir sonuç?"
"Bir bakalım... Hmm.. Test sonuçlarınız pozitif." dedi doktor gülümseyerek. "Hamilesiniz."

***

Dokuz ay sabırla bekldiler eşi ve Aygül. Dokuz ay sonunda bir kız bebekleri olmuştu. 
Annesi de, babası da dünyanın en mutlu insanıydılar artık. O minicik bebek kucaklarında, aylardır hazır bekleyen odasına götürdüler. 
Masallar okuyarak, kitaplar okutarak, ateşlendiğinde başında sabahlayarak büyüttüler o güzel evlatlarını. 
Okuyordu O, diğerleri gibi değildi. Zekiydi. Güzeldi. Akıllıydı. Herşeyden önemlisi, hayalleri, idealleri olan bir genç kızdı. 
Her çocuk özeldir anne-baba için ama O, belki de hepimizden çok daha özel bir genç bayan oluvermişti yıllar su gibi akıp giderken.
Ailesinin göğsünü kabartarak bahsettiği övünç kaynaklarıydı...

Yıllardır en sevdiğimiz söz "İstanbul'da tesadüfen yaşıyoruz"dur, değil mi? O güzeller güzeli genç bayan bize bir kez daha kanıtladı bunu bir melankolik akşamüstü. Eve akşam yemeğine beklerken ailesi, melek olduğu haberi geldi bir trafik kazası sonucu...

Belki böyle olmadı hiçbirşey, belki bunların hepsi benim hayal ürünümün birer parçasıydı. Bu hikayede gerçek olan, annemin arkadaşının Dilara isimli o güzeller güzeli kızının bir trafik kazası sonucu kanatlanıp, gökyüzüne uçtuğudur. 

Yıllar ilerler, insanlar değişir ama acılar hep aynı tattadır; iliklerini kemirir! 
Acının tarifi olmaz, yaşamayana davulun sesi gibidir...
Dilerim, kimse bu acıyı yaşayarak anlamak zorunda kalmadan birileri birşeyler yapma yoluna gider; birileri bir çare bulur! 
Artık başa gelen çekilmesin tarafımızdan! Artık, Dilara gibi pırlantaları cennete göndermesinler bu kadar erken! 

November Rain & December cold...


I will be 21 on December and I owe these stories to my pain already. 
I was old when I was young anyway. I did not grow up playing Barbies. I did not bank the school and have fun outside. I gave myself into the dreams that would never happen. 
But now, I have teddy-bears all around my room; pink pens, white dotted red clothed pencil-cases... 
Like a pay off to the life that has given to me when I was a little kid.  
I buy myself bithday presents everyday in December. 
May be its suppose to be like this. 
You know, I was a grown up when I was a child, 
Now I'm growing up to the childhood. 
The pain that has left to me to live through when I was a little kid is the reason that I want to play November Rain to honour the ones that has died in December cold. I was born in a cold December day... 




********
Well made white dotted red cloth. Its there, right in front of my eyes; the small sized bag that I put my little stuff in. 
Its getting colder. I left my door open like that, I just have sat on the place that I was standing and thought of things... 
The cold came inside from the open door, I feel cold. 
I didn't close my door till the storm arrived, then I couldn't close my door anyway. 
Snow filled up the room. 
Then they became ice when the temperature dropped.  
I waited a guest for a while, my door wide open. 
I fall asleep sweetly when no one arrived. 
I just died sweetly. 
Sweetly while sleeping in the ice. 
Five... Four.. Three.. Two.. One..
Happy death day Deniz! 
Congratulations on your death! 
No one ever taught you not to open your castle's doors wide open? 
Your heart is a castle Deniz! 
Now let yourself feel the rhythm. 
Let the guitar tell whatever is on your mind! 
Don't exhaust yourself. 
Close your eyes. 
Naa naa naa...
Guitar is crying on this rhythm! 
November rain plays somewhere deep inside!
To honour the ones who got wet in the November Rain;
And died in the December Cold!


November Rain!

Friday, 28 January 2011

Holly MotherFucking Shit!

Its the night that Supernatural's new episode will be shown on the telly.
The reason that I'm writing it here can be summarised as I'm not going to be able to watch it until tomorrow night.
This is the shittiest situation ever!
May be I am the biggest fun but I'm not watching it tonight. Why is that? Because I'm not suppose to watch American or British telly in home. My home is in Britain by the way. Fucking non-English speaking mothers!
Okay. I'm cool now.
Thank you mum. Never ever will forget about it.

Thursday, 27 January 2011

Sessizce haykırırız ne varsa yüreğimizde.

Belki yağmur yağar bu sonbahar
ve ben aşık olurum; yaralı...
Belki bir yerlerde güneşler açar
ve yine severim seni bir Pazar sabahı...
Olur ya kapılırım siyah gözlerine.
Belki bir şebneme dokunur ellerin
ve şöyle bir yel eser delice,
ve rüzgarla sallanır eteklerim. 
Sonra gitmezsin sen bu gece.
Kalırsın yanımda, ne olur?
Uzanırsın yanıma sessizce
ve sessizliği dinleriz elele...
Belki durur zaman bize acır da.
Sonsuzu yaşarız gittiği yere kadar!
Belki dünya kulak kabartır sözlerimize;
Sessizce haykırırız ne varsa yüreğimizde.

Wednesday, 26 January 2011

Bu gece gökyüzünde yıldız yok.

Herkesin bir sebebi vardı hayatımdan çıkmaya. Onlar için gitmek doğruydu ve gittiler. Ben yalnızca el salladım, silüetleri sokağın kalabalığına karışıp kaybolurken...
İsmim Deniz. Beni tanıyan bilir, yalnızlıktan çok korkardım ben eskiden. Bazen sırf yalnız kalmamak için sevmediğim insanlarla arkadaşlık ederdim.
Tek derdim, arkadaş çevremi genişletmekti o zamanlar. Bakmayın, yalnız kalmamak için merhabalaştığım kişiye bile değer verdim, değer görmek istedim.
Gel zaman, git zaman bir çok arkadaşımı yitirdim ellerimde, ellerimle...  Sigara dumanı çıksın diye açtığım penceremden yalnızlık sızdı içeriye.
Bir zaman boğdu beni ağırlığı, havasının. İfadelerime yansıdı arkadaşlık özlemim. Fakat bu kez temkinliydim; bulduğuma arkadaş demedim. Önce eskileri denedim...
Eski arkadaşlarım birer birer çıktılar değişken hayatımdan. Her birinin bir geçerli sebebi vardı gitmeye ve ben vapura binişlerini izledim... Otobüsün içindeki kalabalıkta kayboluşlarını izledim... Arkalarına bakmadan, kaçar gibi uzaklaşmalarını izledim... Kapıyı gösterdim; vurup çıkmalarını izledim!
Yeni arkadaşlıklardan korktum bir zaman. Her birine "nasılsa gidecek" diye yaklaştım içten içten. Bir çoğu kazığını sokup gitti. Bir kısmı hissettirmeden, sessizce... Bir kısmına gözyaşlarım savruldu, fırtınada... Yine her birinin sebebi vardı uzaklaşmaya. Yine sebeplerim vardı onları uzaklaştırmaya. Bu kez ben açtım penceremi yalnızlıklara...
Yeni okul.. Yeni insanlar... Yine gitme mevsimi yaklaşıyor, hissediyorum. Bahaneler bol demokrasilerde. Benim devletim Hizbullahı serbest bırakmaya sebep bulmuş, insanlar benden vazgeçmeye mi bulamayacak?
Boşverin siz bunları... Boş lakırdılar bunlar... Makûl olan yine şişeye dokundurmaktır kadehi, belki bir türkü tutturup yalnız başına, bir akşam vakti...

Thursday, 13 January 2011

Yazıyoruz... (Caner'in yazısına ithafen)

En yakın arkadaşımın çok içten yazdığı bir yazıyı okudum biraz önce. Okadar etkisinde kaldım ki, bunu yazma ihtiyacı hissettim.
Arkadaşım çok sevmişti; öyle böyle değil ve sonunda onun da sevgisi, onu hüsrana sürükledi.
Çok canice gelebilir ama; bu acının en güzel yanı, ki güzel yanı olabilir böyle birşeyin bile, ona bu yazıyı yazdırmasıydı.
Birisi söylemişti, şimdi kim söyledi hatırlamıyorum ama; acımazsa canın, birileri boş bir alkol şişesini kırıp, camı kalbine saplamazsa aniden ve düşmezsen yere çok yükseklerden, yazamazsın arkadaş! Yazamazsın! Dünyanın en çok ödül sahibi edebiyatçısı ol; yazamazsın.
Okadar kanar ki tek tek her zerren, alkol başka hissettirir sarhoşluğunu... Öyle cümleler kurarsın, öyle bir gelir ki ilham; o lafları öyle bir dökersin ki dizelere, satırlara, şarkılara... Acını paylaşırlar. Acını bölüşürler. Acınla sevişirler.
Kötü ... ama başka türlüsü imkansız...
Kötü ... çünkü bununla yaşamak imkansız.
Kötü ... biliyorum. Çünkü ben de yazıyorum...

Bir ben var benden içerü. Susmuyor bir türlü.

Şuan bir çok şeyi aynı anda istiyorum.
Bağırmak; avazım çıktığı kadar!
Susmak; sessizliği dinlemek.
Arkadaşlarımın yanında olmak ve kusana kadar içmek!
Sahilde yalnız başıma oturup kitap okumak, güneşin tadını çıkarırken...
Bir an önce sabah olsun istiyorum ki arkadaşlarımı göreyim; ama...
Arkadaşlarımı gerçekten görmek isteyip istemediğimden emin değilim.
Şuan uyumak istiyorum ama, yattığımda uyumak istediğimden emin değilim.
Karma karışığım arkadaşım. Aynı anda seksen tane şeyi düşünüyorum. Sonra o seksen tane şeyden kafamı kurtarmak için bambaşka şeyler düşünmeye başlıyorum; çöz beni arapsaçı. Çivi çiviyi de sökmüyor.
Sabah olmasın.
Yapacak birşey yok ama.
O zaman sabah olsun...
Sabah hiçbir şeyi çözüme kavuşturmayacak ama...
Keşke bir kaç tane aynı kafadan, yakın oturduğum arkadaşım olsa da kafamıza göre çekimler yapsak. NE iyi gelirdi.
Yahu ne zaman Türk insanının derdi yemek oldu? Hangi kanalı açsam birileri yemek yapıyor, veyahut birileri yemek yiyor! Okadar aç insana çektirilen eziyetler çok tutmuş olacak, yenileri eklenmiş üzerine. A, ama şimdi... Nüfusumuz azalıyor, en az üç çocuk gerekli!
Bak gördün mü? Ali Sami Yen stadyumu da tarih oldu.
Bir dostum demiş ki; kaç yüz bin yıllık insanlık tarihinde kıyamet geldi beni buldu, bahtımı seveyim*. Çok doğru demiş.
Sonra Mevlana demiş ki; ne olursan ol, gel.
Cem Yılmaz demiş ki; bir ışık gördüm, sonunda biri bana geeel geel...
Gözlerim ağırlaşıyor. Saatin 04.35 olmasından kaynaklanıyor olabilir. Uyumak yok!
Her güzel şey Türkiye'de oluyor ve ben bu deniz aşırı ülkede tıkılı kalmış bir insan olarak herşeyi kaçıyorum. Konserler, arkadaşlarımla gece eğlenceleri, sergiler, tiyatro oyunları, filmler...
Sigarayı bırakmalıyım bence. Nefes alırken hırıldıyor artık ciğerlerim. Yeter.
Acaba yarın bavula ne koysam... Bugün ne giysem, okula giderken?
Kitabımın tam heyecanlı yerinde kaldım. Kesinlikle yarın o kitap bitecek! Çok sürükleyiciymiş hakikaten.
Kuzenim de türbana girmiş. Ne diyim... Annem demiş benim demek istediklerimi.
Birileri yine temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp altı aylık mevzuları çıkarmış piyasaya! Ya sabır!
Macintosh almam lazım! Tanrım, eğer vardıysan bir zahmet bize lotoyu çıkart, rica ediyorum, süphaneke, dinimiz amin.
Bir arkadaşım daha saç boyatmak konusunda çok kötü şeyler söyledi ve kendimi tebrik ettim. Doğal saç arkadaş! Ne gerek var kimyasallara?
Babamı özledim ya ben! Çok iyi gelecek uzunca bi tatil, babamla. Hediye aldım kaç tane, mutluyum.

Bunların her birini aynı anda düşünüp, aynı anda yorumluyorum kafamda. Yorgunum arkadaş! Bir okadar da sıkıldım. Dar geliyor dört duvar, boğuyor beni! Sokaklara vurmak istiyorum kendimi!

Wednesday, 12 January 2011

Bon Jovi-She's a little runaway Parody (boredom)

In home where you live, my sister in law, your antisocial life.
You are a classic dish-washing, dish-cooking housewife.
All your life, all you've asked when's your pathetic TV shows etcetera,
You are living in another world, trying to lose weight while eating like ogre. 



No one heard a single word you said. 
They should have seen it in your moustache; 
What wasn't going around your small head. 


Ooh, she's my sister in law. 
All those times you didn't 
wax your moustache away. (pretty disgusting) 
Ooh, she's my sister in law. 

A different moan every day guaranteed to f***up your head 
I see you wearing stupid housewife clothes without taste... 
Please sit home alone 'cause there's nothing left that you can wear 
There's a big difference between how you are and how you were

You know she likes the Facebook but she only has 20 friends;
Its not even enough amount to play Farm-Ville these days!



Ooh, she's my sister in law. 
All those times you didn't 
wax your moustache away. (pretty disgusting) 
Ooh, she's my sister in law. 



No one heard a single word you said. 
They should have seen it in your moustache;
What wasn't going around your small head. 

Tuesday, 11 January 2011

Bir altı sene geçti üzerimden...

Uzun zaman olmuş bir türkünün ritmine teslim olup, sol elim ciğerimde, kafamı sağdan sola atmayalı... Ne iyi geldi Kardeş Türküler bu akşam bana!
Bu akşam azıcık süte bir kaç kaşık dolusu pirinç unu koydum, şekerle kaynattım, muhallebi yaptım. Ne iyi geldi o tat bana!
Bu akşam televizyon izledim. Hala yurdumuzun televizyonunda salak programlar doluymuş, geri döndüm bilgisayar başına..
Bu akşam diğer akşamlardan farklı. İlk kez bir fatura sürüldü önüme. İlk kez sorumluluğun tadı deydi dilime; demirli. Hayat, eskimeyen kazığını vurdu belime; sustum, çıkarmadım sesimi. Büktüm belimi, oturdum, açtım Kardeş Türküler'i, kapattım gözlerimi ve ritme bıraktım kendimi! Soğuktan titreyen sol elimi dayadım ciğerime, Kürtçe türkünün bildiğim yerlerine eşlik ettim sigara deymiş dudaklarımı kıpırdatarak. Kısa kestiğim saçlarımla eşlik ettim türküye. Salladım başımı sağdan sola. Müzik yükseldi; es verildi. Durdum. Ayağa kalktım. En gaz yerine geldi işte, gözümü kapadım ve ayakta sallandım türkü bitinceye kadar. Melodiyi mırıldandım sakince; elim ciğerimde. Omuzlarım bir havaya çıktı, bir indi yere. Hayatın vurduğu yerden belim, bir öne bir arkaya salladı beni. Kulaklarım da amma doyumsuzmuş arkadaş! Açtıkça açtırdı sesi! Odamın camı titredi ritme uygun; yüzüm mahsun, düşünmüyorum yarını bu akşam! Çünkü diğerlerinden daha hüzünlü bu akşam.
Ritm düştü; slow yerine geldik şarkının. Gözlerim, kurumuş yanaklarıma su serpti iki damla.

Şanslıyım ben. Ben bu sorululuğu geç yaşta tadanlardan çok daha şanslıyım. Erken olgunluk, erken bilinçlenme demektir! Çok gördüm annesine, arkadaşlarının önünde "doğurdun, bakacaksın!" diye bağıran şirret evlatları! Ben olamadım öyle. O şirretler hala insan olamamışken ben, annemin yanında durarak gösterdim evlatlığımı; yardımcı olarak da olgunluğumu, büyüdüğümü göstereceğim işte.
Çok gördüm daha sol ve sağın yönden başka şeyler de simgelediğini bilmeyen insanları.. Onlar sağı soldan sarımsak ve soğanla ayırırken, ben annemle doğruları, yanlışları tartıştım. Babamla doğruları, yanlışları tartıştım. Okudum, sordum, araştırdım.
Çok gördüm, haramdır diye akşam sakız çiğnemeyenleri... Onlar körü körüne birşeylerin peşinden koşarken, ben onların yanlış olduğunu kanıtladım!
Çocuktuk; onlar bebekle oynarken ben anneannemle mücadele ettim.
Mültecinin ne demek olduğunu öğrendiğimde 6 yaşındaydım.
İlkokul 2. sınıftayken, İstiklâl Marşı'nın eski Türkçe oluşunu tartıştım.
14 yaşına bastığımda, o dönem sürgün gibi gelen İngiltere maceramız başladı.
15 yaşına bastığımda, 0 İngilizcemle ilk teşekkür belgemi aldım.
17 yaşına bastığımda, az İngilizcemle 3 tane teşekkür aldım.
18 yaşımın sonlarına doğru, okulun fotoğrafçısı seçildim.
19 yaşında, o İngilizcemle üniversiteye kabul edildim.
20 yaşındayım. Annem rahatsızdı aylarca. Okulum 2 saat uzakta. Derslerim ağır. Başvurmadan burs kazandım. Annemi tedavi etmeyi/ettirmeyi başardım.
Ben 6 senede çok şey başardım, evet; ama bunun öncesi de vardı; sonrası da olacak. Ben bunları benimle, yorgan altında el feneriyle kitap okuyan anneme borçluyum. Şimdi zaman, o borçları geri ödeme zamanıdır.

Monday, 10 January 2011

Ayyaş (Bölüm 8)

"Kaç sene oldu sokaklardayım, değil mi?"
Mahalleli hep bir ağızdan cevapladı; "evet Ayyaş."
"Kaç senedir benden akıl alırsınız da aklınız karışır, adımı ayyaşa çıkarırsınız değil mi?"
Ahali yine "ee?" diye cevapladı Ayyaş'ı. 
"Kaç senedir bir yaralı parmağa işemişliğiniz yok! Bari yardım edin de şu çocuğu kurtaralım!"... 



*** O günün sabahı ***
Hava hala soğuktu; Ömer hala buz gibi havada incecik kıyafetlerle sokakta, minicik titreyen elleriyle kavradığı mendilleri satmaya çalışıyordu onu görmezden gelen ağabeylere, ablalara... Çaresiz minik Ayyaş'ı görmüş, selam vermişti; sonra yine koyun koyuna, bir dede-torun misali muhabbete dalmıştı Ömer ve Ayyaş.

"İnişli ve çıkışlı benim de hayatım herkesin olduğu gibi. İnişte yukarıyı görmek, yukarıyı hedeflemektir hayatın sırrı; aşağı baktığında daha da inersin kuyunun uçsuz bucaksız kör karanlıklarına zira." dedi Ayyaş Ömer'e. Haftalar sonra ilk kez görüyordu miniği. İlk karşılaşmalarında bütün günü koyun koyuna geçirmişlerdi; Ömer, akşamleyin satamadığı mendiller yüzünden bolca dayak yemişti asıl ayyaş babasından. Ayyaş'a anlattı durumu, yaşlı adamın kalbi kırıldı Ömer'in anlattıklarına. Kendini suçladı.

"Peki amca, sen neden hep bu evin önünde oturuyosun? Kızmıyo mu sana içerdekiler? Ha kızmazlar ki sana! Sen büyüksün di mi?" diye sordu Ömer Ayyaş'a.
"Burada kimse oturmuyor ki küçüğüm" dedi Ayyaş gülen gözleriyle. "Burası benim evim."
"E neden içeride değilsin şimdi? Bak hava soğuk hem!"
"Boşver küçük adam sen bunları, saat geç oluyor yine, mendiller kaldı."
"Aa! Doğru söylüyosun amca! Ben gidiyim!" dedi Ömer. Kaltı ve yürümeye başladı. Sonra arkasını dönüp "Görürüm seni yine di mi?" diye sordu.
"Evet, görüşürüz." dedi Ayyaş miniğe el sallarken.

Burası benim evim... diye tekrarladı içinden Ayyaş kapıya bakıp; benim içeri girmeye cesaret edemediğim evim...

Hava kararacaktı birazdan. Herkesler yine telaşla adımlarını sıklaştırmaya başlamıştı evlerine doğru. Ayyaş oturduğu yerden kalkarken sendeleyip geri düştü yere. Karşıdaki bakkal efendi görüp yardımına koştu Ayyaş'ın.
"Aman Ayyaş aman, yavaş! Dikkat et be adam kendine biraz! Yaşlandın artık, kapısında yatacağına gir de evinde yat!"
"Sen ne anlarsın be!" diye bağırarak kolunu çekti Ayyaş sinirle.
"Tamam, sen bilirsin. İşine karışmak istemedim ama-"
"Ama herşeyi siz bilirsiniz! 17 senedir sokaktayım, anca gelip dalga geçer, akıl verirsiniz! Bir kere de dediniz mi 'Ayyaş nasılsın? Neden sokaktasın?'. Yok! Biri sendelemeye dursun, hemen bir tekme de siz atıverirsiniz! Yürü git işine bakkal efendi, asabımı bozma benim!"
Bakkal yüzü önde; Ayyaş'ın doğru söylediğini bildiği için de birşey demeden geri girdi bakkalına, sessizce.
"Heh. Anca sus, git. Anca aşağılayın anlamayınca insanları! Siz bilirsiniz herşeyin doğrusunu! Ahmet ulan benim adım! Ayyaş'a çıkarttınız içmeyen adamın adını! Ne ayyaşlar var etrafınızda! Görmeyin siz! ..." diye söylene söylene gitti evinin önünden Ayyaş..

Akşam olmuştu artık. Başka bir yol kenarı buldu kendine; oturdu durduğu yere. Hâla homurdanıyordu kendi kendine Ayyaş.
"Hişt! Ayyaş!" diye bağırdı mahalleninin biri.
"Sensin o! Ahmet benim adım, Ahmet!" diye bağırdı adama sinirle.
"Bu çocuk seni arıyomuş!" dedi adam, yanında paramparça kıyafetleriyle, kanlar içinde yüzüyle ağlaya ağlaya Ayyaş'a koşan çocuğu göstererek.
"Ömer?" dedi Ayyaş tereddütle.
"Amca! Babam dövdü! Kaçtım ben! Koştum taaa evden!" dedi boynuna atlayıp Ayyaş'ın.
"Ne oldu neden dövdü?" diye sordu Ayyaş. Sonra etrafta film var gibi izleyen mahalleliye dönüp "biriniz de bakacağına bir su getirsin! Ne salak insanlarsınız!" diye bağırdı.
Ömer suyunu içtikten sonra biraz nefes alıp anlatmaya başladı olan biteni.
"Ben seni anlatmıştım babama, çok iyi bi amca demiştim. 'Gitmicen yanına' diyip dövmüştü. Ondan gelmedim ben kaç gün. Üzülürsün diye. Sonra bugün geç kaldım mendilleri satamadım diye. 'Nerdeydin' dedi, 'o amcanın yanına gittim baba dövme' dedim. Sonra dövdü! Çok vurdu! Annem olsaydı dövmezdi!" diye tekrar ağlamaya başladı Ömer. O arada etrafa doluşan bir kaç kişilik kalabalığı yarıp birisi geldi Ömer'in yanına.
"Seni piç kurusu seni! Demek evden kaçarsın ha! Yürü eve gidiyoruz!"
Ömer korkudan leş gibi alkol kokan adamın yanına gitti. Adam herkesin içinde döve döve sürüklemeye başladı Ömer'i.
"Dur be adam dur! Allah belanı versin senin! Vurma çocuğa!" diye bağırdı Ayyaş. Adam durdu. Ömer'i bıraktı, Ayyaş'ın yanına gitti.
"Bişey mi dicen moruk?"
"Evet!" dedi Ayyaş, duvara tutuna tutuna ayağa kalkmaya çalışırken.
"Ya bas git, sen kimsin? Haaa bu salağın anlattığı moruk sen misin yoksa?"
"Evet benim! Bıraksana çocuğu be leş kargası!" diye bağırdı tekrar Ayyaş. Ayağa kalkabilmişti bu sefer, dimdik duruyordu kapı gibi adamın karşısında.
"Hadi be! Gel de durdur!" dedi adam. Ayyaş'ı itti. Ayyaş yere düştü. Düşerken başını çarpmıştı zavallı adamcağız. Mahalleli Ayyaş'ın yanına koştular.
Ayyaş ayıldığında neler olduğunu hatırlaması biraz zaman aldı. Ömer'i kurtarması lazımdı; ama tek başına bunu başaramazdı. Mahalleli zaten birşey yapmaya korkar diye düşündü. Sonra zorla ayağa kalkıp, bir umut mahalleliye döndü.
"Kaç sene oldu sokaklardayım, değil mi?"

Mahalleli hep bir ağızdan cevapladı; "evet Ayyaş."
"Kaç senedir benden akıl alırsınız da aklınız karışır, adımı ayyaşa çıkarırsınız değil mi?"
Ahali yine "ee?" diye cevapladı Ayyaş'ı. 
"Kaç senedir bir yaralı parmağa işemişliğiniz yok yani! Ne ee? Bari yardım edin de şu çocuğu kurtaralım!"...
"Yav Ayyaş, kafanı vurdun da aklın mı gitti? Adamın çocuğu, ister sever, ister döver. Bize ne?" dedi kalabalıktan biri.
"Püü senin adamlığına!" dedi Ayyaş. 
"Süleyman haklı Ayyaş efendi." dedi bi kadın; "sen mi kurtaracan dünyayı? Ararız polisi olur biter!"

Ayyaş'la aynı fikirde olan, çocuğun haline acıyan bi kaç kişi etraftan sora sora izini buldular Ömer'in; yanlarında Ayyaş. Kalanlar da polisi aradılar. Hep beraber kapıya dayandılar. 
Ayyaş ve yanındaki mahalleliler kapıyı çalarken polis geldi. İçeriden adamı ve Ömer'i çıkarırlarken Ömer ve Ayyaş'ın gözleri deydi birbirine. 
"İyi olacaksın minik!" diye söz verdi Ayyaş, Ömer'e. 
Ömer gülümseyerek bindi polis arabasına. 
Ayyaş, polislerin onu çocuk esirgeme kurumuna vereceğinin farkındaydı; orada yaşananların da. Sonra;
"Hep yukarıyı gör Ömer! Aşağı bakma!" diye bağırdı polis arabasının arkasından Ayyaş. Yapabileceği hiçbir şey yoktu şuanda... 

Saturday, 8 January 2011

Özledim...

Özledim..
Özlememeyi özledim.
Anneannemi özledim.
Teyzemi özledim.
Halalarımı özledim.
Kuzenlerimi özledim.
Dayılarımı özledim.
Amcalarımı özledim.
Dostlarımı-dostluklarımı özledim.
Ülkenin garipliklerini özledim, hergün olan.
Kontörlü Turkcell hattımı özledim.
Telefonu "alo" diye açmayı özledim.
Bakkala gidip "abi beş tane yumurta versene",
Markete gidip "hadi arkadaşım ağaç olduk burada",
Dolmuşta "bi kişi uzatır mısınız?" demeyi;
Canım sıkınlınca sahile gitmeyi,
Çay bahçesinde, ince belli bardaktan çay içmeyi,
Pastaneden poğaça almayı,
Çayın yanına kısır yapmayı,
Kısırla dedikodu yapmayı,
İnsan gibi insanlarla oturup muhabbet etmeyi,
Çantama bi şişe şaşal su atıp okula gitmeyi,
Çift kaşarlı tost yemeyi,
Pazar sabahı sucuğa iki tane yumurta kırmayı,
Akşam çekirdekle 2.5 litre kola bitirmeyi,
Dayımlarla sohbet tmeyi,
Anneannemle karpuz savaşı yapmayı,
Yaz akşamları balkonda şarkı söylemeyi,
Kar yağınca arabalara yazı yazmayı,
Sayfalarca test çözmeyi özledim!
İnternet-bilgisayar yoktu, televizyon izlemeyi özledim.
Arabamız yoktu, dolmuşa binmeyi özledim.
Hayvan gibi ödev verirlerdi, o tatlı telaşı özledim.
Biri verse bana 3 dilek şansı;
"Bir" derim, "geri getir bana eski hayatı..."
"İki" derim, "bırak orada kalayım."
ve "Üç" derim, "herşey gönlümüzce olsun!"
Gerçek olur mu, olmaz mı? Bilemem.
Herşey gönlünüzce olsun diyorum derinden...
Siz de benim gibi, kaybedince anlamazsınız umarım değerini bugünün;
ve dünler doldurmaz gözlerinizi; benim olduğu gibi, bunları yazarken...

Friday, 7 January 2011

Onur&Deniz&Cinema Tradition!

I can't say that I'm a social person in general but if I'm with the people I love, well, we hit the roads and have fun as hell! Trust.
On the road, we come across some stupid situations.
Me and my lovely friend Onur came to cinema last week, for example. As usual we bought our tickets for the next session and went to the restaurant next to the cinema. Economic crises are blocking us from the ability of enjoying extremely expensive pop-corn and coke combos you know... Students... So, this is the way we kind of avoid the hunger in the cinema.
Anyway. We went back to the cinema a little early. I said lets try go in, may be they will allow us to get the seats half an hour early; what a dream to sit right at the back and in the middle!
Me and him tried to go in, the girl said it was cleaning and we can wait somewhere else for 5 more minutes.
We put on the 3D glasses and took some photos and then the girl went to somewhere else and another guy came.
You know what... We Turks think that we actually are clever. That was one of the moments and we went to the guy and asked if we could go in. He said it was still cleaning.
The guy went and the girl came back. Before I go and ask, she said 'you can go in now guys!'...
I was thinking 'if that stupid screen is not as clean as a hospital, I swear I'll argue!'
Then it turned out the very back and middle seat's arm-putting parts, whatever they are called, were gone.
The movie was stupid.
There was that loud idiot person in the cinema who was randomly laughing.
And we couldn't eat pop-corn!!!! Because of the student economy, you know.
But I enjoyed my day with my lovely friend and I would like to thank to him for the fun we had!

Thursday, 6 January 2011

Turuncu...

Ciğerimde bir sızı... Gözlerim ağlıyor, kalbimle.
Acıyor... Çok acıyor. Nereden bileceksin?
Anlatamam.
Sustum.
Yumruk yaptım da sıktım ciğerim;
Nefesi tutuyorum ölürcesine.
Yanına sokulsam...
Anlar mısın?
Ben anlatamam...
Olmaz.
Olmuyor diyorum.
Uyuyamıyorum.
Şarkılar söylüyor kimseler.. Neşeli.
Yağmur yıkıyor pencerelerimi.
Hava mı soğuk? Üşüyorum.
Belki de sensizlik bu, üşüyorum.
Neredesin? Nerelerdesin...
Rüyamda görüyorum seni. İstemiyorum!
Görmek istemiyorum hayallerimde.
"Seni seviyorum" diyorum rüyamda;
"Bende" diyorsun her seferinde.
Uyanıyorum. Ciğerimdeki acı taze...
Susuyorum; nefesimi tutuyorum ölürcesine...
Birileri şarkılar çalıyor;
Şarkılar dilime dolanıyor...
"Gönlüm hep seni arıyor;
Neredesin sen?"

Wednesday, 5 January 2011

Alıcı değil, seviciyim.

Filmler... Hayatımdaki en düzenli şeyler onlar. Odam ne kadar dağınık olursa olsun, DVD'lerim veya fimlerim, alfabetik sırayla dizilidir.
En son sayığımda 97 DVD'im vardı, orjinal tabii hepsi. Ben bu DVD'leri 3 senedir topluyorum. Ne kadar azlar, öyle değil mi?
Az olmasının sebebi, benim alıcı değil sevici olmam. Zira benim DVD koleksiyonumun içerisinde en az 3 kez izlemediğim bir DVD bulabilirseniz eğer, hepsini size hediye ederim.
Yaklaşık 70GB bir film arşivimin yok olması sonucu, en sevdiğim filmlerin orjinal DVD'lerini almaya başladım bu sene.
Geçen iki sene boyunca, indirimde olan filmlerden alıp yeni filmler ve yönetmenler keşfetme takıntsı vardı bende. Bu nedenle sadece 30 DVD'im vardı. 57 DVD'yi birden bu sene aldığıma inanmak hakikaten güç. Heleki her birini en az 3 kez izlediğimi düşünürsek...

Filmler...
Film işi, gönül işidir. Ne para kazanırsınız, ne de eve gidersiniz. Böyle bir işe gönül koyduğum için kimseden destek bekleyemem.
Birşeyler zor olacak ki olmak zorunda; bugüne kadar kimse yüksek yerlere zembille inmedi. Zorluklarla tek başına başetmeyi öğrendiğinde, sen olmuşsun demektir zaten.
Film setlerinde çalışan zavallıların halleri içler acısı bu ara. Paraları zamanında yatmıyor, çoluklarını çocuklarını göremiyorlar, uyumuyorlar resmen... Artık onların çalışma standartları, insan muamelesi görmediklerinin en büyük kanıtıdır; insanlıktan çıkmış haldeler zira.

Benim bir kuzenim var, 6 yaşında, ismi Ecem. Dünyalar tatlısıdır sıpa. En sevdiği şarkı bir roman havasıdır, en sevdiği program yeni nesil çizgi filmlerdir, en sevdiği yemek yoktur; hepsini eşit miktarda sevmez ve en çok özlediği kişi babasıdır, film setlerinde köpek gibi çalışan babası.
Eve gelir ana okulundan. Bilir ki annesinin işten gelmesine daha biraz süre var. Bilmediği şey ise, babasının ne zaman geleceği veya gelip gelmeyeceğidir.
Telefon çalar. Bütün heyecanıyla koşar telefona ve heyecanla "alo-baba!" diye açar. Arayan başkasıdır.. Telefonu sinirle yere bırakıp, hüzünle geri oturur koltuğa. Halbuki bilmezki babası o anlarda eşşek yüküyle malzeme indiriyor veya bindiriyordur.
Sonra telefon yine çalar; bu kez Ecem koşmaz telefona. Kalbi kırılmıştır babasının bütün gün aramamasına. Bu kez arayan babasıdır ama.
"Ben seninle küsüm, aramadın bugün hiç, hem ne zaman gelcen sen eve?"
"Gelemiyorum kızım ben bugün, yarın evdeyim ama."
Küçücük çocukcağızın kalbini kırmak, babasının da kalbini kırar. Okadar koşturmaya ne aldıkları para paradır, ne şartları insanidir. Mucizevi bir biçimde hayatta kalıp aile kurmaya çalışıyorlar. Herkes film piyasası için özveride bulunabilecek diye birşey yok ki set işçisinin, sinema endüstrisinde ne gibi iddealleri olabilir? Maaşa zam? O adamın, senin çektiğin filmin IQ'sunun yüksek olması, çekerken kullandığın renklerin sembol oluşu, bilmemne, umrunda mı sanıyorsun sen? Adamın derdi evine ekmek götürebilmek. Ekmeyi bırak, evine göndermeyi çok gören; karnı tok-sırtı pek patronların hepsine gelsin bu yazım. Sırf o insanların emeği için alındı o 97 DVD.
Böyle gelmiş, böyle gitmez. Değişsin artık birşeyler. Yeter.

Tuesday, 4 January 2011

2011'den beklentilerimiz nelerdir?

Beklentilerimizin listesi şöyle sıralanmaktadır;

1-Murat Taşdemir'in karısından ayrılıp Banu Alkan ile evlenmesi;
2-Carolin'in Ali kaptanı boynuzlaması;
3-Bu yıl herkesin sigaraya başlaması;
4-Çok çocuk yapanların hadım edilmesi;
5-Türbanlı yumurtaların meclise girmesi;
6-Birdahaki seçimlerde Balık Ayhan'ın Başbakan olması;
7-Ramazanda dağıtılan erzakların içerisine mutlaka rakı+balık konması;
8-Hatta ramazan ayında davul ile birlikte sokakta dansöz oynaması;
9-Toplu ulaşımın bedava olması (yanınızda gay götürmeyin, toplu derken "birlikte"dir kasıt);
10-Bülent Ersoy'dan pembe nüfus kağıdının geri alınıp, başka renk nüfus cüzdanı verilmesi;
11-Televizyon kanallarında evlilik programı yerine boşanma programı başlatılması;
12-Acun Ilıcalı'nın Survivor'da ve Fear Factor'da yarışması;
13-Ayrıca Acun Ilıcalı'nın Show TV'yi satın aldığı dedikodularını doğrulaması;
14-Küresel ısınmaya karşı, ineklerin osurmasını önleme amaçlı, kıçlarına havuç tıkanması;
15-Türkiye'de artık "yeni yıl"a Christmas denmemesi;
16-Muhsin beyin saygıdeğer eşi Tülay'ın evine dönmesi (İlgili video)
17- Disco Kralı'nı daimi olarak Nihal Yalçın'ın sunması;
18-Devlet Bahçeli'nin artık matematiği çözmesi (İlgili Video);
19-Yaprak Dökümü 2'nin çekimlerine başlanması;
20-ve sonunda Fatmagül'ün Behlül ile evlenmesi (bakınız: başka hayatlar, ikinci şanslar).

Herkese iyi seneler diliyoruz ana-kız!