Monday, 29 November 2010

Vatan Millet Sakarya-Devlet Baba!

Devletin yapısını hiç bir zaman kafam almadı benim. Ne Türkiye'de, ne burada...
Okadar saçma ki!
Normal bir mantıkla düşününce; eğer ben anneysem, çocuğum için en iyisini isterim, okulun gelişimi için mücadele ederim, yolları düzeltirim ki rahat gidip gelsin, bulduğum her fırsatı iş imkanı olabilitesiyle değerlendiririm, artık yaşlandığında da ona bir yardımcı veririm eğer yalnızsa...
Ne kadar güzel olurdu vatan değil mi böyle imkanlar olsaydı?
Bizim vatan dediğimiz yer, karadır. Kara parçası değil, renk olarak karadır.
Bizim için değil, kendileri için en iyisini isteyen bir devlet "baba" var. Halbu ki babalık hormonu yoktur; dolayısıyla baba, çocuğunu severse eğer, kendiliğinden gelir bu sevgi. Dolayısıyla çoğu baba için kendini düşünmek ve çocuğunu bırakıp gitmek kolaydır.
Neden devletimize baba dediğimizi anlatabildim umarım. Pek umurlarında değiliz zira.
Bizim "baba", genelde az verip çok ister; çocuğuna 5 lira verip 20 lira üzeri getirmesini beklemek gibi.
Devlet okulu diye birşey var ülkemizde, "yandım Allah" der kaçarsın. Çık çık bitmez o merdivenler 6-7 kat, sırtında eşşek yüküyle bir çanta. Dayak desen var, ayrımcılık desen var, herkes dindar olmak zorundaymış gibi zorunlu din dersleri de var, eğitim seviyesi okadar düşük ki, anadolu lisesine öğrenci sokan devlet ilkokulları duvara fotoğraflarını asıyor o öğrencilerin. O öğrenciler de dersaneye giderek giriyorlar zaten iyi okullara.
Güya devlet okulu bir de, her hafta başka birşey için para isterler. Yok aile birliği, yok aidat, yok zıkkım.
İstanbul trafiği diye bir tabir var ülkemizde. Trafiğiyle ünlü yegane şehrimiz, İstanbul. Bunun sebebi de, eğer o trafiğe takılırsan ve yanında kimse yoksa, aç kitap falan oku. Nasılsa o araba, bulunduğu yerden yaklaşık bir yarım saat kıpırdamayacaktır. Bunun sebebi yine sensin gerçi, 4 kişilik arabaya tek başına biniyosun, toplu taşıma kullanımı artsa kalmaz böyle dertler... Gerçi, otobüse binmek biraz cesaret ister. Zamanında pilotmuş çünkü otobüs ve minibüs şöförleri bizim, THY'den özel getirtilmişler. Amcam bir basıyor... Sanırsın Hazerfan Ahmet Çelebi; Üsküdar'a uçacak Taksimden. Köprüden, ki Türkiye'nin en düz zeminine sahip yeridir, kafan tavana vura vura geçersin otobüsle, tıssss tıssss diye diye. Zıp zıp.
Yollar... Dağlar... Mega kent aslında bir mega köydür. O yollar asla tamir olamaz. Belediye gelir asfalt döker, iski gelir boruları bilmemne yapmak için tekrar deler. Belediye yine asfalt döker, igdaş gelir açar. Bu bir inatlaşmadır. Belediye kapatır, kurum açar. Olan vatandaşa olur; bkz: bitmeyen yol çalışmaları ve trafik... Zira o yol çalışmaları bütün yaz boyunca sürer, bütün tatil boyunca sürer, bütün yıl boyunca sürer... Sonra biz öderiz onun da parasını...
Zavallı emekliler... Yıllarca çalış, didin, eline versinler üç beş kuruş, o üç beş kuruş için beklediğin sırada öl. Evet, bizim memlekette sıra beklerken ölenlerin sayısı, normal ölüm ve şehitlerden bile fazladır. Eh ülkemde sıra saygısı diye bir kültür yok. Onu da geçtim ben. Bu yaşlı insanlar okadarcık parayla yaşam savaşı verir. Her hafta zam yapan devlet anca "Türkiye mutlu mu?" anketleri yapar ve nasıl oluyorsa, sonuç evet çıkar!
Evetleriniz batsın inşallah.
Herşey bu kadar karışıkken, devlet baba kumarda kaybettiği herşeyi tek tek vermeye başlar, Arap'a, Yahudi'ye, İngiliz'e, Alman'a, Amerikan'a, vs... Eh, bu Facebook'ta poker oynamak gibi değil tabii..
Sonra sen rahat rahat büyürken, aklındaki tek düşünce olan "olsun, babamın bu kadar yeri var, bana iş verir", yavaş yavaş seni korkutmaya başlar.
Şuan baban battı bebeğim, çulsuz, hiçbirşeysiz. Büyüyorsun bebeğim de sana kim sahip çıkacak? Baban yedi, batırdı bütün serveti, kim sana iş verecek şimdi?

Doğru anlamışsam eğer, bizim devlet mantıksızlığımız böyle işliyor. Tesadüfen yaşıyor, mucizevi bir biçimde geçiniyoruz.
Ülkemdeki her bir vatandaşa plaket verilmesi gerek. Plaket ne işe yarıyorsa...

Sunday, 28 November 2010

"Aralık"

Kırmızı üzerine ne güzel yerleştirmişler beyaz puantierleri. Gözümün önünde duruyor öylece, içerisine ıvır zıvır koyduğum minik çantacık.
Hava soğudu. Aralık bıraktım kapımı öylece, düşündüm oturduğum yerde sadece.
Kapı aralığından soğuk girdi içeriye, üşüdüm.
Fırtına gelinceye kadar kapatmadım, fırtına geldi kapatamadım kapımı.
Kar doldu içeriye.
Buz oldu onlar hava sıcaklığı düşünce iyiden iyiye..
Misafir bekledim bir süre, kapım açık.
Uykuya daldım tatlı tatlı, kimseler gelmeyince.
Okadar tatlı öldüm ki...
Tatlı tatlı uyuyarak buzların içinde!
Beş... Dört... Üç... İki... Bir...
İyi ki öldün Deniz!
Ölüm günün kutlu olsun Deniz!
Sana köşkünün kapılarını ardına kadar açmamayı kimse öğretmedi mi Deniz?
Kalbin köşktür Deniz...
Ritme bırak kendini şimdi.
Bırak gitar söylesin aklından ne geçiyorsa, senin yerine.
Yorma kendini.
Kapat gözlerini.
Dım dım tıs!
Gitar ağlıyor bu ritmin üzerine!
November Rain çalıyor derinlerde;
Kasım yağmurunda ıslanıp,
Aralık soğuğunda ölenler şerefine!


5 gün sonra yaş 20 ve ben bu yazılarımı acılarıma borçluyum şimdiden.
Ben çocukken de büyüktüm. Barbie ile oynayarak büyümedim. Okuldan kaçıp gezmedim. Ödevlere, sınavlara, gerçekleşmeyecek hayallere adadım kendimi büyükken ben.
Şimdi odamda, her yanımda ayıcıklar, pembe renkli kalemler, kırmızı üzerine beyaz puantiyerli kalemlikler var... Acısını çıkarıyorum inadına!
Kendime doğum günü hediyeleri alıyorum bir haftadır, her gün! Kendimi şımartıyorum çocuk gibi.
Belki de olması gerektiği gibi...
Küçükken de büyüktüm ya ben hani,
Büyüyorum küçüklüğe şimdi.
Yaş aldıkça çocuklaşıyorum ve eğleniyorum işte!
Ve şuan sana bunları yazarken sarıldığım ayıcık pembe!

Thursday, 25 November 2010

Otherside

Genre: Drama

Theme: Love, Family, Tragedy

Characters: Thomas, Yazmeen, Edward, Rose, Rhys


Thomas and Yazmeen were the best friends who went to the same primary school in a middle class area. As Thomas’s family was racist whites who consider themselves as “Noble Family of England”, they decided to move to another area at the last year of Thomas’s primary school. The only reason they have decided to move was obvious, both of Thomas’s parents was afraid of Thomas being friend with Yazmeen and Yazmeen was black.

By the time, Yazmeen decided not to talk to Thomas as she didn’t want to put him into a bad situation towards his parents. They have promised each other to not to forget about each other and to work hard on the subjects as may be they would see each other again in a day of their careers. So the decision of not talking did not stop them both of thinking about each other every single day.

When they grow up, this obsession became an addiction but they have refused to call it that way. Consequently they both have called it ‘love’ but they both did not know if the other one still ‘loves’ him/her.

Their both parents were proud as they have thought that Thomas and Yazmeen did not look for a relationship, whatsoever, all these years but working hard on their subjects. The only reason they did not have a relationship all these years was dreaming about each other, everyday, every second, but afraid of finding each other too as they were not brave enough to face the disappointment after all these years.

It was a rainy day. Yazmeen was late to her lesson and she was waiting for the bus. The bus came, finally. She was all wet.
She went to the back seats of the bus as she always hated to go upstairs. She put on their earphones. Usually she used to look outside straight away but that day, something or someone told her to look at the man that sits opposite to her.

The man was shocked. Speechless. Looking into her eyes, without saying a word.

“Thomas?” she could ask after a long silence.
“Yazmeen?” he could answer finally, when he remembered to breath.

That was the day they have reunited again. They have kept their promises towards each other all these years and ultimately, they have found each other.

They did not talk about their 3 year relationship until the day they have decided to get married. Yazmeen’s parents were fine with the decision but when it comes to Thomas’s parents, well, the most simple situation of a man’s life became the most complex. As he saw the truth which is there is no way of finding a solution, he refused his parents and got married with Yazmeen.

This resentment did not affect their marriage at all. Even though, the situation has made their marriage bonds stronger. The love they had felt for each other continued with joint of another member to their small family; Rhys.  

It was a beautiful love story. A black girl and a white boy loved each other and had the victory for their love with the medallion called Rhys. But the medallion had another face to turn.  
Yazmeen and Thomas were coming from different cultures and the culture-clashes made Thomas a different person. He became an angry man. He was angry at Yazmeen sometimes for no reason. A little thing could make him so angry; such as an African food on the dinner table, Rhys’s naughty behaviour as a child, and Yazmeen’s friends’ to stay for dinner.

It was a strained night and Rhys wasn’t eating his food. Yazmeen has tried everything but Rhys was ignoring her and playing with his toys as he was 6 years old. Thomas has started to shout at Yazmeen, saying she was the worst mother ever, cannot even make his son listen to her. Yazmeen started to cry and Thomas was a lot angrier and slapped her in front of Rhys.

In general marriages, this kind of situation make the husband sad and make wife leave the house. In Yazmeen’s and Thomas’s marriage, it was a usual family dinner; Thomas did not apologise, Yazmeen did not leave the house, Rhys saw everything and went to his room quietly. After that night, Rhys loved his mother and respected her more as much as he hates Thomas. 

Rhys has grown up and started to college. As there is in every school, there were gangs of blacks and whites which were total enemies. As Rhys was mixed-raced, he was forced to choose between two races by his school friends.

He has tried the black’s gang first, his mother was black and he hated his father. This was an acceptable reason. He was really rude to his father because he was white and hated him more than ever.
In one those periods, his dad started to beat him up too. He started banking school to be with his friends, going home late, his grades decreased immediately. Yazmeen was upset about the situation so she has talked to him about the gangs and the grades of his. His racist grandparents Edward and Rose as well, talked to him. But their speech was brain-wash kind. Well, he did listen to them and he started to hang around with the whites instead this time. But than his attitude has changed immediately in a bad way towards his mother.

This situation did not bother Thomas’s parents at all, even they were happy about it.
The back-up that Rhys had from grandparents made the situation worser and worser everyday. Neither Thomas, nor Yazmeen could do anything about it anymore, he was out of control. He was a troubled boy in the neighbourhood and in the school. School has kicked him out. This did not bother Rhys. Infect, he found the freedom.

Yazmeen was trying to handle the situation with a healthy mind but she couldn’t anymore. She started having depression therapies as her symptoms were showing that her depression was on the latest level which is dangerous for, especially to herself. Thomas could not stay anymore and he left Yazmeen and Rhys after another beating up scene in front of Rhys. But this time, Rhys did not feel upset for his mother; he hated her too.

Rhys was a grown man at the age of 19. He came home, it was late. Yazmeen said she was worried and wanted to hear the reason of him being that late. Rhys started to shout at her and she started to cry as she was in depression already. This little argument carried on with Rhys insulting his mother by saying she is black and slapping her. It was a nightmare for him to have a black and timid mother. He hated her with his whole heart when he slapped her. He has left the house immediately.

Yazmeen watched the sunset. It was early, a new day. Generally people believe a new day means new beginning but she was crying already when the hand hit 12.  She looked up in the closet and found the old tapes from Rhys’s 3rd birthday. She was so upset about what have happened. She cut her wrists while watching the old tape and remembering the good times of their life.

At the same time Rhys was walking on the street slowly. Talking out loud, practising on what he will say to his mother.
“Mom, I’m sorry, I’ve lost control. No. Erm, mom, you know I love you! Look, I’m so sorry okay? I didn’t mean to call you a bitch. You are the best mother in the world! Forgive me please!”
He opened the door of the house, tidied up his clothes and hair. He walked up through stairs slowly, did not want to wake her up. He opened Yazmeen’s room’s door.
Blood was everywhere. The tape was still running.

“Mom!” he has shouted.
Yazmeen has opened her eyes for the last time and smiled to her son.
“You have grown up so quick.” She said and closed her eyes.
“I’m sorry!” Rhys cried. He knew there was nothing he could do to turn back to last night. 

Anne eğitimi !

Yoğun istek üzerine bir anne eğitimi başlığı altında, annelerin öğretmenliği konusunda bir yazı yayınlıyorum. O halde, iyi okumalar.

Öğretmenlerimizin ellerini öperiz, başımıza koyarız. Onlardır bizi hayallerimize kavuşturan. Bunu mecazi anlamda söylemiyorum, onlar sayesinde gelişiyor hayal gücümüz, evet. Fakat, asıl öğretmenlerimiz annelerimiz değil midir?
Hayatta ilk tanıştığımız ses anne sesidir.
Bize ilk yürümeyi öğretenler annelerimizdir.
Tuvaletimizi yapmayı da onlar öğretir, yemek yemeğide.
Okulda "arkadaş edinmeyi" öğrenirsin, annen sana onlara nasıl davranman gerektiğini öğretir.
Okulda okumayı öğretirler, sana kitaplarını annen alır.
Sana "olta" verir öğretmenin, annen oltayı kullanmayı öğretir kısaca; nasıl yem takılır, nasıl olta atılır, balık oltadan nasıl çıkarılır, nasıl temizlenir, nasıl pişirilir...
Müfredatta olmayan herşeyi annenden öğrenirsin; dişini fırçalamanın önemini anlatır öğretmenin sana, nasıl fırçalanacağını annenden öğrenirsin. Elleri yıkamak neden önemlidiri öğretmenin anlatır, nasıl düzgün el yıkanacağını annen öğretir. Et, süt, balık, yumurta besinlerinin neden önemli olduğunu öğretmenler anlatır, pişiren annendir.
Okuldan mezun olunur, annen ölünceye dek yanındadır.
Öğretmenlikten emekli olunur ama annelik ölünceye kadardır.
Bize A'yı, B'yi, C'yi öğreten öğretmenlerimizdir ama okula gönderen, destek olan, okutan, büyüten, yetiştiren annelerimizdir.
Öğretmenlerimize teşekkür bir borçtur; annelerimizin hakkını ödemek mümkün değil...
Bütün öğretmenlerimizin ve annelerimizin  geçmiş 24 Kasım'ı kutlu olsun o halde.

24 Kasım'ları sana ayırdık işte!
Saygı tazeliyoruz her Kasım'lar gelişte!
Uygarca kalkınmada, milletçe güçlenişte;
Safların başındasın ve lidersin öğretmen!

Wednesday, 24 November 2010

Fasulyenin Faydaları

Korkuyorum. Dönüşeceğim şeyin insanoğlunda bıraktığı etkiden korkuyorum. Yıllardır süre gelen o önyargıdan korkuyorum.
Ben de biliyorum saçma olduğunu. İshal olmuş çocuğunu su içirmeyerek tedavi ettiğini sanan annelerin dünyasındayız. Onlara mı kalmış benim yargı sürecim? Müebbet aldım, biliyorum, o halde. Sayın hakim, ben suçsuzum.
Yaz kızım, gereği düşünüldü; bu kendini bilmez küçük, zavallı şeytani varlığın, gerekli suçların önüne geçmek maksadıyla idamına ...
Ertesi gün bütün paylaşım sitelerinde "ibretlik görüntü" olarak yer edecek bir asılma gösterisi...
İzledin de aldın mı sen de ibretini?
Suçluyum ben. Toplumun bana sunduğu çok muhterem baskıları elimin tersiyle itecek kadar şımarık biriymişim. Halbuki hiç göründüğü gibi değil aslolan. Ben o altın tepside sunulan baskıların ortasında büyüdüm. Dünyam okadardı, sadece onları görerek büyüdüm. Gerçekler günahtı, cehennemde yanmaktan korkarak büyüdüm. Doğal olan, ayıptı ve ben ayıptan kaçırılarak büyüdüm.
N'apmaya çalışıyorum bir duysalar!
Kimseler karışmasın bana. Ben kimselere karışıyor muyum?
Herkes kendine baksın. Ben birşey diyor muyum?
Toplum baskısı nedir ya? Bir torba erzağa ülkeyi satanlara mı kaldı benim hayatım? Yandık ozaman arkadaş, cayır cayır yandık...

Tuesday, 23 November 2010

iki nokta bir ünlem

bir iki üç tıp
sessizlik ne güzel
ellerini açsana
kanım çekiliyor
beyaz bir ışık var
gözlerim kamaşıyor
sessizlik ne güzel
ne güzel sessizlik

Thursday, 18 November 2010

Christmas geyiği.

Christmas geyiği derken, Rudolph the Red-nose Reindeer'den bahsetmiyorum.
Bir gerçeği, gün ışığına çıkarasım geldi.
Christmas yeni yıl değildir. 25 Aralık'ta, Hz. İsa'nın doğuşunu kutlar sevgili Hristiyan kardeşlerimiz. Christmas Tree, yani yılbaşı ağacı olarak çevrilen müslümanlık çeviri hatası mallığı olayı da "3 in 1" yani baba-oğul-kutsal ruh üçlüsünün simgesidir. Hani üçgen şeklinde ya zavallı çam ağacı... Bütün bu saçmalıklar Hristiyanlara mahsustur. Siz neden inatla bildiğimiz "new year's celebration"ı Christmas olarak adlandırmakta ısrarcısınız acaba?
Ha bir de, sizin dilinizde "yılbaşı ağacı" olan zımbırtının, yılbaşıyla ne alakası var? Yeni yılda çam ağacına mı oturacağız yani?
Arkadaşım, www.wikipedia.org adresinde mükemmel bir site mevcut. Ha tabii, www.google.com'u hiç saymıyorum. Şuan bunu okuyan sen, Christmas'ın yeni yıl demek olmadığını bu yazıdan öğrenen diğer lamalardan biriysen, emin ol ayakta alkışlıyorum seni.
Şu saçmalığa bir son verin ve gidip tombala oynayın. Bırakın, eye-liner'ın Türkçesinin "göz kalemi" olduğunu bilmeyen salaklar, hala "eye-liner"ı sıvı göz kalemi sansın. Bu arada sıvı göz kalemi ingilizce "liquid eye-liner"dır.
Ayrıca "steak" stik diye okunmaz. steğyk diye okunur.
Lama kılıklı sizlerden nefret ediyorum.. Siz tükürmüyorsunuz, ben tükürüyorum.

Monday, 15 November 2010

Cesur yürekler! Cinan Tütüncü ve Hülya Şen'e ithafen.

Herkes hayatının bir bölümünde "cesaret" sınavından geçer.
Bu bazen kendi isteğinizle olur, bazen öyle gerekir; ama mutlaka cesaretinizi sınamak zorunda kalırsınız birgün.
Cesaret dediğimiz olgu, yaşınızla alakalıdır kimi zaman. Altı yaşındaki bir çocuğun en büyük cesareti, kırdığı vazoyu annesine itiraf etmek olabilir mesela. 10 yaşındaki bir çocuğun en büyük cesareti kopya çekmek olabilir örneğin. 16 yaşındaki bir gencin cesareti "seni seviyorum" diyebilitesiyle ölçülebilinir arkadaşları tarafından. 18 yaşındaki bir genç kızın en büyük cesareti, evlenme kararı verip, kararını uygulamaktır.
Aynı kararı 45 yaşında vermek de bir cesaret örneğidir.

Benim hayatımda boyunca şahit olduğum en büyük 2 cesaret örneğinin mimarları annem ve Cinan'dır. İkisi de aynı kararla cesur yüreklerini ortaya koymuşlardır.

Cinan, canım arkadaşım, yaşına râmen herşeyi ve herkesi ekarte edip, üniversiteyi bırakıp, sevdiği adamın peşinden bir bilinmeze gelmiş 2 sene önce. Benim asla yapamayacağımı yapmış. Şimdi içinde bulunduğu koşullara dimdik göğüs geriyor, yine kimseyi dinlemeden kendi kararlarının arkasında duruyor. Çoğumuzun baba ocağına sığınacağı yerde, o, yılmıyor, usanmıyor, sel dalgalarına set oluyor kendi kendine. Şuan hayatımda olan ve en büyük tebriği hakeden mükemmel bir örnek kişiliktir kendisi.

Annem ise misler gibi işini, evini, çevresini, ailesini bırakıp, peşine de beni takıp İngiltere'ye sürükledi bir aşk macerası uğruna. Altı senedir, kuruş hesabı yaparak, "ekmek parası" biriktirip kuruşlarla ekmek alarak göğüs gerdi bana ve bu ülkenin alışılması zor şartlarına, ilk seneler. Sonra durum değişti ama annemin dimdik duruşu değişmedi. Beni üniversiteye soktu, okuyorum işte! Daha ne denebilir ki? Okadar hastalığına, psikolojik durumlarına, parasızlığa, şuan içinde bulunduğumuz koşullara râmen, annem de bir set gibi duruyor sel sularının karşısında.

Şimdi kendime bakıyorum da... Günün birinde annem ve Cinan'ın verdiği bu kararla cesaretimi sınamak zorunda kalırsam eğer, onlar kadar cesur olamam. Kararımız bir olur da aynı koşullara düşersem yinede, onlar gibi dimdik duramam. Ama ne derler bilirsiniz, başa gelen çekilir.

Sunday, 14 November 2010

A 'Black and White' Movie!


Edward and Yazmeen were the best friends who went to the same primary school in a middle class area. As Edward’s family was racist whites who consider themselves as “Noble Family of England”, they decided to move to another area at the second year of Edward’s primary school. The only reason they have decided to move was obvious, both of Edward’s parents was afraid of Edward being friend with Yazmeen and Yazmeen was black.

By the time, Yazmeen decided not to talk to Edward as she didn’t want to put him into a bad situation towards his parents. They have promised each other to not to forget about each other and to work hard on the subjects as may be they would see each other again in a day of their careers. So the decision of not talking did not stop them both of thinking about each other every single day.

When they grow up, this obsession became an addiction but they have refused to call it that way. Consequently they both have called it ‘love’ but they both did not know if the other one still ‘loves’ him/her.

Years followed years and they became University students, or in the other way ‘adults’. Edward was good at what he was doing; he went to Cambridge University to study Psychology and English Literature. Yazmeen was good at her education too, but because of her parents’ financial situation; she had to go to Greenwich University to study International Business.

Their both parents were proud as they have thought that Edward and Yazmeen did not look for a relationship, whatsoever, all these years but working hard on their subjects. The only reason they did not have a relationship all these years was dreaming about each other, everyday, every second, but afraid of finding each other too as they were not brave enough to face the disappointment after all these years. What would they do if Edward and Yazmeen were totally different from what they were remembering? They were kids after all.

It was a rainy day. Yazmeen was late to her lesson and she was waiting for the bus. The bus came, finally. She was all wet.
She went to the back seats of the bus as she always hated to go upstairs. She put on their earphones. Usually she used to look outside straight away but that day, something or someone told her to look at the man that sits opposite to her.

The man was shocked. Speechless. Looking into her eyes, without saying a word.

“Edward?” she could ask after a long silence.
“Yazmeen?” he could answer finally, when he remembered to breath.

That was the day they have reunited again. They have kept their promises towards each other all these years and ultimately, they have found each other.

They did not talk about their 3 year relationship until the day they have decided to get married. Yazmeen’s parents were fine with the decision but when it comes to Edward’s parents, well, the most simple situation of a man’s life became the most complex. As he saw the truth which is there is no way of finding a solution, he refused his parents and got married with Yazmeen.

This resentment did not affect their marriage at all. Even though, the situation has made their marriage bonds stronger. The love they had felt for each other continued with joint of another member to their small family; Rhys.  

It was a beautiful love story. A black girl and a white boy loved each other and had the victory for their love with the medallion called Rhys. But the medallion had another face to turn. Rhys grown up and he started to college. As there is in every school, there were gangs of blacks and whites which were total enemies. As Rhys was mixed-raced, he was forced to choose between two races by his school friends. This was the year their family peace was thrown out of the window.

He has tried the black’s gang first. He was rude to his father because he was white. He started banking school to be with his friends, his grades decreased immediately. Both his parents were upset about him. So they decided to talk and persuade him to hang around with whites instead.
This decision also came from Rhys’s racist grandparents as well.
Well, he did listen to them.
Than his attitude changed immediately, but beside the positive expectations from this change, he was still the same but the only difference was he was rude to his mother now.

This situation did not bother Edward’s parents at all, even they were happy about it.
The back-up that Rhys had from grandparents made the situation worser and worser everyday. Neither Edward, nor Yazmeen could do anything about it anymore, he was out of control. Yazmeen was trying to handle the situation with a healthy mind but she couldn’t anymore. She started having depression therapies as her symptoms were showing that her depression was on the latest level which is dangerous for, especially to herself.

Rhys was a grown man who graduated from college at the age of 19. That’s when he started to beat his mother up. It was a nightmare for him to have a black mother. He hated her with his whole heart. So, Yazmeen couldn’t stand it anymore. She has committed suicide…

Losing his mother because of his attitude changed his view towards this none-sense. He blamed himself for the rest of his life. He was married with a black woman. His grandparents hated him after his marriage and cut off all the bonds with Edward and Rhys. But after seeing his grandparents’ happy on his mother’s funeral, Rhys gave the decision before them anyway.

Since the day he found his mother’s dead body covered in blood in the bathroom, he is fighting with racism, the biggest none-sense in the world that has killed his mother.

Saturday, 13 November 2010

Orta parmağımdaki ilginç iltihap.

"Orta parmağımdaki ilginç yüzük" yazımı hatırlıyor musunuz? Bugün, daha ilginç birşey oldu. Parmağım iltihap kaptı ve tahmin edin hangi parmağım! Hell yes! Orta parmağım tabi ki... :)
Vüducum, iliklerime kadar destekliyor protestomu. Her fırsatta orta parmağım ön planda. Mutluyum, huzurluyum. Biraz da ağrılar içerisindeyim. 
Azıcık, ucundan birazcık, yorgunum. 
Odam çok sıcak, terliyim.
Ağır şeyler taşıdım bugün, belim tutuk.
Biraz da üzgünüm...
Hepsi bu. Artık kısa cümleler, kısa yazılar, kısacık yaşıyorum acılarımı. Farkettim ki, yazdıkça dibe batıyorum git gide. Ne gereği var? 
Farkettim ki, yazdıkça daha da umutlanıyorum birgün birisi yardım edecek diye, hangi cehennemde o kişi?
Parmağım iltihap kaptı. Sargılı ve iğrenç bir şekilde ilaç kokuyor. Hepsi bundan ibaret. 
Parmağım iyileşecek elbet, kangren değil bu, basit bir iltihaplanma. 
Ama kalbim yıllardır kangren, sökülüp atılmayı bekliyor, bekledikçe vücudumu sarıyor morluk... 
Haydi gel de canlandır yarı ölü-yarı bezgin beni.

Friday, 12 November 2010

Welcome to `world` of freedom.

Do you really think that we are free?
Do you think freedom exists at all in the Earth?
Are you dumb?
Think about it. Can you live without breathing? Or without food? Or water?
We are trapped in this shit hole called Earth, no way out!
We are not free. How can you be?
We are stuck in here because of something called gravity...

I know I'm weird.

Dear Dad...

Everyone is special in their lives. That is why they get hurt, they get angry at people when their loved ones betray them, that is why they feel the pain when no one pays attention to their thoughts.
It is all about feeling special.
You feel you are special for your parents and when they do not give a shit about you, you face the truth; you are nothing but a piece of shit.
I wish I was special in my dad's life, someone he can never turn his back to, someone he can never stop caring about, someone he cannot live without...
He is the biggest emptiness in my life. I had many dad figures in my life; my uncles, my step dad... but they were not my actual father. Though, my father is still alive, why the hell would I feel the need of finding a new one for myself anyway?
He doesn't care about me at all may be, or perhaps he has another daughter figure to fill the gap in for himself. But I am right here, waiting for him to care about me, waiting for him to take the right step!
I want my father to be a father to me! Nothing else! I just want him to take the right step to re-write our relationship! I want him to show me that he cares.
It has always been about him. His lies, his fake sicknesses, his life, his girlfriends, his moaning about me, his lies about me, his moaning about mum!
I guess there is just not enough space left for me to have my place in his life anymore... as he never invited me inside .
I guess this is the end of our father-daughter relationship. If you don't care, why would I? Goodbye dad, have a nice day with your filled with shit life. Goodbye dad... You are not an ache in my heart anymore, you won't be, I promise. I'm not going to cry when we shut the phone anymore as I will never ever talk to you again.
I'm not going to catch your lies and pretend like nothing is wrong anymore. I am sick of your nonsense! You will not be a pain in my ass, I am moving on as you did 18 years ago! I will not give a shit as you never did in last 18 fucking years!
I know you are thinking the same routine of yours again, `oh god, she is talking about the same shits again and again.. Get over it, will you?`
This is what I'm doing. Moving fucking on! As it didn't disturb you, mum being a father and a mother to me for the 18 years and trying to cover your fucking lies up to help us to have a relationship, it will not disturb me at all if you die all alone in your one bedroom studio flat, and some find your wormy remain after 2 months of your death. Trust me, you deserve nothing more than you already have. Trust me, this note is ended right here.

Buhranlı bir kış akşamı rastlayasım var size.

Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime. Aynen böyle demiş Müzeyyen Senar o güzel sesiyle. 


Nasıl içesim var bu gece... Yalnız başıma, kendi kendime... Nasıl ağlayasım var, anlatamam. Bilsem ki bu gece son gecem... Bilsem ki son kez işliyor parmaklarım yine şahsıma münhasır lakırtıları... Bilsem ki dönülmez akşamın ufkundayız ve vakit çok geç... gözlerim açık gitmem bu gece.
Ne yıldız düşmüş saçıma henüz, ne ellerim titremiş, ne belim bükülmüş yaşlılıktan. Bu yaşıma ne yükler binmiş omuzlarıma, ah... Buğulu bakma bana, yaş düşmesin gözlerine... Dedim ya, kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime! 

Tuesday, 9 November 2010

360 Derece! Dön-baba-dönelim!

Bu aralar oldukça fazla göze batan bakış açım, bugün yine varlığını fosfoslu kalemle altını çizerek gösterdi sayın seyirciler. 
Geçenlerde bir büyüğümle muhabbet esnasında mevzu Fetullah Gülen'e geldi. Büyüğüm, Fetoş'un kendi köyünden olduğunu söyledi. İşin acayip kısmı ise bu bahsi geçen büyüğüm, hayatımda tanıdığım en sağlam komünistlerden birisidir. Fetoş'un o büyüğümün köyünden olması, O'na bir utanç kaynağıydı. Ben ise olaya "demek ki sizin köyünüzden hep radikal fikirliler çıkmış" diyerek boyut kazandırdım. Gelen tepki, kendimle ilgili bir özelliği farketmeme yol açtı; "işte, medya okuyan kişi nasıl da belli oluyor! Hiç böyle düşünmemiştim!".


Bazen, sizin gördüğünüz şeyleri ben çok farklı görebiliyorum. Mesela, "para" denilen lanet olasıca zıkkımın, insanlar için sadece bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Hiç bir zaman sevmedim onu. Size göre "ama harcıyorsun" olan şey, bana göre "ama tükettiğin herşeyi sever misin? Tuvalet kağıdına aşık mısın mesela?"...


Bugün yine sevdiğim bir büyüğümün "bayan" kelimesiyle ilgili bir sorusuna, aslında birçok kimselerin çok farklı cevap vereceği bir soruya diyeyim veyahut, yine bence farklı yaklaştım. Bunu daha sonra farkettim. Soru şöyleydi;

. "Bayan" kelimesi hakkında ne düşünüyorsunuz? 


Olaya yorumum şöyleydi;
Dişi kelimesi genel olarak hayvanların cinsiyetleri için kullanıldığından, kibar bir biçimde, insan türünün cinsiyet versiyonu için bayan denmiş gibi gelir bana hep.İngilizce "Ladies and Gentlemen" ikileminin Türkçe versiyonu "Baylar ve Bayanlar"dır mesela. Hani, "kadın veya kız farketmez, dişi olan hepiniz" genellemesi gibi. Kadın ve kız ayrımını çok değişik bir boyutta yaşadığımız memleketimizde, bayan sıfatı, aslında en hoş genellemedir denemez tabii, hanım efendi daha kibar ve hoştur herzaman.
Aslında düşününce, okadar seçenek arasında neden "Bayan"ı kullandığımızı ben de merak ettim. Kulağa hoş da gelmiyor işin garip tarafı. Aksine itici.

Halbu ki, birçok "bayan" bu tip bir muhabbete "bayan, dert çeken, ev işinden sorumlu bakan misali, ..." gibilerinden bir cevap da yazabilir. Neden direkt sözlük anlamıyla ilgiliendiğimi ben de bilmiyorum. 
Bence rahatlığı değil, seni tarif edişidir önemli olan bir kıyafetin. Dışarıdan bakan kişinin, ilk görüşte senin hakkında edineceği fikrin ne olduğu önemlidir, sonuçta hiç birimiz kendimizi manastıra kapatmadık.
Bence gözün rengi değil, derinliği önemlidir. Boş bakan mavi gözlerin kimseye bir faydası yoktur çünkü. 
Bir oje, senin o gün ki modunu yansıtmalıdır, kıyafetine uygunluğu önemli olmamalıdır. Renkler herzaman insan psikolojisinde önemlidir. 
Kış saçı vardır, kalın kahkül kesim. 
Yaz saçı vardır, kısa, ense ve alnı örtmeyecek şekilde. 
Dövme ve piercing, başka kültürlerin simgeleridirler. Hızma da öyle. Emo, punk, metalci veya rockker olma simgesi değildirler.
Bence üzerinizde sürekli taşıdığınız aksesuarların bir anlamı olmalı. 
Tahta ve ürünleri, vücudunuzdaki enerjiyi olumlu etkiler; bu yüzden o tahta kolyemi asla çıkarmam.
Neyse işte, garip bir insanım ben. 

Sunday, 7 November 2010

Ne türbanmış kardeşim!

Düşünce özgürlüğünün bile suç olduğu memleketimde, türban sorunu varmış. 
Kıyafet yönetmeliğinin Atatürk devrimlerine dayandığı memleketimde, kadınlar türbanla okula giremiyormuş!
Birincisi, türban dediğiniz şey örtünmek ve dini vecibe sıfatını aşalı çok oldu. 
"Türban özgürlüğü" ! Ne kadar ironik bir ikilemdir böyle! Türban ve özgürlüğü aynı cümle içerisinde kullanabilen halkımıza, kocaman bir teşekkürü borç biliyorum. 
Türban ve özgürlük... Saçın gözükmemeli, alnın gözükmemeli, yazın sıcağında o naylonun altında terden ölmelisin ve buna dini özgürlük diyebilmelisin. 
Tesettür dediğin şey, benim görüşümde, bir dişiyi aşağılamanın başka yoludur. Dini vecibe olarak bakınca, kuranda geçmez tesettür. Peygamberin lûtfudur. Sebebi de, zamanında Arabistan çöllerinde sıcakta kadınlar, yarı çıplak sıcağa dayanmaya çalışırken "bari bişey örtün üzerinizi kapatacak ama sıcaklatmayacak" demiştir ki erkek abazanlığını azaltabilip, din yayma turlarına sağlıklı er beyniyle devam edebilsin. 
Arabistan'da değiliz. Yarı çıplak gezmemize engel olabilecek kadar çok yazlık kıyafet üretilen yegane bir kapitalist sistemle yönetiliyoruz. Neyin tantanasını çıkarıyorlar "hâla"?
Siyasi olarak bakınca, bugün türbanı savunanların hepsi çifte standartçı ve bencil kadınlardır. Devlet dairelerine türbanla girmeyi özgürlük olarak sayıyolar falan. Devlet dairesinde çalışan herkesin yaşam tarzı "ceket, gömlek, kumaş pantolon" kombinasyonunu benimsemiyor ama öyle gitmek zorundalar. Neden? Kıyafet yönetmeliği diye birşey var. Sadece Türkiye'de varmış gibi davranıyorlar bir de türban avukatları. Dünyanın her yerinde kıyafet yönetmeliği vardır. Diyelim ki ben devlet dairesinde çalışıyorum, tarzım 80'ler, yaz kış deriler ve çizmelerle geziyorum; ama işe giderken o zıkkım ceket-gömlek-kumaş pantolon kombinasyonunu giymek zorundayım. Türbanı savunan benim hakkımı savunuyor mu? Hayır. Onun tek derdi başında bir kumaş parçasıyla bir tuğla yığınına girebilmek. Çifte standarttır istenilen. Sen dinini yaşayacaksın diye neden sana ekstra bir hak tanınıyor? Sokakta kimse seni çevirip "çıkar o başındakini" diyor mu? Ama sen gelip bana türlü, iğrenç, aşağılık sıfatlarla sesleniyorsun başım açık diye, askılı tişört giyiyorum diye! 
Okula giremiyorlarmış. Size özel okullara da biz giremiyoruz. Onu geçtim, okul dediğin yer öğrenme yeridir. Yıllarca formayla gittik. Üniversitede de kafamıza göre giyinemiyoruz. Hala bir çeşit formalite altındayız. Durumlar eşit yani arkadaşım. Gıkımızı çıkartmıyoruz. Neden? Çünkü, yaşam stilimizi göstermeye, dini inançlarımızı sergilemeye gitmiyoruz. Yönetmeliğe uygun giyinip, derslerimize girip, eğitimimizi alıyoruz. Sonra da okuldan çıkıp neysek o oluyoruz. Bunu hepimiz yapıyoruz. Senin türbanın sana bir acitasyon ekstrası kazandırmıyor. Benim metal müziğim de bana katmıyor. Okul, defile veya moda evi değil ki herkes stilini göstermeye gelsin...
Eğer bugün türban siyasi bir simge olmasaydı, birçok aile belki de kızlarını kapanmaya zorlamazdı. 
Kadiköy'de türbanlı bir kız görmüştüm. Hep anlatırım bunu. Uzun etek giymiş, Converse'ler zaten allahın emri, bileğinde spike bileklikler, kafasında türban, üzerinde beli açık tişört ve belinde piercing. 
İran'dan "kaçan" bir kız var okuldan arkadaşım... Siyasi bilmemne sebeplerden ötürü değil kaçışı, türbandan kaçıyor kız. "Özgürlüğümü istiyorum" diye gelmiş İngiltere'ye. Şimdi siz türbanı özgürlük olarak görüyorsunuz ya...
Özgürlük anlayışınızla başbaşa bırakıyorum sizi ben. 

Sabah şoku, sabah sporu gibidir. Zihnini açar.

Sabah sabah annemle sohbet etmekten daha fazla zevk alacağım şey yoktur herhalde.
Ben salona girerken su kaynamış olur, bir fincan kahve de kendime yaparım. Sokulurum hissettirmeden yanına sonra annemin, sarılırım şöyle kocaman. "Günaydın annelerin bitanesi!" derim böyle öpe öpe.
"Günaydın aşkım!" der o da.
Kahveleri alır sohbet ederiz oradan buradan sonra.
Bugünki konumuz burnumda tüten kuzenlerimdi. Rüyamda gördüm onları. Ne kadar özlediğimi hatırladım. Halbuki 4 ay oldu İngiltere'ye geri döneli. Yaza da daha çok var...
Sonra konu babama geldi. Yine herzaman olduğu gibi bana kızgındı aramadığım için. Kendimi savunmaya geçerken ben, öyle bir laf etti ki, mıhlandım olduğum yere.
"18 senedir yanında değildi, belki de çocuğu olarak göremiyodur seni. Olabilir bu tip şeyler. Doğal. Kızmamalısın."
Nasıl ya? Ben neden arıyorum onu ozaman? Neden baba diyim ki ozaman? Benim onu baba olarak görüp saymamı nasıl beklerler ya böyle birşey varsa eğer? Nasıl ya?
"Anne," dedim, nefes alabildiğimde, "şuanda ne durumda olduğumuzu az çok bildiği halde aramayan kendisi."
Sözler ağzımdan sadece çıktılar ama. Gözlerim aynı yerde takılı kaldı, nasıl anlatılır, o ânın şokunu atlatamamışım.
Psikolojik olarak ne travmalar atlattığımı kimse bilemez. Ne badireler atlattığımı kimse bilemez. 20 senedir bana babamı sevmemi söyleyen annem, ateisttir ve bana söylediği şeyin Allah'a inanmamı söylemesinden hiç bir farkı yoktu. Zira babam gerçekten yoktu.
Neyse işte. Konuyu değiştirdik sonra. Zaten biraz sonra annemin çıkması gerekiyordu. Beni o şok ile beraber başbaşa bıraktı kadın.
Bir dakika ya, nasıl ya?
"Biraz daha sorumluluk hissedicem sana karşı" derken onu mu kastetti yani?
Çocuğu olarak görmüyor mu bu adam beni şimdi?
Ozaman ona kızmalarımın, ilişkimizi düzeltmek için uğraşmalarımın, hiçbirşeyin tek bir manası yok ki?!
Nasıl ya?

What makes Turkey great?

...and my British friends ask me about Turkey...


*First of all, we do not eat Kebab everyday in Turkey, lets sort this out, it is something we do in special days as it is a little expensive.
*Sea-side. In Istanbul, Izmir and the rest of the great places in Turkey, we have sea-side. The smell of the sea and seagulls make Turkey a liveable place. 
*Nations. Many nations live together in Turkey but we are not allowed to say our nationality out loud. Sucks. 
*Bus culture. Well, it is a little different from England. If you want to travel by bus, you shouldn't be wearing sexy stuff as there is a risk of harassment. 
*If there is a girl in the house, she is suppose to do all the job in house. 
*Hooliganism is something we do as an exercise in Turkey. If you support another team, there is a big risk of getting beaten up. 
*If they understand you are a tourist, you probably will get ripped off. Sorry, truth hurts.
*Rich people places. Well, if have money, you wouldn't mind to pay £10 for a cup of coffee, would you?
*Taksim square. A.k.a. little France. There is no chance of seeing French though. Its just the architecture. Don't get excited!
*Alsancak! The place I would like to die in. In Alsancak's sea-side all you see is drinking youngers and sunflower seed selling elders. 
*We live all four seasons extremely in Turkey; summer is too hot, winter is too cold. Hell yes, it snows in winter and when I say snows, I mean there is no way you can go out because the whole city will be covered up with white nightmare. No school as you cannot be able to open the door of the apartment literally, no public transport...
*Our summer holidays are at least 3 month long. Because it is at least 60 Celsius in summer. No way you can make it to school, you probably die in the bus. 
*We are not Ottoman Empire, as it doesn't exist anymore. 
*I do not know why Turkey called Turkey in English, don't ask me that. I also do not know why Hungary called Hungary either.
*No we do not ride camels. 
*No, you wouldn't get kidnapped if they understand you are a tourist.
*You are not going to believe it but, we have technology in Turkey! Latest cars and mobile phones are as popular as they are in here! 
*No, I'm not going to teach you swearing words in Turkish.
*Yes, a lot of Black backgrounded people live in Turkey. 
*No, you do not have to wear Turban to walk in the streets. 
*Cinema of Turkey is still on process, but there are plenty of good movies released.
*Songs are not based on belly dancing rhythm. No. We have great rap, hiphop, rock, metal, punk, ska, etc. examples. 
*Belly dancing is Arabic by the way. Not Turkish. 
*Yogurt is Egyptian as they found it by leaving a box of milk in a pyramid. Its neither Turkish, nor Greek. 
*People speak English in Turkey. They also speak German and French.
*Turkish Lira evolutes with every new government. We are the only ones on this! Yey! Proud! 
*Women do not dye their part of black hairs yellow in Turkey. Though we know it sucks.
*We do not bite Greeks in Turkey as we do not fight anymore. It was a long time ago. Though, we love their style of music, life style, dances etc.. Like, everyone knows who Sezen Aksu is in Turkey, and everyone likes their duets with Harris Alexiou. 


Bias towards Turkey based on the Turkish population in England. Turkish people in here and in Turkey are totally different. That's why Turks in here called local tourists in Turkey. 
Well, I cannot say it is fun to live in there. But it was when I was a kid. Turkey is somewhere you wouldn't want to live for the rest of your life these days. Sucks, yeah, but truth hurts. 

Saturday, 6 November 2010

What makes Britain great?

People from Turkey ask me questions about Britain and my answers are always similar.
Q: What do you do normally in Britain?
A: Go to school, come back home, do homework, get online.

Q: How do you celebrate Christmas, Easter, Thanks-Giving and Halloween?
A: First of all, we do not celebrate Thanks Giving in England but do not know about other countries in Britain. Secondly, my family doesn't celebrate the rest but we usually get those days off so I stay at home or go out with my friends.

and so on...

So I decided to write about Britain from my view.

What makes Britain great?

*Tottenham Cake! Mate we do not have Tottenham cakes in Turkey! Come on now! Its the best!
*Tesco! Every little helps ; ))
*Accents! Everyone speaks English. But accent is what makes British English!
*Queue culture! Is there a queue culture in another Europe country? NO! It's part of British culture, especially in England! Mate, there are queues to get on the buses, to buy stuff from a shop even though you are in a rush, etc..
*Queen! Hell yes we still have a Queen! and Prince!
*Grey mornings! Mate, its always cloudy... and foggy. and rainy. and icy. and windy in here...
*BBC! Is there another country that pays to help their national channel to not be able to guess tomorrow's weather? I don't think so!
*The Guardian! Is there another nation that pays a hell of money everyday to not be able to understand a word from a newspaper? ... Mate, they are from the Shakespeare's century.
*Red buses! Well, that's London's popular object, but London is in Britain, right?
*Mails! Do not know about the rest of the Britain but England is definitely the last survivor of mail culture.
*Christmas cards! You spend hours to remember everyone and spend hours to fill those cards in at Christmas. What happens at the end? Recycling.
*Birthday balloons! No matter how old you are, you have to carry a balloon that says your new age on it on your birthday.
*Funerals... Horse carriages pass you by on the streets and a limo follows it every once in a while. Respectful.
*Rooney! A.k.a. Mr Fuck !
*Football and Hooliganism!
*Beer!
*Half naked men on sunny days!
*Underground! Not the gangs, the metro!
*Strikes! Especially this year in London!
*Saturday night parties!
*College students vs. Sixthform Students!
*GCSEs!
*A-Levels!
*5th of November! and unending fireworks!
*St. Georges Day!
*Rumours about the root of the word "fuck"!
*Ali G!
*Harry Hill! and TV Burbs!
*Never-ending EastEnders!
*Michael McIntyre!
*Harry Potter!
*Gerard Butler!
*Witchcraft!
*Rocknrolla!
*New wave of British Heavy Metal!

Are you laughing? Don't! You just have no idea how fun it is to live in Britain! ((=

PS: The biggest advantage of living in Hertfordshire must be the trains to Cambridge. We are 40 mins away from there mate! Cheshunt rails rules!

Thursday, 4 November 2010

Yalnızlık kalabalığı!

Siz de kalabalık yerlerde insanları izlemeyi sevenlerden misiniz?
Terapi gibi geliyor bana. Onların düşünceli halde telefonlarıyla ilgilenmeleri, gazete okumaları, kitapta kaybolmaları, müzikte hayat bulmaları, kısacası her halleri kendi yalnızlığımı unutturuyor bana.
Başarı yalnızlaştırırmış insanı. İnsanın yalnızlığını en çok hissettiği ama aynı zamanda en sıradan duyguymuş gibi yaşadığı yer ise kalabalık. Kalabalık öylesine büyük bir şelale gibi ki, suyun hızına göre yön belirliyor adımlarınız. Bazen girmek istediğiniz dükkanı geçiyorsunuz, kalabalığı yarıp ulaşamadığınız için. Aslında herkes yalnız. Bunu en rahat kalabalıkta hissediyorsunuz. Evet, yanınızdan binlerce insan geçiyor, sizi farketmeden belkide, belkide farkederek, bazen hızla çarpıp özür dilemeden, bazen usulca; size hissettirmeden. O kalabalık size yalnızlığınızı en derin hallere bürünmüş şekliyle yaşatır ya hani... Ama korkup kaçmazsınız, uzaklaşmazsınız kalabalıktan. Onların arasında sürüklenirsiniz. Bunun sebebi, o kalabalıktaki herkesin zaten yalnız olduğudur. Yalnızlık kalabalığı!
Gözlerinizi kapatıp teslim olursunuz sonra o yalnızlık kalabalığına. Onlarda kendinizi görürsünüz, kendinizi onlarda ararsınız.
Yağmur yağmaya başlar bazen ve etraftaki tek şemsiyesiz kişi siz olursunuz o an için. Asıl yalnızlığı o zaman hissedersiniz. Çünkü herkes okadar yalnızdır ki, o kocaman şemsiyelerin altında tek başınadırlar hani, yalnızlığı kabullenmişlerdir, o koca alandan birazını sizinle paylaşmak akıllarına bile gelmez. Sonra kafanızı çevirirsiniz. Dükkan tentelerinin altına sığınmış "siz"leri görürsünüz. Yine geçer o yalnızlık hissi. Tatlı tatlı gülümsersiniz yağmur damlalarına. Onları hissetmeye başlarsınız. Ne de olsa onlarda yapayalnız düşerler dünyaya...
Benim en çok hoşuma giden, trenlerde yapayalnız bırakılmış gazeteler. Kim bilir, kaç yalnız el dokundu, kaç yalnız göz okudu o satırları. Aslında ne kadar önemliler değil mi? Tren koltukları gibi. Her biri "tek bir kişi" oturabilsin diye dizayn edilmişler. Belki de senden, benden daha yalnızlar onlar. Ama çoklar. Her vagonda en az 20 tane mevcut. Yine geldik mi dediğime? Yalnızlık kalabalığı!
Bir de bir deyim var; yalnızlığı paylaşmak. Bunu zaten hergün yapıyoruz. Konuştuğumuz bakkal Ahmet, sizin yorgun oluşunuzu umursuyor mudur? Veya siz onun işlerinin o gün çok oluşunu ve eve gitmek istediğini umursuyor musunuz? Hayır. En basit örneklendirmeyle yalnızlık paylaşımı budur. Kendinden bir parça bırakırsın karşındakinin kulağına. Sağdan girer, soldan çıkar, ama sen paylaşmışsındır yalnızlığını. O huzurla yürümeye devam eder ayakların geri kalan yalnızlıklara.
Hepimiz birer kum tanesiyiz bu koskoca yalnızlık çölünde. Hepimiz aynıyız ama hepimiz farklı farklıyız. Ne durduğumuz yer, ne rengimiz, ne kaç senedir orada durduğumuz önemlidir yalnızlık kalabalığında. Çünkü yalnızlık kalabalığında herkesin hikayesi en önemlidir, halbuki sadece çöldür kuş bakışında görüntümüz! Acısı en acıdır, neşesi en neşelidir yalnızlık kalabalığındaki kimselerin. Dünya, yalnızlık kalabalığında sürüklenen insanların her birinin etrafında döner ya hani. Herkes en haklı, herkes en yardıma ihtiyacı olandır. Aslında herkes "en"dir, her biçimde, her şekilde "en". Kimse kabul etmek istemez ne olduğunu ama; herkes megalomandır, egoisttir, sadisttir, mazoşisttir orada! Herkes kendini düşünür. Çünkü herkes en yalnızdır o kalabalıkta.!

Tuesday, 2 November 2010

Kuyunun dibindeki kalp atışları, bekleyiş, son nefes.

Hani sen gittin ya,
Ben bıraktığın yerdeyim.
Hani sen devam ettin ya,
Ben bıraktığın gibiyim.
Hani sen ellerini uzatsan,
Ben hala okyanusların ötesindeyim...
Sen başlardın cümleye,
Ben bitirirdim hani.
Ben hala bitiriyorum senin cümlelerini.
Hayatta edindiğim en güzel alışkanlıktın sen.
Hala anıyorum adını istemeden.
Acımıyor artık ama,
Alışıyorum ben hala...
Bazen düşünüyorum, ne yapıyorsundur acaba...
Sen de özlüyor musundur şuanda?
Bir veda,
Bir elveda...
Bir hoşçakal bile demeden,
Sessizce,
Boşluğa,
Derinlere bıraktın beni.
Hani sen çekip gittin ya;
Ben hala dipteyim;
Beklemekteyim uzatacağın ipi...

Hararet.

İnsanın yalnızlığa alışması kötü birşey. Ama her sağlığa zararlı madde ve yiyecekte olduğu gibi, yalnızlığa da alışıyor beden. İnsanlar yabancılaşıyor zamanla. Kurduğun cümlelere anlam yüklemekte zorlanmaya başlıyorsun hatta, daha ileri gidip. 
Dün ne yaşadığın aslında kimsenin umrunda değil. Zaten anlatasın da yok. Ne güzel geçinip gidiyorsun koskoca dünyayla. Dünyada bir sen varsın, bir de diğerleri.
Kalbini birisi sahipleniyor falan.. Gerek yok bu tip saçmalıklara. Hepimiz ölmek için doğduk! 
Üşüyorum inceden. Üzerime ne giyersem giyeyim, üşüyorum. Dışarı bakarken ben, beyaz bir kar tanesi düştü camımın önüne. Beyaz! Saflığın rengi derler... 
Güzel bir koku duyuyorum. Oda parfümü olsa gerek. Yabancı bir koku ama bu, yine de alışığım ona da. 
Bir tel saçımla daha vedalaştık biraz önce. Cesedini kaldırdım pantolonumdan, yere attım, üzerine bastım. 
Toz olmuş ceketim. 
Titriyorum soğuktan artık, o raddeye geldi durum. Ayağım takıldı, sendeledim odada dolanırken. Düşmedim. 
Bir geri yürüdüm, bir ileri, mehter takımı gibi. 
Sigara sarmalıyım. Bilmiyorum neden. Canım istedi. 
Bugün de böyle geçiverdi. Hacıyatmaz gibi hissediyorum kendimi. Belim ağrıyor ama.
Turuncu gözümü alıyor. Parmaklarım ağırlaştı.
Bileğim kalkmıyor yerinden.
Uyumalıyım artık.