Thursday, 30 December 2010

Yeşil Çam-Aheste Aheste...

Hey gidi Yeşil Çam! Çocukluğum onlarla gülerek, onlarla ağlayarak geçmedi dersem yalandır.
Türkan Şoray kanunları...
Hababam Sınıfı replikleri ve Kel Mahmut.
Yeşil Çam şarkıları..
Efsane sahneleri..
____________
Biz, yalan söylesekte söylemesekte dayak yiyeceğimizi Yeşil Çam ile öğrenmedik mi? Sorarım size.

-Seviyorum de!
-Hayır.
-Seviyorum de !
-Hayır!
-Seviyorum de ulan!
-Seviyorum.
-Yalan söylüyorsun!
______________
Lugatımıza "vahşi kan" diye bir laf soktu Yeşil Çam bizim..

-Öldürmek yok!
Cüneyt Arkın: Onlara söyle bunu! Öldürmek yok! Ama geliyorlar. Kan akacak.
-Kan akıtmak yok!
Cüneyt Arkın: Önce onlar akıttılar! Can evimden vurdular! Etimi dağladılar! Kanım vahşileşti!
-Öldürmek yok diyorum!
Cüneyt Arkın: Erkek gibi dövüşeceğim! Kan akacak!
-Öldürmek yok!
Cüneyt Arkın: Kan akacak!
-Öldürmeyeceksin!
Cüneyt Arkın: Kan... Kan!
-Beni dinle!
Cüneyt Arkın: Vahşi kan akacak! Kan akacak! Kan!
________

Bir boncuğun birden fazla işlevi olduğunu da Yeşil Çam ile öğrendik.
Bakınız: mavi boncuk kimdeyse, benim gönlüm ondadır.
Piyango çıkınca birine, önce kafayı sonra parayı yermiş. Şener Şen öğretmedi mi?
Bir ok metrelerce ileriye nasıl montajla atılıyormuş gibi yapılır gibi küçük detaylar da Yeşil Çam'ın bize öğrettikleri arasındadır.
Damat Ferit, Güdük Necmi, İnek Şaban... Yeşil Çam bizi yıllardır "eşolaşek" ile güldürmedi mi?
Kemal Sunal'ın kapıcı rolünde oynadığı filmde, komşu yere tükürdüğünde saat sabah 7 demekti.
Bir Nuri Alço vardı; Küçük Emrah daha oyuncuydu; Tecavüzcü Coşkun vardı; Ahu Tuba hep zengin genç kızı oynardı; Ayşecik vardı bir de.
Sonra "ben piç değilim" repliği pelesenk oldu dillere.
Zeki Alasya ve Metin Akpınar ile şenlendi evlerimiz.
Adile Naşit'in şen kahkahaları çınladı evlerimizde.
Gulyabani filmiyle korktuk çocukken...
Perran Kutman ağlattı bizi bazen.
ve daha kimler kimler..
Ailemizin birer parçası yaptık biz onları. Onları eski heyecanımla izlemeyi özledim.

Wednesday, 29 December 2010

Yaram bana acı, yerim bana dar.

Hadi beni bana bırakın, kendi kendime yaşayayım ne yaşanacaksa.
Saatin kaç olduğu neden önemli olsun ki?
Hangi gün, ayın kaçı.. Bugün yılbaşı...
Ne değişiyor ki? Tik.. Tak..
Ölüme yaklaşıyoruz adım adım.
Bana ne bunlardan, sorarım.
Benim yaram bana acı, yerim bana dar.
Kapı-sapı orada, hoşçakal.

Acıdı. Öptün, geçti.

İnsan dediğin ikiye ayrılmış sanki.
Bir yanı acır, bir yanı neşeli.
Hayat garip, ne diyeyim..
Kabullenir kişi ölümü, sevinci...

Güneşlidir, yağmurludur, rüzgarlıdır...
Kişinin kalbi her gördüğüne açılır...
Çıkarmaz sesini, parça parça giderken;
Kalbi, kanarken... Tuz bastırır....

Masallarda kalmış Leyla'yla Mecnun.
Hangi yanı güzel ki bunun?
İzin veriyorum artık, sessizce...
Çalınıp gitmesine umudumun.

Selam Dünyalı. Ben bir arkadaş..
Varsa cesaretin, gel kalbime yaklaş.
Ben dipteyim. Sen nerdesin?
Haklısın, git. Yok burada ne aşk... Ne de aş.

İnanırdım ya saf gibi eskiden...
İnanırdım aşkı bulacağıma ben.
Fazla uçmuşum demek, düşüşüm acıttı.
Meğer aşk yokmuş "gerçekten".

Yanarım...
Hayallerime yanarım.
Boşa geçen günlerime yanarım.
"Ah gecelerin hesabını, kimlere sorarım?"...

Saturday, 25 December 2010

Hasretliğe Hasret Kalırız!

Bak gördün mü? Yılmıyormuş insan.
Tebessüm edebiliyormuş yine sabaha...
Vazgeçiyormuş hep; yine yükseliyormuş sonra.
Başını dik tutup yürüyormuş uzun yollarda.
Vazgeçiyormuş ve vazgeçmekten geçiyormuş zamanla.

Ne olacak sonumuz.. Sen ve ben!
Deniz gibi taşan, rüzgâr gibi esen...
Ağacın gölgesinde yer edinen;
Biziz işte, yüksek tepelere göz diken...

Tırnaklarımızla aşıyoruz dağı-tepeyi baksana!
Her yükselişte birileri kalıyor aşağıda..
Zerre umursamıyorsun gibi ama;
Yine süzülüyor iki damla yaş yanağında...

Biz dağın eteklerinde tepeyi seyrederken;
Güneş, tepelere dokunup aşağı inerken;
Rüzgâr saçlarını savurur gibi severken;
Elele, dizdizeydik; dizdizeyiz, elele...

Güneş batar.. Her gece.. Doğuşuna hasret kalırız.
Zifiri karanlık çöker de, ışığa hasret kalırız.
Ak düşer saçlara, hani.. Geçmişe hasret kalırız.
Bir sen, bir ben varız; hasretliğe hasret kalırız!

Neye düşürürsün yüzünü; şu kısacık ömürde?
Asma gül yüzünü; dünü düşüne düşüne..
Yarınlar az, dünler geçti, bugünler kısa...
Sen tebessüm et, sırf inadına hayata!
Seni seviyorum annem!

Santa Claus is coming to town!

Merry Christmas!
Yes, it is Christmas today and it's a little cold and windy and snowy today. 
They are showing "Love Actually" on the telly.
Our Christmas tree is glowing in colours and we are waiting for Santa Claus again, this Christmas! 

You better watch out
You better not cry
Better not pout
I'm telling you why
Santa Claus is coming to town
He's making a list
And checking it twice;
Gonna find out Who's naughty and nice
Santa Claus is coming to town
He sees you when you're sleeping
He knows when you're awake
He knows if you've been bad or good
So be good for goodness sake!
O! You better watch out!
You better not cry
Better not pout
I'm telling you why
Santa Claus is coming to town! 


Friday, 24 December 2010

ASDFKLŞ

On parmak vardır toplam ellerde, değil mi?
Sol elden başlıyorum ozaman.
Serçe parmak -a'nın üzerinde durur, yüzük parmağı -s'nin, orta parmak -d'nin, işaret parmağı -f'nin, baş parmak space'in. 
Sağ el de ise, serçe parmak shift'tedir, yüzük parmağı -ş'de, orta parmak -l'de, işaret parmağı -k'de ve baş parmak kankasının yanında, space'te. 
Mouse klavyenin hemen yanında durur. 
Monitör karşında. 
Yeni bir sayfa açmışsındır.
Aklında okadar yazmak istediğin şey varken, parmakların felç inmişçesine, çaresizce -a, -s, -d, -f, -k, -l ve -ş harfleri üzerinde beklerler.
"asdfklş asdfklş asdfklş asdfklş asdfklş asdfklş asdfklş asdfklş"
Yazmak istediklerinden daha anlamlı gelir bazen sadece bu harflere basmak. 
Kalem yok, kağıt yok artık hayatımızda. Bir klavye, bir fare, bir ekran var. 
Kalemtraş yok, silgi yok.. Font var, back-space var. 
Gün geçtikçe değişiyoruz, evet!
Değişmeyen tek şey ise, konu aşk olunca, anlamlılaşan düşüncelerimizi yazıya döktüğümüzde anlamsız oluşu. Ne yazacağımızı, nasıl anlatacağımızı bilemememiz. Teknoloji bize ışınlanmayı vaadetsin, yine kelebekler uçar midemizde sevdiğimizi görünce. İnsanız ne de olsa... Bazı şeyler hep aynı kalır. 
Şuan bunu o adama yazıyorum. O'na sadece "asdfklş" diyorum. 
Ben çok acıdım. Çok yıprandım. Parçalandım. Kırıldım. Yok oldum. Küllerimden doğdum. Yine yandım. 
Biliyorum... Biliyorum sonu yok. Olmadı. Olmayacak. Olmaz! İnsanız biz. Sevmenin sonu gelemez. 
"Ayrılıklara içiyorum ben de gül şarabımı. Zarifçe tutuyorum sapından, kadehin. Sallıyorum azıcık. Kokluyorum nazikçe. Önce küçük bir yudum alıyorum, sonra biraz daha büyüğünü. Ağzımda gezdiriyorum şarabı, tadına doyulmazmışçasına. Genzime götürüyorum; son bir veda... Sonra yutuyorum. Gözlerimi açıyorum. Kadehi masaya bırakıyorum nazikçe. Ağzımda kalıyor o dayanılmaz lezzet.. Bense, kıyamıyorum incitmeye şarabımı. 
Ayrılıklar bitmez. Şarap biter ama. Ayrılığa acımam şaraba acıdığım kadar! Hayyam dillendirmiş "asdfklş" ile demek istediğimi; 
"Gök yaban gülleri döküyor eteğinden
Bir çiçek yağmuruna tutuldu sanki çimen
Gül şarap dolsun kadehimin lalesine
Mor buluttan yere yaseminler düşerken."

Ne mevsimler gelir, geçer.. Ne ayrılıklar unutulur, gider.. Kimler, ne çiçekler toprağa düşer... Şaraptır, yalnızca şarap; zamana kafa tutup senin yanında güzelleşen... Varsın parçalansın kalbim... Şaraptır beni iyi eden." diyor bir yanım... Kafamı güzel yapan yanım. 
Diğer yanımdan yaşlar süzülüyor. "Saat 1 olmuş, yat" diyor.. 
El misin, er misin, in misin, cin misin? Uzatsam ellerimi tutabilir misin? Ne O'na, ne buna yazdım ben bunları.. Yine SEN'sin yazımın kahramanı... Gel dersem, gelir misin?...

Friday, 17 December 2010

Awkward-Retarded Moments

I like awkward moments. I like the momentary silent that follows the moment. I like it when you look around to see the eyes that follows your reaction. Overall, I like awkwardness!

It was last year; when we had to get done the HIV injections. I was in my GP and talking to the nurse while getting ready for the injection.
The nurse: "Are you pregnant?"
Me: "No."
The nurse: "Your mum must be proud of you."
Me thinking: what the hell ?!

It was in last summer, me and my friend did not sleep all night long and we were trying to stay awake for some reason. I was begging to go to her house and she was rejecting my begs. 

My friend: "You know what?"
Me: "What?"
My friend: "Oh, never mind."
Me: "You started, so finish it. What?"
My friend: "Okay but promise you won't laugh."
Me: "Whatever mate! Say it!"
My friend: "I just have realized why we had to stay here all night."
Me: "Is it because you have some brain issues and can't just understand that I want to sleep?"
My friend: "No, I left the keys at home. So we have to wait for mum to wake up."
Me: "Honey, your keys are in my bag."
Me and her looked at each other for 2 seconds and started to laugh. My friend was probably thinking of an apology but I punched her anyway. 


It was weeks ago, can't remember the exact date. My "certain" friend and I met up outside of the Ealing Broadway station. She said that she had to go to toilet. So I have waited for her outside of the Starbucks. Then we walked to Uni. When we get in...

She: Deniz I'm gonna tell you something.
Me: yeah?
She: Well.. I need to go to toilet again.
Me: are you for real?! 
She: well, my body works normal. Yours is the strange one. Okay?
...

With the same friend, we had the argument about the "disabled" button to open the doors. 

Me: For god's sake! What the hell are you waiting for?
She: Door to open!
Me: Press the button then!
She: It says automatic door on it!
Me: Its automatic from inside, not outside! 
She: May be the door is not working?
-I press the button and the door opens.
She: But it says automatic door on it. So...
Me: So that means you are disabled. 

And since then, I call her disabled.. Or purple smurf.. Or retarded.. Anything pops out to my mind really...
But then we had the most awkward moment ever!!!
We were in the editing suit and we were burning our videos to DVDs. We have put the DVD into the computers and we were waiting for it to be done. Suddenly one of our friend just asked...

He: When do I have to put the DVD on?
The momentary silent that follows the awkwardness... Then...
Hanaa: And I thought I was retarded.
Whole group: cracked up!

In the same day, it started to snow and I pointed it out. We were looking outside from the windows.
Me: It snows like hell! Man.. How will get to home?
The other friend: may be its not snowing, may be someone just throwing out something from the roof. :D
The other guy: Is she for real?!
Me and Hanaa: LOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOL!

I was outside of McDonalds today and that man came and asked:
Man: Excuse me? Erm.. Are you Polish?
Me: What?! No. Why did you ask?
Man: Well I'm looking for Polish people.
Me thinking: In England?! Good luck with it mate...

Awkwardness and Retardedness are two different but similar things that people should mind. Me and "she", Hanaa, like those moments! But sometimes, we become too confused.co.UK!

Hope you've enjoyed it and I know Hanaa will kill me. I still love you Hanaa! xxxxx!

Dedeler!

Selam millet. N'abersiniz?
Ödev teslimi ve huzura kavuşma aşamalarının bana kattığı vergi-değer ve akabinde ulaştırdığı Nirvana-Smells Like Teen Spirit gibi öğelerin dine teşviki esnasında, çok başağrıtıcı bir başağrısıyla parmaklarıma "hadi yürü ya kulum!" diyorum. Diyeceğim o ki, zıkkım bir günün ardından başağrısı ile huzuru arıyorum.

Okuldan açılmışken mevzu... Yeni okulum veya Üniversitem, Ealing Broadway isimli, gayet elit bir semtte yer almaktadır. Öylesine elit ki, sırf okuldan 10 dakika yürüme mesafesinde bir koca Starbucks, onun da bir kaç dükkan ilerisinde ikinci Starbucks ve "öh be arkadaş! Ben gidiyorum!" diye söylenip, yolun karşısındaki metro istasyonuna gitmeye kalktığınızda göreceksinizdir ki, istasyonun tam yanında bir üçüncü Starbucks yer almaktadır. Bu Starbucks'ların her biri, sabah, öğle ve akşam, saat farketmezsizin doludur. "Yav arkadaş, nerden buluyor bu millet bu parayı" diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz bir öğrenci olarak.

Geçen hafta, bu zıkkım mekanın ilerisindeki otobüs durağında, yaklaşık bir 15 kader arkadaşı sohbet ediyoruz. Hava yakışıklı, biz de sigara içiyoruz. Sonra bir ışık gördüm...
Yok yok bu başka bir hikayeydi.
Bir dede geldi yamacımıza. Klasiktir ya Türkiye'de; gelirler yanına, sigaranın zararlarını anlatıp giderler. Bu da İngiliz versiyonu. Neyse, geldi yanımıza, "hayatımda sigara içmedim, bak 75 yaşındayım, öleceksiniz hepiniz! Genceciksiniz!", böyle bir felaket tellallığı...
Ben yine dayanamadım tabii... "Beyefendi, hayattan zevk almayı bilmiyorsanız eğer, bunun bizimle ne alakası var?" dedim. Alkış aldım hatta arkadaşlardan. Amca da homurdana homurdana gitti.
Başka bir gün, yine aynı hafta içerisinde ve yine aynı yerde bambaşka bir dede geldi yanımıza. Gördü tabii 6 tane kızı... 40'ından sonra, tevbe Allah'ım. Neyse. Baktı ki biz gülüyoruz, muhabbet ediyoruz; dayanamadı muhabbete daldı; "sizin evde çocuk bakıyor olmanız lazım! Sokakta muhabet ediyor olmamanız lazım!".
Höst diye kaldık 6'ımız birden. Bu amca diğerinden de yaşlıydı. Diğer arkadaşlar saldırdılar amcaya, bir laflar bir laflar. Yine en son lafı ben ettim; "amca senin fikirlerinin son kullanma tarihi geçmiş. Yaşından olsa gerek. Tarih 1810 değil, 2010."
Bunlar aramızda geyik sebebi olan küçük anılar. Bugün, hayatımda daha saçmasını duymadığım bir soruyla karşılaştım ve başrolümüz yine bir dedeydi; "Ben Polonyalıları arıyorum da, sen Polonyalımısın?"
Soru direkt bana geldi.
Dede kaşındı da diyebiliriz.
"Beyefendi, Polonyalıları İngiltere'de aramanız yanlış; ama şu köşede ki Polonyalı markete de gidebilirsiniz... ve hayır. Ben Polonyalı değilim."
Arkadaşım, dedelerin hepsi, hani ırk, din, dil ayırt etmeden hepsi, birbirinin aynı. Hepsini toplasak, sağarlar birbirini ağarlar olur. Hani sorun bizde mi? Bence değil. Anneannem hep "kurt kocayınca köpeklerin maskarası olurmuş" derdi, belki de doğru.
Dedeler ya! Dedeler! Allah benzetmesin yarabbi!

Wednesday, 15 December 2010

Ayyaş (Bölüm 30)

"Anne, bana babamı anlatsana.." dedi Yusuf; doğum günü telaşı ve içindeki en anlamlı burukluk ile birlikte.
Annesi bir iç çekti. Gözleri doldu dolu "peki" dedi.
"Babanı kötü hatırlamanı istemem. Öncelikle bunu bilmelisin; ama baban, hayatımın en büyük vicdan azabıdır benim." dedi Zehra.
"Bırakıp gittiğin için mi?" dedi Yusuf. Artık annesiyle böyle konuşabiliyordu ne de olsa. 18'ine basmış, koskoca bir delikanlıydı bugün.
Zehra gözlerinin içine baktı oğlunun. "Belki de" diyebildi yutkunarak.
"Hadi bana babamı anlat."
"Baban beni çok sevdi. Seni de çok severdi tanısaydı eğer. Hep oğlu olsun istemişti. İsmini Erdal koyardı gerçi O..."
"Sen neden Yusuf koydun ozaman?"
"Hakkım yok O'nun hatıralarıyla yaşamaya diye düşündüm. Seninle bir başlangıç yapalım istedim."
"Ben, canlı kanlı karşında duran oğlun, O'nun en büyük hatırası değil miyim sana?"
"Sana hamile olduğumu öğrendiğimde geri döndüm, aramadım sanma. Evin kapısında koca asma kilit vardı. Civardakilere sordum babanı. 'Gitti' dediler."
"Nereye gitmiş? Bidaha aramadın mı?"
"Babanı mı anlatayım, kendimi mi savunayım sana Yusuf?" dedi Zehra sinirle.
"E hadi devam et, bişey demedim."
"Baban çalışmazdı. Arada bir birileri küçük işler verirdi, O'da  eşyaya, yiyeceğe, bazen giyeceğe çalışırdı. Sırf para almamak için hani. Bazen para aldığı da olurdu gerçi."

Saatlerce anlattı Zehra Ayyaş'ı oğluna. Ne övdü, ne kötüledi; yalnızca anlattı. Yusuf babasının, erdemli birisi olduğuna kanaat getirdi kendi kendine.
"Anne, bana babamın ismini söyle. Artık hakkımdır, bileyim."
"Babanın ismi..." dedi Zehra, başını yerden kaldırıp oğlunun gözlerinin içine baktı, heyecanla parlayan gözlerinin taa içine. "Ahmet." dedi sonra.
"Ahmet... Benziyo muyuz peki? En çok neyim benziyo? Huyum, suyum? Yüzüm, gözüm?"
"Gözlerin. Biraz da okuma alışkanlığın."
"Babam okur muydu!" diye fırladı yerinden Yusuf heyecanla.
"Boş boş evde ne yapıyordu sanıyorsun? Bütün gün okurdu O. Biz de öyle tanıştık zaten."
"Ben gidiyorum."
"Nereye? Dur!"
"Sizin eski evin civarına! Babamı bulucam ben!" diyerek çıkıp gitti Yusuf evden.
Ah be oğlum... Babana Ayyaş diyorlar, sokakta yatıp kalkıyor... Bulsan ne olacak... diye düşündü Zehra içinden. Ne de olsa, yıllardır uzaktan izlerdi Ayyaş'ı; ama yanına gitmeye yüz bulamazdı Zehra.
_________________________________

"Hey çocuk! Bugünün tarihi ne?" diye sordu Ayyaş, yoldan geçen ilk adama o saatte. Birşey vardı bu genç adamda, birşeyler dürttü içini Ayyaş'ın, konuşmak istedi onunla.
"Mayıs'ın 6'sı." dedi genç adam. "Bugün benim doğum günüm."

Yine O gün geldi, yılın bir önemi yok. O gün, tarih kendini yargılar her sene. Aylardan Mayıs'tır; sabahları ayaz olmaz, güneş sıcacık ısıtır insanın yüreğini; ama O gün, her sene ayaza çıkar yüreğin, buz keser. Boğazına düğümlenir sözcükler. Anlamsızdırlar zaten, bırak çıkmasınlar. Sen, ıslığınla yas tutarsın "Concierto De Aranjuez" çalarken. Gün önemli midir? Yıl önemli midir? Saat önemli midir? 6 Mayıs işte. 

"Hayatın cilvesine bak sen! Birileri doğmuş bugün, birilerinin canına kıymışlar aynı anda." dedi Ayyaş, iç geçirerek.  "Kutlar mısın doğum gününü?"
"Bugün, pasta kesip şarkılar söylemekten daha mühim işlerim var." dedi genç adam telaşla.
"Sen bana pek bi tanıdık geldin, buralarda mı oturuyosun?"
"Yok amca, başka yerde oturuyorum da, benim babam burada oturuyormuş bir dönem. Evleri de şu arka sokaktaymış. O'na benziyormuş gözlerim. Tanırsın belki, ismi Ahmet'miş."
Ahmet... Bu ismi duymayalı yıllar oldu. diye düşündü Ayyaş içinden. Benden başka Ahmet yoktu mahallede, karıştırıyor bu çocuk herhalde.
"Emin misin Ahmet olduğuna?"
"Evet."
"Evini biliyor musun?"
"Evet."
"E hadi bi götür, belki tanıyorumdur."
"Hay çok yaşa be amcacım!" dedi Yusuf heyecanla. Mahallenin muhtarı bile, o mahallenin sokaklarında yatanlardan daha çok şey bilemezler ne de olsa.

Sıcak-soğuk oyunu oynar gibi, gittikçe ısındı Ayyaş'ın içi. Kendi sokağına girdiklerinde, yavaşladı adımları. Yusuf umursamadan yürüyüp, Ayyaş'ın evinin kapısında, asma kilidin önünde durdu. Ayyaş'ın yorgun ve yaşlı kalbi yerinden çıkacak gibi oldu.
"İşte burası." diye seslendi Yusuf.
"Yoo! Olamaz! Yanlış biliyorsun sen! Olamaz!"
"Yok amca, annem getirmişti küçükken bi kere daha. Hep kilitli burası. Babam benim doğduğumu bile bilmiyor! Onu görmeye geldim ben."
Bir an, geçmişte yaşadıklarını hatırladı Ayyaş. Herşey film şeridi gibi gözünün önünden geçti.
"Erdal?" diye sordu, tereddütle.
"Sen-" durakladı bir süre, "sen- ama nasıl? Sen misin? Sen Ahmet misin? Zehra'nın kocası Ahmet misin sen!"
"Sen benim oğlum musun?" dedi Ayyaş, gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
"Evet!" diye haykırdı Yusuf, gözyaşları içinde.

Onca sene sonra ilk kez, asma kilit yerinden çıkarıldı.
Ayyaş'ın hatırladığı o tatlı ev kokusu hala tütüyordu içeride. Heryer toz, herşey yerli yerindeydi.

"Asma kilit bekçi gibi seni beklemiş meğer." dedi hala gözyaşları içinde Ayyaş.
"Benim adım Yusuf bu arada." dedi Yusuf.
"O'nun kadar cesur musun peki?"
"Yusuf Aslan'ı bilmem ama, senin kadar erdemli olmayı isterim... baba."

...

Monday, 13 December 2010

30 YIL

Sene 80.. 30 sene önce.
Bir genç vardı onyedisinde.
"Suçlusun" dediler, kalemi kırıp;
Kelepçe vurup, özgürlüğüne...

Bir genç vardı, adı Erdal Eren.
Onyedisinde darağacına giden...
Kimleri gönderdiler ipe de,
Bir o koydu çokça o dönem...

Çaldılar hayatını gençlerin,
Geleceğini, bizlerin.
Hırsızı onlar, dünümüzün,
Ve hala hayattalar bugün.

Anlayacağınız...

Hırsızlar almıştı Devleti ele, yine.
ve bugünkilerden farklı olarak;
Hayat çaldı onlar, para yerine...
30 YIL borçlular Erdal Eren'e...

Sunday, 12 December 2010

ANNEM!

Ne demeliyim, inan bilmiyorum. Okadar korkuyorum ki...
Odama kapanıyorum, düşünüyorum, ağlıyorum... Sen boşver beni, ben hep seni düşünüyorum.
"Gerek yok kimselere, O var yanımda" diyorum.
"Biz sırt sırta verirsek, üstesinden gelemeyeceğimiz hiç birşey yok" diyorum.
Sonra seni görüyorum. Zaman doldurur gibi saatlerce bilgisayar başında.
"Ne bok yiyeceğim ben?!" diyorum kendi kendime...
Danıştım herkese, arkadaşlarıma, öğretmenlerime, tanıdıklara... Kimsenin bir fikri yok.
Kendini herkesten daha iyi bilirsin, anne ne yapayım?
Kolay mı beni bırakıp gitmek, söyle anne, kalman için ne yapayım?
Yaşarım evet, bir şekilde yaşarım sensiz; ama karşımdasın işte! Söyle anne ne yapayım seni ikna etmeye?
Elimden gelmiyor hiç birşey. Sen söyle ozaman, ne yapayım seni yaşatmak için?
Sıfır İngilizceyle nerelere geldik bir kendine bak, bir bana bak! Söyle anne, nasıl anlatayım?
Görmüyor musun ne haldeyim? Nasıl bencil dersin bana ? Söyle madem anne, dediğin kadar bencilsem eğer, neden yazıyorum bunu, anlat bana...
Kime anlatayım başka derdimi ben?
Ne yapayım?
Gör be kadın, aç gözünü! Hayat hiç birzaman toz pembe olmadı bizim için, biz öyle yaptık; çiçeklerle süsledik, duvara resimler astık, güzel güzel giyindik; bizdik hayatımızı "güzel" yapan. Hayat ne zaman güzel oldu ki?
Yapamaz mıyız yine? Yaparız! Ozaman kaçıp gitmek niye?...
Sen yeter ki elimi tut, gülümse.
Ben senden maddi ne bekliyorum ki sanki? Artık sen benden bekle!
Maneviyatını alırsan benden, sadece nefes alırım. Nereye kadar giderse...
Ölümü düşleme, ne gerek var ki? Sana birşey olursa ne yaparım, ne yapabilirim ki?
Bırak kadehi, dök onu yere. Sonra elimden tut. Gözümün içine bak ve benden sonra tekrarla

BİZİM KİMSEYE, HİÇBİRŞEYE İHTİYACIMIZ YOK! BİZ SAVAŞIRIZ! BİZ YENİLMEZİZ! ELELE VERİRSEK DÜNYAYI ALAŞAĞI EDERİZ!

Hadi güzel annem, yat birazcık, rüyalara dal, uzan...
Ben varım yanında, mutlu olmalısın, bana inan!
Seni bırakıp gitmem, gidemem, o gün gelmez!
Yük değilsin, sadece anneden başkasına deymez..!

Saturday, 11 December 2010

Hissediyorum.

Bir his doğdu içime, çözemiyorum tam olarak...
Özlem.. 
Kimi özlüyorsun da hissediyorum?
Karışık duygular içindesin biliyorum.
Anlamsızlaşıyorlar, kayboluyorlar...
İçin acıyor, hissediyorum işte. Okadar yoğunsun ki içimde...
Yalnızsın. 
Kırgınsın biraz.
Yorgunsun..
Gözlerim ağırlaştı gitgide... Gözlerin ağırlaştı gitgide...
Aklın karışık. 
Kaybolmuş gibisin. 
Hissediyorum işte. Görüyorum seni şuan. 
Ödevlerde kaybolmuş gibi görünsen de dışarıdan, içini okuyorum kitap gibi. 
Sayfalar değiştikçe daha az görüyorum seni...
Yok olma! 
Kal orada!
Dayanamadım işte. Yine yazdım sana. Cevap atmayacağını bile bile. 
Hissettim ama, sıkıntını hissettim. Dayanamadım...
Ağlama. Sakın. 
Keşke yanında olabilsem şuan... 
Yat... Uyu... 
Herşey yarın daha güzel olacak, eminim. 
Her gece bir gündüze bağlar sonunu... Basit bir gün işte bak, karanlık-aydınlık... 
Geçecek! Az kaldı. Güven bana... 
Güven. 

Enee...

"Aile" dediğin bu günlerde 3'e ayrılıyor.
1- Gerçek ailen. Atsan atılmaz..
2- Arkadaş çevren. Kendi oluşturduğun aile de denebilir.
3- Facebook ailen. Açıklamaya gerek yok, anladın sen beni.

Teknoloji hayatımıza girdiğinden beri, olmadık şeyler yapıyor insanoğlu. Hani bir deyim vardır, "kadın dediğin evde hizmetçi, sokakta hanfendi, mutfakta aşçı..." falan diye yatağa uzanır sonu. Şimdilerde o da değişti.
Artık kadın dediğin nette hanımefendi, evde elektrik süpürgesinin nasıl fişe takıldığını bilen, mutfağı otobüs durağından ayırtedebilen, kocası gelince bilgisayar başından kalkabilen kişi olmuştur.

Dizi furyası artık yerini Facebook'a bıraktı bir nebze. Artık dizileri televizyondan takip etmiyor çoğu kimseler. Hayır izlemene bile gerek yok bazen, dakika dakika Facebook'a neler olduğunu yazan arkadaşlar var zira.

Facebook, aile geleneği "sohbet"i de ortadan kaldırdı. Ben annemin bugün dışarı çıkacağını Facebook'tan örenebiliyorum.

Geçen gün çok üşendim yerimden kalkıp mutfağa gitmeye. Annemi aradım odamdan. Annem de salonda he...
Ben: "anne ne yemek var?"
Annem: "Odanla mutfak arasında tek bir kapı var. Yattığın yerden yemeği mi soruyorsun?"
Ben: .......

Demin kapı çaldı. Kapıya bakmak için içeri koştum, annem benden telaşlı. "Deniz git okeyin başına otur!" diye bir feryat etti, kapıyı açtı, bütün sevimliliğiyle misafiri buyur etti, beni de sie etti bilgisayar başından..

Bir de bana bak, içeride misafir var ve ben oturdum bunu yazıyorum... N'olyo arkadaş?!

Shockingly true...

My teacher was talking about a book called "life is a pitch" few days ago. The name made me wondered, do we really live the life in the pitch concept?

Pitch is a style of presenting your ideas to people. Your ideas... they can be anything really. A life story of your own, a story about your cat, a made up story... Stories! You just let the people know about what's inside your head.
When you first meet with someone, you start to tell about yourself, don't you? Or jump in the conversation and tell them your opinion; what's in your mind about the subject. You present your thoughts in every conversation.

"In my opinion, the English examination system in Turkey and the ESOL examinations in England is a bunch of bullshit!" and yes this is my opinion. This is what I have in my mind. My thoughts. My ideas. My pitch..!

Pitching is exciting and scary in a lot of way. Think about it; you tell your "story" and people like or not and ask you about it. Comment on it. Tell their own points. Isn't that exciting?
You pitch your story to complete strangers! You give your thoughts to them and you have no idea what's in their minds...Isn't that scary? But life is a pitch as much as its a bitch. You become friends with complete strangers and make them tell their stories to you and you believe them. You trust the people who you cannot see what's in their brains. You pitch yourself and see through their eyes what's going on in the little box...
I mean, it really is true...

Friday, 10 December 2010

Dolanıyorum Kendime...

Bakışlarımda hüzün varmış, kime ne!
Ben içerim, ben ederim, kime ne!
Varsa bildiğin daha iyisi, gelde söyle!
Kendimi avuturum ben diyar diyar..

Göz görmezse, gönül katlanmaz imiş!
Yalan, bunu diyen düzenbaz imiş!
Allah'tan korkmaza adım çıkmış;
Dilimde bir türkü, dolanırım kendime..

Dün, Bugün, Yarın... Olacak iş mi? !

"Sorma neden niçin, herşey yalnızlıktan, bak güzel bir gün ölmek için" derim ben bu geceye...
Saat 00.15 ve aslında bugün cumartesi. Ben dünde kaldım.
Hipnozla enjekte edilmiş bir monotonluktur ki, sorma gitsin.. Uyuşukluk... Tembellik.. Aynılık.. Tekrarlılık... Bir yorgunluk ki, sorma gitsin... Hangi tır, ne ara, nerede, niçin üzerimden geçmiş, hala çözmekle meşgulum.
Bugün aslında yarın ve ben dünü yaşıyorum bugünmüş gibi.
Yarın aslında 15 dakika önce bugün oldu; bana saatlerce uzak... Bugün güzel, bugün huzurlu, bugün mutluyum yok yere..
Bugün farkettim, ben kabarık kelimesinin İngilizcesini bilmiyorum. Aslında biliyorum. Bilmemezlikten geliyorum.
Demin hatırladım, ben bi adamı seviyordum. Hala seviyor da olaöbilirim ama sevmemezlikten geliyorum.
Odam dağınık. Görmemezlikten gelmek (Y)
Haykırıyorum ama duymamazlıktan geliniyorum ne hikmetse. Karşılığı bu mudur?
Kim takar yeşil ojelerimi, kırmızı saat kayışımı, kahverengi göz kalemimi, kırmızı rujumu yakışmasa?
Transta gibiyim. Bilgisayarımda kamera var. Mikrofonu çalışıyor. Görüntü yok. Olacak iş mi?
Birisi döksün şu kültablasını, ağzına kadar dolu! Olacak iş mi?
Birisi alsın şu kadehi gözümün önünden. Şişe boş. Kadeh boş. Allah aşkına soruyorum, olacak iş mi!
Damarımı kesip tekrar mı içsem alkolü? Dolaşıyor aylak aylak içimde.. Olacak iş mi...
Seviyorum yine, yeni, yeniden... Olmasın artık.. Artık olmasın.
Kırık sağım solum, un ufak oldum, neyim kaldı sanki, ne kaldı geriye "ben"den? Neremle seviyorum sorarım sana. Çöz bunu, bul!
Arkadaşlarım oldu beni seven, yine, yeni yeniden..
Yeni mumlar aldım. Biri çam, diğeri tarçın kokulu... Biri yeşil, biri kırmızı. Hani bunun sarısı?
Melek olacaktım bugün, okadar masum olmadığıma karar verdim, boşverdim.
Yine kafiye üretiyorum, yazıveriyorum ardı ardına. Rap mi yapsam? Düşündüğüm şeye bak, olacak iş mi?
"Hadi Deniz, üşenme de kalk yat, bugün artık dün oldu." diyor ben bana. Henüz ilk şişe, otur oturduğun yerde. Yatılır mı şimdi? Olacak iş mi?
Ritme bırakıyorum kendimi. Ne güzel böğürüyor amcam değil mi!
Şimdi damarıma işliyor, kalbimi yokluyor metal... "Uzun zaman demir noksanlığı çekmem" diyor ben bana, gülüyor utanmadan bu salak espriye ve ekliyor "iyi geceler olsun artık Deniz bir sonraki cümlen. Yat artık, yorgunum ben!"
Parmaklarımla savaşıyoruz, yatsam mı hakikaten?
Mesaj geldi, acaba kimden?
O değil yine, yeni, yeniden...
Peki ozaman, yatar ben..
Bugün, dün olsun şimdiden...

The Millionth Chance ! Enjoying it...

I was a little girl, who had short hair for almost 7 years.
I always wanted to have long hair but I loved the way they treated me in the hairdressers and when they played with my hair I used to feel relaxed and sleepy and I loved that feeling. Thus I used to love to go to hair dressers, not the cutting part.
I can't remember everything from my childhood like everyone else, they just come in pieces once in a while.
I remember being bossy. I never have been afraid to lose friends as I always had a backup friend or a plan to gain one. It was like that in the hood and school for years.
Then I started to a new school when I was in year 6. People were not okay with me being bossy all the time, I felt left out and turned back to my old school.
When you graduate, you just feel freshened. You somehow know your old mistakes and promise yourself to not to do the same mistakes all over again... and you DEFINITELY do. But you are growing up in the mean time and the mistakes of yours aren't acceptable anymore. So you start to lose friends.

I have written almost 130 documents in this blog and have you ever wondered why the hell almost half of them are about friendship? Because I was afraid to be lonely and I became lonely with everything I have done, not a long time ago. It's not even an excuse to be a child when you do bad things to others whom on your age. You just learn from your mistakes.

I find it quite lame to write about boyfriends and love all the time. But I had a boyfriend once. We had a good relationship and because I couldn't handle the shame, I had to lie about him to everyone I know. If you are one of the people who I lied, you probably will understand; he didn't force me to do anything. I just clocked after it happened; he just used me. But because I couldn't face with the shame of stupidness, I had to lie.

I had a great relationship once and it ended because of "him". Because he couldn't handle that I was clever than him. His friends told me that.

I had a friend once and he ended our friendship because I was swearing a lot.

I had a friend once and she used to be jealous of me and I used to be jealous of her. At the end, a bullet went through her head from my gun that I was holding. Or in the other word "revenge" ended our friendship. It was quite cold though. Revenge is a cold word anyway.

I liked a guy few weeks ago and he wanted to be in a different relationship with me than I was expecting. I said no, yes, no, no, no, yes, may be, no, yes and finally I'm sorry buy I can't.

I like a guy right now. A guy who doesn't even return my text messages. But I like him anyway.

I have a friend right now. She is a nice girl and I still couldn't figure out why the hell she is friends with me. But she is anyway.

I have a friend, who is the most wonderful person I have ever met and I have no idea why the hell he is friends with me. But he is anyway!

I know some good people and have them in my life. I have no idea what the hell they are doing in a stupid bitch's life like me.. But they are, anyway...

I was bossy and selfish. I was the angry girl of the class. I was the "know-it-all" girl in the family. I was the "rich and bitch" girl in my area. I have lost everyone I loved from my side and somehow gained new ones. I guess everyone deserves a millionth chance (=

Sunday, 5 December 2010

Onlar kendilerini biliyorlar.

Bir zaman bir yola girdim bir grup yabancıyla. Onlar çoklardı, kokrmuştum. Sonradan farkettim ki herkes birbirine yabancı, oyunun kuralı buymuş.
Yavaş yavaş tanıdım hepsini, yürüdük beraberce yıllar boyu. Hepsinin hikayesi farklı, hepsinin siması farklıydı belki, ama bir okadar aynıydık inanır mısın?
Önce yağmur başladı. Kaçabileceğimiz hiç bir yer yok, şimşekler çakıyor, hava soğuk... Ben de diğer çoğumuz gibi yürümeye devam ettim. Önce geri dönenler, korkup başka yollara sapanlar üzdü beni. Sonra kalanlarla mutlu olmayı öğrendim.
Kar yağdı sonra. Soğuğa dayanamadı bazılarımız. Geri kalanlarla kar topu oynadık kıpkırmızı ellerimizle, güneşi beklerken...
Yaz geldi sonra. Kimisine çok sıcak geldi o yol, kimisi sıkıldı, kimisi başka yol buldu... Ben de geri kalanlara yenilerini ekledim.
Bahar geldi, yeni yıl geldi, yeni hafta başladı... Ben değiştim, mevsimler değişti, yol değişti, yanımdakiler değişti; ben hala yılmadım yürüyorum o yolda. O ilk yola çıktıklarımdan hala bir kaç kişi var yanımda, yeniler de az değil... Bir onlara bir de kendime bakıyorum bazen; ne kadar yol katetmişiz. Ne badireler atlatmışız; ne kışlara ne yazlara göğüs germişiz. Ne mevsimler, ne yenilikler yıldırmamışız bizi, yürüyoruz hala engebeli arkadaşlık yolunda.  
Okadar şanslıyım ki!
O yola benimle giren herkese renkli kalem verdim; gökkuşağını tamamlayalım diye; çünkü biliyorum ki onlar olmazsa gökkuşağının da bir anlamı olmaz. Hayatımın renkleri onlar. Bazısı sarı, bazısı turuncu, kimisi mor, kimisi mavi... Rengarenk hepsi, pırıl pırıl kalp taşıyorlar. Yanımızdan ayrılan bazıları için mutluyum; kalpleri siyah onların.
Ben mutluyum, onların da mutlu olduklarını biliyorum.
Herkese, benim tattığım mutluluğu tadabilmelerini dilerim. En son bırakıp gittiğim o kimselerin bu mutluluktan uzak olduklarını biliyorum; beni bırakıp gidenlerin de öyle.
Beni bilirsiniz; kimseye etmem şikayet...
Okadar olumsuz şey yaşadım, yine de iyi ki doğmuşum ve iyi ki her birinizi tanımışım diyorum! İyi ki varsınız!

Monday, 29 November 2010

Vatan Millet Sakarya-Devlet Baba!

Devletin yapısını hiç bir zaman kafam almadı benim. Ne Türkiye'de, ne burada...
Okadar saçma ki!
Normal bir mantıkla düşününce; eğer ben anneysem, çocuğum için en iyisini isterim, okulun gelişimi için mücadele ederim, yolları düzeltirim ki rahat gidip gelsin, bulduğum her fırsatı iş imkanı olabilitesiyle değerlendiririm, artık yaşlandığında da ona bir yardımcı veririm eğer yalnızsa...
Ne kadar güzel olurdu vatan değil mi böyle imkanlar olsaydı?
Bizim vatan dediğimiz yer, karadır. Kara parçası değil, renk olarak karadır.
Bizim için değil, kendileri için en iyisini isteyen bir devlet "baba" var. Halbu ki babalık hormonu yoktur; dolayısıyla baba, çocuğunu severse eğer, kendiliğinden gelir bu sevgi. Dolayısıyla çoğu baba için kendini düşünmek ve çocuğunu bırakıp gitmek kolaydır.
Neden devletimize baba dediğimizi anlatabildim umarım. Pek umurlarında değiliz zira.
Bizim "baba", genelde az verip çok ister; çocuğuna 5 lira verip 20 lira üzeri getirmesini beklemek gibi.
Devlet okulu diye birşey var ülkemizde, "yandım Allah" der kaçarsın. Çık çık bitmez o merdivenler 6-7 kat, sırtında eşşek yüküyle bir çanta. Dayak desen var, ayrımcılık desen var, herkes dindar olmak zorundaymış gibi zorunlu din dersleri de var, eğitim seviyesi okadar düşük ki, anadolu lisesine öğrenci sokan devlet ilkokulları duvara fotoğraflarını asıyor o öğrencilerin. O öğrenciler de dersaneye giderek giriyorlar zaten iyi okullara.
Güya devlet okulu bir de, her hafta başka birşey için para isterler. Yok aile birliği, yok aidat, yok zıkkım.
İstanbul trafiği diye bir tabir var ülkemizde. Trafiğiyle ünlü yegane şehrimiz, İstanbul. Bunun sebebi de, eğer o trafiğe takılırsan ve yanında kimse yoksa, aç kitap falan oku. Nasılsa o araba, bulunduğu yerden yaklaşık bir yarım saat kıpırdamayacaktır. Bunun sebebi yine sensin gerçi, 4 kişilik arabaya tek başına biniyosun, toplu taşıma kullanımı artsa kalmaz böyle dertler... Gerçi, otobüse binmek biraz cesaret ister. Zamanında pilotmuş çünkü otobüs ve minibüs şöförleri bizim, THY'den özel getirtilmişler. Amcam bir basıyor... Sanırsın Hazerfan Ahmet Çelebi; Üsküdar'a uçacak Taksimden. Köprüden, ki Türkiye'nin en düz zeminine sahip yeridir, kafan tavana vura vura geçersin otobüsle, tıssss tıssss diye diye. Zıp zıp.
Yollar... Dağlar... Mega kent aslında bir mega köydür. O yollar asla tamir olamaz. Belediye gelir asfalt döker, iski gelir boruları bilmemne yapmak için tekrar deler. Belediye yine asfalt döker, igdaş gelir açar. Bu bir inatlaşmadır. Belediye kapatır, kurum açar. Olan vatandaşa olur; bkz: bitmeyen yol çalışmaları ve trafik... Zira o yol çalışmaları bütün yaz boyunca sürer, bütün tatil boyunca sürer, bütün yıl boyunca sürer... Sonra biz öderiz onun da parasını...
Zavallı emekliler... Yıllarca çalış, didin, eline versinler üç beş kuruş, o üç beş kuruş için beklediğin sırada öl. Evet, bizim memlekette sıra beklerken ölenlerin sayısı, normal ölüm ve şehitlerden bile fazladır. Eh ülkemde sıra saygısı diye bir kültür yok. Onu da geçtim ben. Bu yaşlı insanlar okadarcık parayla yaşam savaşı verir. Her hafta zam yapan devlet anca "Türkiye mutlu mu?" anketleri yapar ve nasıl oluyorsa, sonuç evet çıkar!
Evetleriniz batsın inşallah.
Herşey bu kadar karışıkken, devlet baba kumarda kaybettiği herşeyi tek tek vermeye başlar, Arap'a, Yahudi'ye, İngiliz'e, Alman'a, Amerikan'a, vs... Eh, bu Facebook'ta poker oynamak gibi değil tabii..
Sonra sen rahat rahat büyürken, aklındaki tek düşünce olan "olsun, babamın bu kadar yeri var, bana iş verir", yavaş yavaş seni korkutmaya başlar.
Şuan baban battı bebeğim, çulsuz, hiçbirşeysiz. Büyüyorsun bebeğim de sana kim sahip çıkacak? Baban yedi, batırdı bütün serveti, kim sana iş verecek şimdi?

Doğru anlamışsam eğer, bizim devlet mantıksızlığımız böyle işliyor. Tesadüfen yaşıyor, mucizevi bir biçimde geçiniyoruz.
Ülkemdeki her bir vatandaşa plaket verilmesi gerek. Plaket ne işe yarıyorsa...

Sunday, 28 November 2010

"Aralık"

Kırmızı üzerine ne güzel yerleştirmişler beyaz puantierleri. Gözümün önünde duruyor öylece, içerisine ıvır zıvır koyduğum minik çantacık.
Hava soğudu. Aralık bıraktım kapımı öylece, düşündüm oturduğum yerde sadece.
Kapı aralığından soğuk girdi içeriye, üşüdüm.
Fırtına gelinceye kadar kapatmadım, fırtına geldi kapatamadım kapımı.
Kar doldu içeriye.
Buz oldu onlar hava sıcaklığı düşünce iyiden iyiye..
Misafir bekledim bir süre, kapım açık.
Uykuya daldım tatlı tatlı, kimseler gelmeyince.
Okadar tatlı öldüm ki...
Tatlı tatlı uyuyarak buzların içinde!
Beş... Dört... Üç... İki... Bir...
İyi ki öldün Deniz!
Ölüm günün kutlu olsun Deniz!
Sana köşkünün kapılarını ardına kadar açmamayı kimse öğretmedi mi Deniz?
Kalbin köşktür Deniz...
Ritme bırak kendini şimdi.
Bırak gitar söylesin aklından ne geçiyorsa, senin yerine.
Yorma kendini.
Kapat gözlerini.
Dım dım tıs!
Gitar ağlıyor bu ritmin üzerine!
November Rain çalıyor derinlerde;
Kasım yağmurunda ıslanıp,
Aralık soğuğunda ölenler şerefine!


5 gün sonra yaş 20 ve ben bu yazılarımı acılarıma borçluyum şimdiden.
Ben çocukken de büyüktüm. Barbie ile oynayarak büyümedim. Okuldan kaçıp gezmedim. Ödevlere, sınavlara, gerçekleşmeyecek hayallere adadım kendimi büyükken ben.
Şimdi odamda, her yanımda ayıcıklar, pembe renkli kalemler, kırmızı üzerine beyaz puantiyerli kalemlikler var... Acısını çıkarıyorum inadına!
Kendime doğum günü hediyeleri alıyorum bir haftadır, her gün! Kendimi şımartıyorum çocuk gibi.
Belki de olması gerektiği gibi...
Küçükken de büyüktüm ya ben hani,
Büyüyorum küçüklüğe şimdi.
Yaş aldıkça çocuklaşıyorum ve eğleniyorum işte!
Ve şuan sana bunları yazarken sarıldığım ayıcık pembe!

Thursday, 25 November 2010

Otherside

Genre: Drama

Theme: Love, Family, Tragedy

Characters: Thomas, Yazmeen, Edward, Rose, Rhys


Thomas and Yazmeen were the best friends who went to the same primary school in a middle class area. As Thomas’s family was racist whites who consider themselves as “Noble Family of England”, they decided to move to another area at the last year of Thomas’s primary school. The only reason they have decided to move was obvious, both of Thomas’s parents was afraid of Thomas being friend with Yazmeen and Yazmeen was black.

By the time, Yazmeen decided not to talk to Thomas as she didn’t want to put him into a bad situation towards his parents. They have promised each other to not to forget about each other and to work hard on the subjects as may be they would see each other again in a day of their careers. So the decision of not talking did not stop them both of thinking about each other every single day.

When they grow up, this obsession became an addiction but they have refused to call it that way. Consequently they both have called it ‘love’ but they both did not know if the other one still ‘loves’ him/her.

Their both parents were proud as they have thought that Thomas and Yazmeen did not look for a relationship, whatsoever, all these years but working hard on their subjects. The only reason they did not have a relationship all these years was dreaming about each other, everyday, every second, but afraid of finding each other too as they were not brave enough to face the disappointment after all these years.

It was a rainy day. Yazmeen was late to her lesson and she was waiting for the bus. The bus came, finally. She was all wet.
She went to the back seats of the bus as she always hated to go upstairs. She put on their earphones. Usually she used to look outside straight away but that day, something or someone told her to look at the man that sits opposite to her.

The man was shocked. Speechless. Looking into her eyes, without saying a word.

“Thomas?” she could ask after a long silence.
“Yazmeen?” he could answer finally, when he remembered to breath.

That was the day they have reunited again. They have kept their promises towards each other all these years and ultimately, they have found each other.

They did not talk about their 3 year relationship until the day they have decided to get married. Yazmeen’s parents were fine with the decision but when it comes to Thomas’s parents, well, the most simple situation of a man’s life became the most complex. As he saw the truth which is there is no way of finding a solution, he refused his parents and got married with Yazmeen.

This resentment did not affect their marriage at all. Even though, the situation has made their marriage bonds stronger. The love they had felt for each other continued with joint of another member to their small family; Rhys.  

It was a beautiful love story. A black girl and a white boy loved each other and had the victory for their love with the medallion called Rhys. But the medallion had another face to turn.  
Yazmeen and Thomas were coming from different cultures and the culture-clashes made Thomas a different person. He became an angry man. He was angry at Yazmeen sometimes for no reason. A little thing could make him so angry; such as an African food on the dinner table, Rhys’s naughty behaviour as a child, and Yazmeen’s friends’ to stay for dinner.

It was a strained night and Rhys wasn’t eating his food. Yazmeen has tried everything but Rhys was ignoring her and playing with his toys as he was 6 years old. Thomas has started to shout at Yazmeen, saying she was the worst mother ever, cannot even make his son listen to her. Yazmeen started to cry and Thomas was a lot angrier and slapped her in front of Rhys.

In general marriages, this kind of situation make the husband sad and make wife leave the house. In Yazmeen’s and Thomas’s marriage, it was a usual family dinner; Thomas did not apologise, Yazmeen did not leave the house, Rhys saw everything and went to his room quietly. After that night, Rhys loved his mother and respected her more as much as he hates Thomas. 

Rhys has grown up and started to college. As there is in every school, there were gangs of blacks and whites which were total enemies. As Rhys was mixed-raced, he was forced to choose between two races by his school friends.

He has tried the black’s gang first, his mother was black and he hated his father. This was an acceptable reason. He was really rude to his father because he was white and hated him more than ever.
In one those periods, his dad started to beat him up too. He started banking school to be with his friends, going home late, his grades decreased immediately. Yazmeen was upset about the situation so she has talked to him about the gangs and the grades of his. His racist grandparents Edward and Rose as well, talked to him. But their speech was brain-wash kind. Well, he did listen to them and he started to hang around with the whites instead this time. But than his attitude has changed immediately in a bad way towards his mother.

This situation did not bother Thomas’s parents at all, even they were happy about it.
The back-up that Rhys had from grandparents made the situation worser and worser everyday. Neither Thomas, nor Yazmeen could do anything about it anymore, he was out of control. He was a troubled boy in the neighbourhood and in the school. School has kicked him out. This did not bother Rhys. Infect, he found the freedom.

Yazmeen was trying to handle the situation with a healthy mind but she couldn’t anymore. She started having depression therapies as her symptoms were showing that her depression was on the latest level which is dangerous for, especially to herself. Thomas could not stay anymore and he left Yazmeen and Rhys after another beating up scene in front of Rhys. But this time, Rhys did not feel upset for his mother; he hated her too.

Rhys was a grown man at the age of 19. He came home, it was late. Yazmeen said she was worried and wanted to hear the reason of him being that late. Rhys started to shout at her and she started to cry as she was in depression already. This little argument carried on with Rhys insulting his mother by saying she is black and slapping her. It was a nightmare for him to have a black and timid mother. He hated her with his whole heart when he slapped her. He has left the house immediately.

Yazmeen watched the sunset. It was early, a new day. Generally people believe a new day means new beginning but she was crying already when the hand hit 12.  She looked up in the closet and found the old tapes from Rhys’s 3rd birthday. She was so upset about what have happened. She cut her wrists while watching the old tape and remembering the good times of their life.

At the same time Rhys was walking on the street slowly. Talking out loud, practising on what he will say to his mother.
“Mom, I’m sorry, I’ve lost control. No. Erm, mom, you know I love you! Look, I’m so sorry okay? I didn’t mean to call you a bitch. You are the best mother in the world! Forgive me please!”
He opened the door of the house, tidied up his clothes and hair. He walked up through stairs slowly, did not want to wake her up. He opened Yazmeen’s room’s door.
Blood was everywhere. The tape was still running.

“Mom!” he has shouted.
Yazmeen has opened her eyes for the last time and smiled to her son.
“You have grown up so quick.” She said and closed her eyes.
“I’m sorry!” Rhys cried. He knew there was nothing he could do to turn back to last night. 

Anne eğitimi !

Yoğun istek üzerine bir anne eğitimi başlığı altında, annelerin öğretmenliği konusunda bir yazı yayınlıyorum. O halde, iyi okumalar.

Öğretmenlerimizin ellerini öperiz, başımıza koyarız. Onlardır bizi hayallerimize kavuşturan. Bunu mecazi anlamda söylemiyorum, onlar sayesinde gelişiyor hayal gücümüz, evet. Fakat, asıl öğretmenlerimiz annelerimiz değil midir?
Hayatta ilk tanıştığımız ses anne sesidir.
Bize ilk yürümeyi öğretenler annelerimizdir.
Tuvaletimizi yapmayı da onlar öğretir, yemek yemeğide.
Okulda "arkadaş edinmeyi" öğrenirsin, annen sana onlara nasıl davranman gerektiğini öğretir.
Okulda okumayı öğretirler, sana kitaplarını annen alır.
Sana "olta" verir öğretmenin, annen oltayı kullanmayı öğretir kısaca; nasıl yem takılır, nasıl olta atılır, balık oltadan nasıl çıkarılır, nasıl temizlenir, nasıl pişirilir...
Müfredatta olmayan herşeyi annenden öğrenirsin; dişini fırçalamanın önemini anlatır öğretmenin sana, nasıl fırçalanacağını annenden öğrenirsin. Elleri yıkamak neden önemlidiri öğretmenin anlatır, nasıl düzgün el yıkanacağını annen öğretir. Et, süt, balık, yumurta besinlerinin neden önemli olduğunu öğretmenler anlatır, pişiren annendir.
Okuldan mezun olunur, annen ölünceye dek yanındadır.
Öğretmenlikten emekli olunur ama annelik ölünceye kadardır.
Bize A'yı, B'yi, C'yi öğreten öğretmenlerimizdir ama okula gönderen, destek olan, okutan, büyüten, yetiştiren annelerimizdir.
Öğretmenlerimize teşekkür bir borçtur; annelerimizin hakkını ödemek mümkün değil...
Bütün öğretmenlerimizin ve annelerimizin  geçmiş 24 Kasım'ı kutlu olsun o halde.

24 Kasım'ları sana ayırdık işte!
Saygı tazeliyoruz her Kasım'lar gelişte!
Uygarca kalkınmada, milletçe güçlenişte;
Safların başındasın ve lidersin öğretmen!

Wednesday, 24 November 2010

Fasulyenin Faydaları

Korkuyorum. Dönüşeceğim şeyin insanoğlunda bıraktığı etkiden korkuyorum. Yıllardır süre gelen o önyargıdan korkuyorum.
Ben de biliyorum saçma olduğunu. İshal olmuş çocuğunu su içirmeyerek tedavi ettiğini sanan annelerin dünyasındayız. Onlara mı kalmış benim yargı sürecim? Müebbet aldım, biliyorum, o halde. Sayın hakim, ben suçsuzum.
Yaz kızım, gereği düşünüldü; bu kendini bilmez küçük, zavallı şeytani varlığın, gerekli suçların önüne geçmek maksadıyla idamına ...
Ertesi gün bütün paylaşım sitelerinde "ibretlik görüntü" olarak yer edecek bir asılma gösterisi...
İzledin de aldın mı sen de ibretini?
Suçluyum ben. Toplumun bana sunduğu çok muhterem baskıları elimin tersiyle itecek kadar şımarık biriymişim. Halbuki hiç göründüğü gibi değil aslolan. Ben o altın tepside sunulan baskıların ortasında büyüdüm. Dünyam okadardı, sadece onları görerek büyüdüm. Gerçekler günahtı, cehennemde yanmaktan korkarak büyüdüm. Doğal olan, ayıptı ve ben ayıptan kaçırılarak büyüdüm.
N'apmaya çalışıyorum bir duysalar!
Kimseler karışmasın bana. Ben kimselere karışıyor muyum?
Herkes kendine baksın. Ben birşey diyor muyum?
Toplum baskısı nedir ya? Bir torba erzağa ülkeyi satanlara mı kaldı benim hayatım? Yandık ozaman arkadaş, cayır cayır yandık...

Tuesday, 23 November 2010

iki nokta bir ünlem

bir iki üç tıp
sessizlik ne güzel
ellerini açsana
kanım çekiliyor
beyaz bir ışık var
gözlerim kamaşıyor
sessizlik ne güzel
ne güzel sessizlik

Thursday, 18 November 2010

Christmas geyiği.

Christmas geyiği derken, Rudolph the Red-nose Reindeer'den bahsetmiyorum.
Bir gerçeği, gün ışığına çıkarasım geldi.
Christmas yeni yıl değildir. 25 Aralık'ta, Hz. İsa'nın doğuşunu kutlar sevgili Hristiyan kardeşlerimiz. Christmas Tree, yani yılbaşı ağacı olarak çevrilen müslümanlık çeviri hatası mallığı olayı da "3 in 1" yani baba-oğul-kutsal ruh üçlüsünün simgesidir. Hani üçgen şeklinde ya zavallı çam ağacı... Bütün bu saçmalıklar Hristiyanlara mahsustur. Siz neden inatla bildiğimiz "new year's celebration"ı Christmas olarak adlandırmakta ısrarcısınız acaba?
Ha bir de, sizin dilinizde "yılbaşı ağacı" olan zımbırtının, yılbaşıyla ne alakası var? Yeni yılda çam ağacına mı oturacağız yani?
Arkadaşım, www.wikipedia.org adresinde mükemmel bir site mevcut. Ha tabii, www.google.com'u hiç saymıyorum. Şuan bunu okuyan sen, Christmas'ın yeni yıl demek olmadığını bu yazıdan öğrenen diğer lamalardan biriysen, emin ol ayakta alkışlıyorum seni.
Şu saçmalığa bir son verin ve gidip tombala oynayın. Bırakın, eye-liner'ın Türkçesinin "göz kalemi" olduğunu bilmeyen salaklar, hala "eye-liner"ı sıvı göz kalemi sansın. Bu arada sıvı göz kalemi ingilizce "liquid eye-liner"dır.
Ayrıca "steak" stik diye okunmaz. steğyk diye okunur.
Lama kılıklı sizlerden nefret ediyorum.. Siz tükürmüyorsunuz, ben tükürüyorum.

Monday, 15 November 2010

Cesur yürekler! Cinan Tütüncü ve Hülya Şen'e ithafen.

Herkes hayatının bir bölümünde "cesaret" sınavından geçer.
Bu bazen kendi isteğinizle olur, bazen öyle gerekir; ama mutlaka cesaretinizi sınamak zorunda kalırsınız birgün.
Cesaret dediğimiz olgu, yaşınızla alakalıdır kimi zaman. Altı yaşındaki bir çocuğun en büyük cesareti, kırdığı vazoyu annesine itiraf etmek olabilir mesela. 10 yaşındaki bir çocuğun en büyük cesareti kopya çekmek olabilir örneğin. 16 yaşındaki bir gencin cesareti "seni seviyorum" diyebilitesiyle ölçülebilinir arkadaşları tarafından. 18 yaşındaki bir genç kızın en büyük cesareti, evlenme kararı verip, kararını uygulamaktır.
Aynı kararı 45 yaşında vermek de bir cesaret örneğidir.

Benim hayatımda boyunca şahit olduğum en büyük 2 cesaret örneğinin mimarları annem ve Cinan'dır. İkisi de aynı kararla cesur yüreklerini ortaya koymuşlardır.

Cinan, canım arkadaşım, yaşına râmen herşeyi ve herkesi ekarte edip, üniversiteyi bırakıp, sevdiği adamın peşinden bir bilinmeze gelmiş 2 sene önce. Benim asla yapamayacağımı yapmış. Şimdi içinde bulunduğu koşullara dimdik göğüs geriyor, yine kimseyi dinlemeden kendi kararlarının arkasında duruyor. Çoğumuzun baba ocağına sığınacağı yerde, o, yılmıyor, usanmıyor, sel dalgalarına set oluyor kendi kendine. Şuan hayatımda olan ve en büyük tebriği hakeden mükemmel bir örnek kişiliktir kendisi.

Annem ise misler gibi işini, evini, çevresini, ailesini bırakıp, peşine de beni takıp İngiltere'ye sürükledi bir aşk macerası uğruna. Altı senedir, kuruş hesabı yaparak, "ekmek parası" biriktirip kuruşlarla ekmek alarak göğüs gerdi bana ve bu ülkenin alışılması zor şartlarına, ilk seneler. Sonra durum değişti ama annemin dimdik duruşu değişmedi. Beni üniversiteye soktu, okuyorum işte! Daha ne denebilir ki? Okadar hastalığına, psikolojik durumlarına, parasızlığa, şuan içinde bulunduğumuz koşullara râmen, annem de bir set gibi duruyor sel sularının karşısında.

Şimdi kendime bakıyorum da... Günün birinde annem ve Cinan'ın verdiği bu kararla cesaretimi sınamak zorunda kalırsam eğer, onlar kadar cesur olamam. Kararımız bir olur da aynı koşullara düşersem yinede, onlar gibi dimdik duramam. Ama ne derler bilirsiniz, başa gelen çekilir.

Sunday, 14 November 2010

A 'Black and White' Movie!


Edward and Yazmeen were the best friends who went to the same primary school in a middle class area. As Edward’s family was racist whites who consider themselves as “Noble Family of England”, they decided to move to another area at the second year of Edward’s primary school. The only reason they have decided to move was obvious, both of Edward’s parents was afraid of Edward being friend with Yazmeen and Yazmeen was black.

By the time, Yazmeen decided not to talk to Edward as she didn’t want to put him into a bad situation towards his parents. They have promised each other to not to forget about each other and to work hard on the subjects as may be they would see each other again in a day of their careers. So the decision of not talking did not stop them both of thinking about each other every single day.

When they grow up, this obsession became an addiction but they have refused to call it that way. Consequently they both have called it ‘love’ but they both did not know if the other one still ‘loves’ him/her.

Years followed years and they became University students, or in the other way ‘adults’. Edward was good at what he was doing; he went to Cambridge University to study Psychology and English Literature. Yazmeen was good at her education too, but because of her parents’ financial situation; she had to go to Greenwich University to study International Business.

Their both parents were proud as they have thought that Edward and Yazmeen did not look for a relationship, whatsoever, all these years but working hard on their subjects. The only reason they did not have a relationship all these years was dreaming about each other, everyday, every second, but afraid of finding each other too as they were not brave enough to face the disappointment after all these years. What would they do if Edward and Yazmeen were totally different from what they were remembering? They were kids after all.

It was a rainy day. Yazmeen was late to her lesson and she was waiting for the bus. The bus came, finally. She was all wet.
She went to the back seats of the bus as she always hated to go upstairs. She put on their earphones. Usually she used to look outside straight away but that day, something or someone told her to look at the man that sits opposite to her.

The man was shocked. Speechless. Looking into her eyes, without saying a word.

“Edward?” she could ask after a long silence.
“Yazmeen?” he could answer finally, when he remembered to breath.

That was the day they have reunited again. They have kept their promises towards each other all these years and ultimately, they have found each other.

They did not talk about their 3 year relationship until the day they have decided to get married. Yazmeen’s parents were fine with the decision but when it comes to Edward’s parents, well, the most simple situation of a man’s life became the most complex. As he saw the truth which is there is no way of finding a solution, he refused his parents and got married with Yazmeen.

This resentment did not affect their marriage at all. Even though, the situation has made their marriage bonds stronger. The love they had felt for each other continued with joint of another member to their small family; Rhys.  

It was a beautiful love story. A black girl and a white boy loved each other and had the victory for their love with the medallion called Rhys. But the medallion had another face to turn. Rhys grown up and he started to college. As there is in every school, there were gangs of blacks and whites which were total enemies. As Rhys was mixed-raced, he was forced to choose between two races by his school friends. This was the year their family peace was thrown out of the window.

He has tried the black’s gang first. He was rude to his father because he was white. He started banking school to be with his friends, his grades decreased immediately. Both his parents were upset about him. So they decided to talk and persuade him to hang around with whites instead.
This decision also came from Rhys’s racist grandparents as well.
Well, he did listen to them.
Than his attitude changed immediately, but beside the positive expectations from this change, he was still the same but the only difference was he was rude to his mother now.

This situation did not bother Edward’s parents at all, even they were happy about it.
The back-up that Rhys had from grandparents made the situation worser and worser everyday. Neither Edward, nor Yazmeen could do anything about it anymore, he was out of control. Yazmeen was trying to handle the situation with a healthy mind but she couldn’t anymore. She started having depression therapies as her symptoms were showing that her depression was on the latest level which is dangerous for, especially to herself.

Rhys was a grown man who graduated from college at the age of 19. That’s when he started to beat his mother up. It was a nightmare for him to have a black mother. He hated her with his whole heart. So, Yazmeen couldn’t stand it anymore. She has committed suicide…

Losing his mother because of his attitude changed his view towards this none-sense. He blamed himself for the rest of his life. He was married with a black woman. His grandparents hated him after his marriage and cut off all the bonds with Edward and Rhys. But after seeing his grandparents’ happy on his mother’s funeral, Rhys gave the decision before them anyway.

Since the day he found his mother’s dead body covered in blood in the bathroom, he is fighting with racism, the biggest none-sense in the world that has killed his mother.

Saturday, 13 November 2010

Orta parmağımdaki ilginç iltihap.

"Orta parmağımdaki ilginç yüzük" yazımı hatırlıyor musunuz? Bugün, daha ilginç birşey oldu. Parmağım iltihap kaptı ve tahmin edin hangi parmağım! Hell yes! Orta parmağım tabi ki... :)
Vüducum, iliklerime kadar destekliyor protestomu. Her fırsatta orta parmağım ön planda. Mutluyum, huzurluyum. Biraz da ağrılar içerisindeyim. 
Azıcık, ucundan birazcık, yorgunum. 
Odam çok sıcak, terliyim.
Ağır şeyler taşıdım bugün, belim tutuk.
Biraz da üzgünüm...
Hepsi bu. Artık kısa cümleler, kısa yazılar, kısacık yaşıyorum acılarımı. Farkettim ki, yazdıkça dibe batıyorum git gide. Ne gereği var? 
Farkettim ki, yazdıkça daha da umutlanıyorum birgün birisi yardım edecek diye, hangi cehennemde o kişi?
Parmağım iltihap kaptı. Sargılı ve iğrenç bir şekilde ilaç kokuyor. Hepsi bundan ibaret. 
Parmağım iyileşecek elbet, kangren değil bu, basit bir iltihaplanma. 
Ama kalbim yıllardır kangren, sökülüp atılmayı bekliyor, bekledikçe vücudumu sarıyor morluk... 
Haydi gel de canlandır yarı ölü-yarı bezgin beni.

Friday, 12 November 2010

Welcome to `world` of freedom.

Do you really think that we are free?
Do you think freedom exists at all in the Earth?
Are you dumb?
Think about it. Can you live without breathing? Or without food? Or water?
We are trapped in this shit hole called Earth, no way out!
We are not free. How can you be?
We are stuck in here because of something called gravity...

I know I'm weird.

Dear Dad...

Everyone is special in their lives. That is why they get hurt, they get angry at people when their loved ones betray them, that is why they feel the pain when no one pays attention to their thoughts.
It is all about feeling special.
You feel you are special for your parents and when they do not give a shit about you, you face the truth; you are nothing but a piece of shit.
I wish I was special in my dad's life, someone he can never turn his back to, someone he can never stop caring about, someone he cannot live without...
He is the biggest emptiness in my life. I had many dad figures in my life; my uncles, my step dad... but they were not my actual father. Though, my father is still alive, why the hell would I feel the need of finding a new one for myself anyway?
He doesn't care about me at all may be, or perhaps he has another daughter figure to fill the gap in for himself. But I am right here, waiting for him to care about me, waiting for him to take the right step!
I want my father to be a father to me! Nothing else! I just want him to take the right step to re-write our relationship! I want him to show me that he cares.
It has always been about him. His lies, his fake sicknesses, his life, his girlfriends, his moaning about me, his lies about me, his moaning about mum!
I guess there is just not enough space left for me to have my place in his life anymore... as he never invited me inside .
I guess this is the end of our father-daughter relationship. If you don't care, why would I? Goodbye dad, have a nice day with your filled with shit life. Goodbye dad... You are not an ache in my heart anymore, you won't be, I promise. I'm not going to cry when we shut the phone anymore as I will never ever talk to you again.
I'm not going to catch your lies and pretend like nothing is wrong anymore. I am sick of your nonsense! You will not be a pain in my ass, I am moving on as you did 18 years ago! I will not give a shit as you never did in last 18 fucking years!
I know you are thinking the same routine of yours again, `oh god, she is talking about the same shits again and again.. Get over it, will you?`
This is what I'm doing. Moving fucking on! As it didn't disturb you, mum being a father and a mother to me for the 18 years and trying to cover your fucking lies up to help us to have a relationship, it will not disturb me at all if you die all alone in your one bedroom studio flat, and some find your wormy remain after 2 months of your death. Trust me, you deserve nothing more than you already have. Trust me, this note is ended right here.

Buhranlı bir kış akşamı rastlayasım var size.

Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime. Aynen böyle demiş Müzeyyen Senar o güzel sesiyle. 


Nasıl içesim var bu gece... Yalnız başıma, kendi kendime... Nasıl ağlayasım var, anlatamam. Bilsem ki bu gece son gecem... Bilsem ki son kez işliyor parmaklarım yine şahsıma münhasır lakırtıları... Bilsem ki dönülmez akşamın ufkundayız ve vakit çok geç... gözlerim açık gitmem bu gece.
Ne yıldız düşmüş saçıma henüz, ne ellerim titremiş, ne belim bükülmüş yaşlılıktan. Bu yaşıma ne yükler binmiş omuzlarıma, ah... Buğulu bakma bana, yaş düşmesin gözlerine... Dedim ya, kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime! 

Tuesday, 9 November 2010

360 Derece! Dön-baba-dönelim!

Bu aralar oldukça fazla göze batan bakış açım, bugün yine varlığını fosfoslu kalemle altını çizerek gösterdi sayın seyirciler. 
Geçenlerde bir büyüğümle muhabbet esnasında mevzu Fetullah Gülen'e geldi. Büyüğüm, Fetoş'un kendi köyünden olduğunu söyledi. İşin acayip kısmı ise bu bahsi geçen büyüğüm, hayatımda tanıdığım en sağlam komünistlerden birisidir. Fetoş'un o büyüğümün köyünden olması, O'na bir utanç kaynağıydı. Ben ise olaya "demek ki sizin köyünüzden hep radikal fikirliler çıkmış" diyerek boyut kazandırdım. Gelen tepki, kendimle ilgili bir özelliği farketmeme yol açtı; "işte, medya okuyan kişi nasıl da belli oluyor! Hiç böyle düşünmemiştim!".


Bazen, sizin gördüğünüz şeyleri ben çok farklı görebiliyorum. Mesela, "para" denilen lanet olasıca zıkkımın, insanlar için sadece bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Hiç bir zaman sevmedim onu. Size göre "ama harcıyorsun" olan şey, bana göre "ama tükettiğin herşeyi sever misin? Tuvalet kağıdına aşık mısın mesela?"...


Bugün yine sevdiğim bir büyüğümün "bayan" kelimesiyle ilgili bir sorusuna, aslında birçok kimselerin çok farklı cevap vereceği bir soruya diyeyim veyahut, yine bence farklı yaklaştım. Bunu daha sonra farkettim. Soru şöyleydi;

. "Bayan" kelimesi hakkında ne düşünüyorsunuz? 


Olaya yorumum şöyleydi;
Dişi kelimesi genel olarak hayvanların cinsiyetleri için kullanıldığından, kibar bir biçimde, insan türünün cinsiyet versiyonu için bayan denmiş gibi gelir bana hep.İngilizce "Ladies and Gentlemen" ikileminin Türkçe versiyonu "Baylar ve Bayanlar"dır mesela. Hani, "kadın veya kız farketmez, dişi olan hepiniz" genellemesi gibi. Kadın ve kız ayrımını çok değişik bir boyutta yaşadığımız memleketimizde, bayan sıfatı, aslında en hoş genellemedir denemez tabii, hanım efendi daha kibar ve hoştur herzaman.
Aslında düşününce, okadar seçenek arasında neden "Bayan"ı kullandığımızı ben de merak ettim. Kulağa hoş da gelmiyor işin garip tarafı. Aksine itici.

Halbu ki, birçok "bayan" bu tip bir muhabbete "bayan, dert çeken, ev işinden sorumlu bakan misali, ..." gibilerinden bir cevap da yazabilir. Neden direkt sözlük anlamıyla ilgiliendiğimi ben de bilmiyorum. 
Bence rahatlığı değil, seni tarif edişidir önemli olan bir kıyafetin. Dışarıdan bakan kişinin, ilk görüşte senin hakkında edineceği fikrin ne olduğu önemlidir, sonuçta hiç birimiz kendimizi manastıra kapatmadık.
Bence gözün rengi değil, derinliği önemlidir. Boş bakan mavi gözlerin kimseye bir faydası yoktur çünkü. 
Bir oje, senin o gün ki modunu yansıtmalıdır, kıyafetine uygunluğu önemli olmamalıdır. Renkler herzaman insan psikolojisinde önemlidir. 
Kış saçı vardır, kalın kahkül kesim. 
Yaz saçı vardır, kısa, ense ve alnı örtmeyecek şekilde. 
Dövme ve piercing, başka kültürlerin simgeleridirler. Hızma da öyle. Emo, punk, metalci veya rockker olma simgesi değildirler.
Bence üzerinizde sürekli taşıdığınız aksesuarların bir anlamı olmalı. 
Tahta ve ürünleri, vücudunuzdaki enerjiyi olumlu etkiler; bu yüzden o tahta kolyemi asla çıkarmam.
Neyse işte, garip bir insanım ben. 

Sunday, 7 November 2010

Ne türbanmış kardeşim!

Düşünce özgürlüğünün bile suç olduğu memleketimde, türban sorunu varmış. 
Kıyafet yönetmeliğinin Atatürk devrimlerine dayandığı memleketimde, kadınlar türbanla okula giremiyormuş!
Birincisi, türban dediğiniz şey örtünmek ve dini vecibe sıfatını aşalı çok oldu. 
"Türban özgürlüğü" ! Ne kadar ironik bir ikilemdir böyle! Türban ve özgürlüğü aynı cümle içerisinde kullanabilen halkımıza, kocaman bir teşekkürü borç biliyorum. 
Türban ve özgürlük... Saçın gözükmemeli, alnın gözükmemeli, yazın sıcağında o naylonun altında terden ölmelisin ve buna dini özgürlük diyebilmelisin. 
Tesettür dediğin şey, benim görüşümde, bir dişiyi aşağılamanın başka yoludur. Dini vecibe olarak bakınca, kuranda geçmez tesettür. Peygamberin lûtfudur. Sebebi de, zamanında Arabistan çöllerinde sıcakta kadınlar, yarı çıplak sıcağa dayanmaya çalışırken "bari bişey örtün üzerinizi kapatacak ama sıcaklatmayacak" demiştir ki erkek abazanlığını azaltabilip, din yayma turlarına sağlıklı er beyniyle devam edebilsin. 
Arabistan'da değiliz. Yarı çıplak gezmemize engel olabilecek kadar çok yazlık kıyafet üretilen yegane bir kapitalist sistemle yönetiliyoruz. Neyin tantanasını çıkarıyorlar "hâla"?
Siyasi olarak bakınca, bugün türbanı savunanların hepsi çifte standartçı ve bencil kadınlardır. Devlet dairelerine türbanla girmeyi özgürlük olarak sayıyolar falan. Devlet dairesinde çalışan herkesin yaşam tarzı "ceket, gömlek, kumaş pantolon" kombinasyonunu benimsemiyor ama öyle gitmek zorundalar. Neden? Kıyafet yönetmeliği diye birşey var. Sadece Türkiye'de varmış gibi davranıyorlar bir de türban avukatları. Dünyanın her yerinde kıyafet yönetmeliği vardır. Diyelim ki ben devlet dairesinde çalışıyorum, tarzım 80'ler, yaz kış deriler ve çizmelerle geziyorum; ama işe giderken o zıkkım ceket-gömlek-kumaş pantolon kombinasyonunu giymek zorundayım. Türbanı savunan benim hakkımı savunuyor mu? Hayır. Onun tek derdi başında bir kumaş parçasıyla bir tuğla yığınına girebilmek. Çifte standarttır istenilen. Sen dinini yaşayacaksın diye neden sana ekstra bir hak tanınıyor? Sokakta kimse seni çevirip "çıkar o başındakini" diyor mu? Ama sen gelip bana türlü, iğrenç, aşağılık sıfatlarla sesleniyorsun başım açık diye, askılı tişört giyiyorum diye! 
Okula giremiyorlarmış. Size özel okullara da biz giremiyoruz. Onu geçtim, okul dediğin yer öğrenme yeridir. Yıllarca formayla gittik. Üniversitede de kafamıza göre giyinemiyoruz. Hala bir çeşit formalite altındayız. Durumlar eşit yani arkadaşım. Gıkımızı çıkartmıyoruz. Neden? Çünkü, yaşam stilimizi göstermeye, dini inançlarımızı sergilemeye gitmiyoruz. Yönetmeliğe uygun giyinip, derslerimize girip, eğitimimizi alıyoruz. Sonra da okuldan çıkıp neysek o oluyoruz. Bunu hepimiz yapıyoruz. Senin türbanın sana bir acitasyon ekstrası kazandırmıyor. Benim metal müziğim de bana katmıyor. Okul, defile veya moda evi değil ki herkes stilini göstermeye gelsin...
Eğer bugün türban siyasi bir simge olmasaydı, birçok aile belki de kızlarını kapanmaya zorlamazdı. 
Kadiköy'de türbanlı bir kız görmüştüm. Hep anlatırım bunu. Uzun etek giymiş, Converse'ler zaten allahın emri, bileğinde spike bileklikler, kafasında türban, üzerinde beli açık tişört ve belinde piercing. 
İran'dan "kaçan" bir kız var okuldan arkadaşım... Siyasi bilmemne sebeplerden ötürü değil kaçışı, türbandan kaçıyor kız. "Özgürlüğümü istiyorum" diye gelmiş İngiltere'ye. Şimdi siz türbanı özgürlük olarak görüyorsunuz ya...
Özgürlük anlayışınızla başbaşa bırakıyorum sizi ben. 

Sabah şoku, sabah sporu gibidir. Zihnini açar.

Sabah sabah annemle sohbet etmekten daha fazla zevk alacağım şey yoktur herhalde.
Ben salona girerken su kaynamış olur, bir fincan kahve de kendime yaparım. Sokulurum hissettirmeden yanına sonra annemin, sarılırım şöyle kocaman. "Günaydın annelerin bitanesi!" derim böyle öpe öpe.
"Günaydın aşkım!" der o da.
Kahveleri alır sohbet ederiz oradan buradan sonra.
Bugünki konumuz burnumda tüten kuzenlerimdi. Rüyamda gördüm onları. Ne kadar özlediğimi hatırladım. Halbuki 4 ay oldu İngiltere'ye geri döneli. Yaza da daha çok var...
Sonra konu babama geldi. Yine herzaman olduğu gibi bana kızgındı aramadığım için. Kendimi savunmaya geçerken ben, öyle bir laf etti ki, mıhlandım olduğum yere.
"18 senedir yanında değildi, belki de çocuğu olarak göremiyodur seni. Olabilir bu tip şeyler. Doğal. Kızmamalısın."
Nasıl ya? Ben neden arıyorum onu ozaman? Neden baba diyim ki ozaman? Benim onu baba olarak görüp saymamı nasıl beklerler ya böyle birşey varsa eğer? Nasıl ya?
"Anne," dedim, nefes alabildiğimde, "şuanda ne durumda olduğumuzu az çok bildiği halde aramayan kendisi."
Sözler ağzımdan sadece çıktılar ama. Gözlerim aynı yerde takılı kaldı, nasıl anlatılır, o ânın şokunu atlatamamışım.
Psikolojik olarak ne travmalar atlattığımı kimse bilemez. Ne badireler atlattığımı kimse bilemez. 20 senedir bana babamı sevmemi söyleyen annem, ateisttir ve bana söylediği şeyin Allah'a inanmamı söylemesinden hiç bir farkı yoktu. Zira babam gerçekten yoktu.
Neyse işte. Konuyu değiştirdik sonra. Zaten biraz sonra annemin çıkması gerekiyordu. Beni o şok ile beraber başbaşa bıraktı kadın.
Bir dakika ya, nasıl ya?
"Biraz daha sorumluluk hissedicem sana karşı" derken onu mu kastetti yani?
Çocuğu olarak görmüyor mu bu adam beni şimdi?
Ozaman ona kızmalarımın, ilişkimizi düzeltmek için uğraşmalarımın, hiçbirşeyin tek bir manası yok ki?!
Nasıl ya?