Sunday, 23 November 2014

Fıtratına sıçtığım ...

Neresinden tutsan dağılıyor, neresinden baksan trajikomik ...

Öyle bir ülkeyiz ki ağabey, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 3,770 TL, asgari ücret 1.071 TL. 
Bu demektir ki eğer dört kişilik bir aile iseniz, en az üç fert çalışmalı ve en az asgari ücret almalı ... ancak o bile yetersiz.

Sonra "üniversite mezunu, İngilizce ve tercihen bir yabancı dil daha bilen, bilgisayar programlarından şunu bunu iyi bilen, erkekse askerliğini yapmış eleman aranıyor" ilanı verip dursunlar heryerden. 

Bir ülke düşün, asgari ücret verdiği vatandaşına zengin vergisi uygulasın. 

Bir ülke düşün, bu vergileri iş, güvenlik, yol, "hizmet" olarak geri vermesi gerekenler 1000 odalı saray yaptırsın. 

Ah ...

Derdimiz "3-5 ağaç" olarak küçümsense de, ne oksijen kaynaklarımızı katlettirmeye, ne doğanın hali hazırda rezil rüsva olmuş dengesini daha da berbat ettirmeye, ne de emekçiye yapılan bu haksızlıkları unutmaya/üstünü örttürmeye niyetliyiz. 

Sana sarayın yolları, bize fıtratlar ...

Böyle bir dünya yok. 
Olmadı. 
Olmayacak. 
İzin vermeyeceğiz.



***Kadınla erkeğin eşit olması da fıtrata aykırıymış... Fıtratına sıçtığım cümle kurmaya yeltendi.











Thursday, 13 November 2014

Bir daha asla ...

Aynı terane. Yaz yaz, oku oku, araştır-bul ...
Geçmişe dönük ne kadar saçmalığı varsa bir insanın, gelecekte evrim geçirmiş hallerini yaparak hayatına devam ediyor.
Kimsenin ders mers aldığı yok hatadan.
Bir daha asla yapmayacağım dediğim herşeyi yapmış biri olarak söylüyorum bunu.
Kendine söylediğin en büyük yalandır o cümle; bir daha yapmayacağım ...
Sen de biliyorsun, ben de biliyorum, herkes de biliyor ki sen o hayatı yine yapacaksın arkadaşım.
Hele de o cümleye "asla"yı ekledinse, "kesinlikle" olarak sana geri dönecek.

Bırrakalım şu ayakları, dostum.

Amaaaan de geç. Öleceğiz nasıl olsa. En fazla ne olabilir?
Kasmadan .
Umursamadan .

Hayatımdan çıkan insanlarla yüküm hafifledi.

Huzur böyle birşey olsa gerek ...

Monday, 1 September 2014

Lider mini mini Solucan!

Uzun mesajların hisleri doğru tercüme ettiğine inanırdım eskiden. Sırf bu sebepten buraya yazarken bile bir cümlem 2-3 satır olurdu. Müthiş bir konsantrasyon gerektiriyor cümleyi düşürmemek, zamanlamayı devam ettirebilmek. İnsanların umursamaz tavırlarıyla bana verdikleri öğütlerden çıkardığım sonuç ise kısa cümlelerin sloganlaştığı, akılda kaldığı, daha akıcı olduğu.

Sonra farkettim ki ben, başka türlü yazamaz, konuşamaz olmuşum. O denli uzun uzadıya cümlelerle ifade etmişim ki kendimi uzun zamanlar boyunca... Derken yine farkettim ki ben, kimse okusun ve güzel güzel popüler olayım diye de yazmıyormuşum. Benim derdim içimi dökmek, hislerimi paylaşmakmış. O halde, yağlı-ballı laf salataları yatağında, süslü püslü çekimli cümleler yumağı servis etmeye devam edecekmişim. Vah size, vahlar size!

___________________________o__________________________

Bir varmış, bir yokmuş.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellak, pireler berber iken bir küçük solucan varmış.
Bu küçücük, mini mini solucan, yemyeşil, çiçeklerle dolu bir bahçede yaşarmış.
Bu masallara layık cennet gibi bahçeye sabah güneşi vurduğu zaman, önce serçeler başlarmış şarkılarını söylemeye; sonra kelebekler dans edermiş pembe, mor ve kırmızı çiçeklerin arasında; minicik kedi yavruları ağaçlara tırmanırmış; insan denen acımasız ve iğrenç mahlukatlar ise etrafta gördükleri bu canlıların çoğunu öldürür ve zevk alırmış.
İnsanlar olmadığında bütün kainat bu masal gibi bahçede barış içinde yaşarmış.
Günlerden bir rüzgarlı Pazar sabahı, bir karınca kardeş koşmuş mini mini solucanın yanına. "Bu rüzgar yağmur getirir. Yemek depolamalıyız acele acele!" demiş.
Mini mini solucan daha ne olduğunu anlayamadan, karınca kardeşin sözlerini duyan bütün canlılar telaşla etrafta koşuşmaya başlamış. Solucan, insan ismindeki mahlukatlarında telaşlandığını görünce hemen yola koyulmaya karar vermiş ve karıncaları, sinekleri, kelebekleri, tırtılları ve etraftaki diğer canlı kardeşleri toplantıya çağırmış.
"Sevgili canlı dostlarım! Telaşlanmanın kimseye bir yararı yoktur! Karıncalar, siz alışagelmiş güzergahınızda taşımacılığa devam ediniz. Sinekler, siz bize yol göstererek yemek bulmayı kolaylaştırınız. Ben de en küçük ve yavaş olanınız olarak, insanlara görünmeden keşfe çıkacağım! Yemek bulursam, karınca kardeşler taşıma güzerahını değiştirir, bu beklenmedik anda gelen yağmur için erzak toplarız. Belki sığınak bile bulabiliriz!"
Hemen koordine olan canlı dostlar, birbirine yardım etmeye başlamış. Kelebekler, depolama için çiçek kök ve dalları ve ağaç gövdesinde yer aramaya koyulmuşlar. Sinekler hemen havalanarak etraftaki yemekleri rapor etmeye başlamışlar. Karıncalar, sineklerden ve kelebeklerden gelen raporlar doğrultusunda bir yol haritası çıkartıp mini mini solucana iletmişler.
Lider solucan da çizilen harita doğrultusunda, insanlardan en güzel kaçabileceği yerleri seçerek, kendini göstermeden keşfe çıkmak için yola koyulmuş. Sineklerden seçilmiş olanlar, liderleri mini mini solucanı olabildiği kadar uygun bir yere taşımışlar. İyi şanslar dileyerek solucanı yanlız bırakarak işlerine devam etmişler.
Hem korkarak, hem de sorumluluğun verdiği güç ve dostlarına duyduğu sadakat duygusuyla lider solucan, öncelikle kocaman bir dağı inmiş. Engebeli yolda, düşe kalka, rüzgarlara ve fırtınalara göğüs gererek, etraftaki karınca dostlarının da yardımıyla, insanlara görünmeden aşağı kadar inmeyi başarmış.
Güneş en tepeye vardığında, değişik engebelerle dolu bir dağı tırmanması gerekmekteymiş. Dört tane uzun dağ ayağı ve en tepede belkide tanrıları görebileceği yükseklikte bir dağ tepesi.
Her bir kasını zorlayarak, o dümdüz ve yüksek dağ ayağını çıkmaya başlamış.
Hareketlerini olabildiğince yavaş tutarak ve kendini olabildiğince uzağa uzatarak yolu yarıladığında, güneş aşağı inmeye başlamış. Güneşin gitmesi demek insanların da dağın etrafına gelmeleri demekmiş. Bunu çok iyi bildiğinden lider solucan artık daha hızlı yukarı çıkmaya karar vermiş.
Belki de hayatında hiç olmadığı kadar kendini zolayarak dağın tepesine çıktığında, karşısında bir çok tepe ve tepecikler varmış.
Biraz soluklandıktan sonra, işe koyulmuş lider solucan. Önce karşısına çıkan ilk tepeciği incelemiş ve geçmiş. Kocaman bir yarık belirmiş dağın tepesinde; büyük bir azimle o yarığı atlayarak gemiş. Değişik renkte bir tepecik çıkmış karşısına. İçindeki bütün hisler o tepeciği es geçmesini söylese de, söz verdiği dostları aklında; o tepeciğe yönelmiş.
Tepenin etrafında dolaşmaya başlamış. Yine bir hayal kırıklığı. Yine yiyecek bulamaması onu üzmüş, fakat devam etmeğe karar vermiş lider solucan.
Tam dağa inmek için yeltendiği sırada, üzerinde durduğu tepecik sarsılmış. bütün varlığıyla tutunduğu tepecik gittikçe yükselmeye başlamış.
Kalbi yerinden çıkmak üzere, hızlı hızlı çarpıyormuş..
İnsan denen acımasız ve iğrenç mahlukatın gözleri belirmiş gözlerinin karşısında, dağ kadar büyük.
"Olamaz! Olamaz! Olamaaaazzzz!"
Dudakları kendinden bağımsız, sadece bu cümleyi tekrarlarken, kendisi de kaçabileceği bir yol aramaya koyulmuş. Bütün kasları korkuyla titrer halde, tepeciğin etrafında dönenmeye başlamış.
Derken kocaman bir gölge...
Kaskatı olan kaslarının büyük bir kuvvetle ezildiğini hissetmiş lider solucan.
Gözlerini açtığında bütün vücudu ezilmiş ve duyduğu tek şey acı...

Lider solucan meğer kendini farkettirmeden koca koca dağları tepeleri geçerek, insan denen acımasız ve iğrenç mahlukatın telefonuna tırmanmış.

Karınca dostları hemen yardımına koşmuşlar, ancak ne fayda ...
O masal bahçesi, lider solucan için yasa boğulmuş adeta.
Rüzgar esmiş, esmiş.
Yapraklar ağlamış.
Kelebekler ağlamış.
Serçeler şarkılarını ağıta döndürmüş.
Mini mini vücudunda taşıdığı cesur kalbi, sonsuza dek o masal bahçenin canlılarının hafızalarına kazınmış.
Derken bulutlar ağlamış...
Bulutların gözyaşları mini mini solucanı, doğa ananın koynuna; toprağa indirmişler usulca.

__________________o___________________

Telefonumun üzerine çıkmış olan solucanı, ben elime alıp da bahçeye koyana kadar, telefonumu hışımla elimden alıp, o zavallı canlıyı eliyle ezen insana ithafen yazılmıştır.

Friday, 29 August 2014

Asla ..!

O'nu sevmenin en kötü tarafı nedir biliyor musunuz?
"Asla" yapmayacağını bildiğiniz şeyleri istiyor olmanız olabilir.
"Asla" yapmayacağını düşündüğünüz şeyleri yaptığında yıkılmanız olabilir.
"Asla" yapamayacağını düşündüğünüz şeyleri yaptığında, daha çok aşık olmanız olabilir.
O'nu sevmenin en kötü yanı hayatınızda hiç birşey "belki" değildir.
Herşey "asla"dır.
Siz "asla" dersiniz; O, yapacağı varsa yapar.
O'na en çok Lacivert yakışır. Lacivert O'na öyle yakışır ki Lacivert'e aşık olursunuz.
O'nu okadar yanlış tanır ki insanlar; doğru bildiğinizden şüphe edersiniz.
Okadar çocuk ruhludur ki, kızmayacağını bilseniz mıncıklayasınız gelir.
Okadar adam gibi adamdır ki, elinizi bırakmayacağından emin olursunuz.
İçince güzelleşir, kafası bozuksa çirkinleşir bir anda.
Mutlu edilmesi kolay biri bile olsanız mutsuz edebilir kolayca.
Önce heveslendirir, sonra kırar hevesinizi.
Önce çeker, sonra iter arsızca.
O'nu sevmenin en kötü tarafı O'nu avucunuzun içi gibi bilmenizdir...
...çünkü "asla" olamayacağınızı zaten bilerek kalbinizi kurutursunuz yavaşça...

Wednesday, 2 July 2014

Ruh hastası.

"Yalnızlık bir ruh hastalığıdır" demiş ismi lazım değil birisi. Bildiğin tımarhaneliğim ben. Bağımlılık yapmış bir yalnızlık serüveni benim hayatım. Her gün, gece, sabah, dakika, ay, saniye yeni bir atraksiyon peşindeyim yalnızlığımla alakalı olarak. Birilerine mesaj atasım, birilerinden mesaj alasım geliyor... Arkadaş edinesim, arkadaşlarımla gezesim falan... Sonra diyorum ki kendi kendime "hiç dürtükleme. Sen iyisin böyle." 
Önce kendini tanıt-sevdir. Sonra karşındakini tanı. Derken şahsı muhteremi hayatının bir yerine koy. Sonra o şahıs siktir olup gitsin hayatından. Sen öküzle tren ilişkisi yaşa, O ayakları götüne vura vura kaçarken. Sonra yalnızlığına alışmaya çalış. Sonra hazır alışmışken sar başa... Ne gereği var? 
Birini çok sevince her hatasını görmezden gelirsin. Zıkkım kural budur. Sevdiğin kişi kusursuzdur çünkü. Başkasının yapacağı ve senin sinirden saçlarını yolacağın şeyleri yapar ve sen görmezden gelirsin. 
O düşer, senin canın acır, ağlarsın... içten. 
O ağlarsa, dünyayı, O'nu üzenin başına yıkasın gelir. Sinirinden herkese çatarsın. 
Sonra ufaktan ufaktan arazi olur hayatından. Sen yaptıklarınla kalırsın. Ama O senin için çok çok çok çok çok çok özeldi! Elinden geleni yapmıştın sen O'nun mutluluğu için! Su dök arkasından da belki çabuk işi düşer. 
Bi' şey söyliyeyim mi güzel kardeşim? Ben, ruh hastası olarak kalmaya karar verdim hayatta. Yalnız başına. Kimsenin gidişini izlemeden. Ben bıraktım herkesi zaten, giden gider, kalan kalır... Kalanlarda uzaktan izler artık. İçeri almak yok. 
"Çok sevmeyeceksin hayatta" demişler. Sen, birileri için kendinden vermeye başladığında onun adı "kölelik" olurmuş. Özgür bir ruh hastası olmayı, sağlıklı bir köle olmaya tercih ediyor ve herkese bu saatte sonra ebelerinin nikahına kadar yolları olduğu bilgisini veriyorum. 
Hiç bir cümleye "artık", "bundan sonra", "bu saatten sonra" diye başlamayı sevmem aslında. Hep tükürdüğümü yalarım çünkü o başlangıçtan sonra gelen umut dolu, egoist cümleler bütünü ardından. Da... Hissetmiyorum ulan artık. En son içli içli ağladığımda, son kurduğum hayaller yıkılmıştı. O günden bugüne hayal bile kurmuyorum artık. Beni bu hale getiren hepinize sonsuz teşekkürler. Tekrar hatırlatıyorum; ebenizinkine kadar yolunuz var. İsyanımı bile sinirlenmeden, sakin sakin, sıradanmışçasına yazıyorum. İçimi kuruttunuz. 
Ruh hastasıyım kardeşim ben.
Ruh hastası kalacağım.
Ruh hastası olmayı çok seviyorum. 
Ruh hastalığı kralmış.
Siz hepiniz - ben tek. 
Ne hakkım varsa, hakkımı helal etmiyorum. 

Thursday, 22 May 2014

Muzun faydaları.

Muz, tropikal bir meyvedir.  Her meyvenin olduğu gibi muzun da bir çok yararı vardır. Bu meyve, potasyum deposu olmakla beraber, kalp ritmini korur, kas güçsüzlüğünü azaltır, serotonin salgılamaya yardımcı olur (mutlu eder), tansiyonu dengeler, kemik yapısını güçlendirir, B1, B6, C, D, E vitaminleri ve folik asit kaynağıdır. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Lif açısından oldukça zengindir. Ayrıca kabuğu diş beyazlatır. 

Ancak, hergün aşırı muz yerseniz kalbinizi durdurabilirsiniz. Haftada 2-3 muzdan fazlası, vücuttaki mineralleri toksik seviyelere çıkarabilir. Böylece yukarıda okuduğunuz o çok mükemmel arkadaşınız, en büyük düşmanınız olur. 

İyiliğin kaderinde kötülük var. Ne de olsa negatifi olmadan pozitif anlamsızdır. Hastalık olmasaydı, ilaç olmazdı. Mutsuzluk olmasaydı, mutsuzluk olmazdı. Ölüm olmasaydı, yaşamanın hiç bir anlamı olmazdı. 
Kırmızının turkuaza ihtiyacı gibidir iyinin kötüye ihtiyacı. İlla ki bir iyi, bir kötü olmak zorunda hayatımızda. 

Kararında dozlarda yapılan her + ve her - tavır, hareket, düşünce sizi birçok saçmalıktan koruyabilir. 

Bir kız varmış, hep fedakarlık yapmış durmuş sevdikleri için. O iyilikleri çevirip yedirmişler sonra ona. Söylediği tek bir "hayır" da, dünyanın en kötü insanı olmuş. 

Fedakarlık iyidir, yanlış anlamayın beni. Sadece iyi niyetinizi suistimal etmelerine izin vermeyin. Sizi aptal yerine koymaya başladıklarında, minerali toksik yaptığınızı unutmayın. Bir yin-yang felsefesi der ki; her iyiliğin içinde biraz kötülük, her kötülüğün içinde biraz iyilik vardır. Bazı şeylerin karşılıklı olanı iyidir. 

Sen, benim haftada 2-3 kez tükettiğim muz kadar vitamin ol bana arkadaş olarak, ben de sana. Ne sen kaba etini aya yükselt bana karşı, ne ben sana. Ne sen beni yerin dibinde gör, ne ben seni. Unutma ki, ikimiz de bir ana rahminden çıkmışız, toprağa gideceğiz. Senin benden hiç bir farkın yok. Ne benden fazla oksijen tüketiyorsun, ne benden fazla kemiğin var iskeletinde, ne benden farklı bir dünyada yaşıyorsun. 


Sunday, 9 March 2014

İpimle kuşağım.

"Nereye bakıyor gözlerin? Ben buradayken, tam karşında, nereye?" demedim.
Belki bu yüzdendir uzaklaşman... Sessiz olmadı gerçi; paldır küldür kalktın misafirmiş gibi, yüreğimden. Bana seni uğurlamak düştü, ev sahibi olarak.
Sen öyle bir darmaduman gittin ki, arkandan su dökmedim, geri gelmeni isteyemedim.
Kapımı açmıştım halbuki, ekmeğimi bölüşmeye karar vermiş, çayımı, vaktimi, sabrımı paylaşmıştım seninle.
Sen öyle misafir hissetmişsin ki kendini, yere düşmüş kırıntılar bile bana aitti.
Gittiğinde arkandan baka kaldım bir süreliğine. Derken kokun da gitti havadan...
Sana yemekler yapmıştım oysa, eşe dosta dağıttım hepsini.
Sana yazmıştım; başkalarına adadım şiirlerimi.
Şimdi seninle sohbet ediyorum, evet. Selamımı esirgemem.
Gel gör ki, seninle ekmeğimi bölüşmem artık.
Bu saatten sonra, eyvallahım yok kimseye.