Monday, 17 February 2014

Hafifletici sebepler...

Hazetmediğim hareketleri hazmedememekteyim.
Sürünen bir kapı gibi bir o yana, bir bu yana aklım.
Bir elimde ağır sebepler, diğerinde hafifletici sebepler.
"Ne zıkkımsa" deyip, yoluma bakıyorum.
Sonra o birisi yine bir çomak sokuşturuyor boşvermişliğime.
Hazetmiyorum, hazmetmiyorum.
Derken hafifletici sebepler daha "ağır" basıyor ve kendi kabuğuma çekiliyorum.
Zamanı gelecek.

Wednesday, 22 January 2014

İki damla gözyaşı.

İki damla gözyaşı süzüldü, gözlerimi kapattığımda. Biri yaşadıklarıma, biri yaşayamadıklarıma.
İki damla gözyaşı aktı gitti; sana, bana...
Okadar ağırdı ki yükleri... Kocamandılar. Yastığımı ıslattılar.
İki damla gözyaşı ağladı gözlerim; kalp kırıklarıma.
Gözyaşları tuzluydu. Açık yaralarımı acıttılar.
İki damla gözyaşı bahşetti göz pınarlarım. Biri beklediklerime, biri yaptıklarına.
İki damla gözyaşı; umursamayışlarına.
İki damla gözyaşı yetti ağlamama.
İki damla gözyaşı düştü umutlarıma.
İki damla gözyaşı yıkadı yanlış bildiğim doğruları.
İki damla gözyaşı boğuyor bendeki seni...
İki damla gözyaşı anlatıyor olanları.
İnsan sahip olmadıklarını kaybedemez.
Bittiğinde kaybedecek hiçbirşeyim yok.
Aynısı senin için geçerli değil ne yazık ki.
İki damla gözyaşım bile senin için değil; senin yüzünden.
Sen bende doldurulmayacak bir yere sahip olamadın.
Acıyı herkes verir. Mutluluğum olamadın.
Seni okadar çok istemiştim ki; layık olamadın.
Sen dikine gitmek uğruna, beni harcadın.
Seni okadar sevmiştim ki; değerini anlamadın.
Ben artık pes ediyorum. İstemiyorum seni de, tutmadığın ve tutmayacağın sözlerini de.
İki damla gözyaşı döktüm zaten, çok bile.

Wednesday, 15 January 2014

Aç kapıyı.

Yaralısın. Görüyorum. Kanatlarındaki tüyleri sıkı sıkı tutuyorsun, yaralarını örtsün diye. Acı sızmış tüylerden; görüyorum, yaralısın.
Kim bilir kimler acıttı, yaralanmak çok zor zanaat değil. Bu denli sığınman kanatlarının ardına bu yüzden mi?
Acıyor. Biliyorum. Gözlerindeki pus açıklıyor herşeyi. Kaldırabilirim paylaşırsan. Aç kapıyı.
Umut ayakta tutmuyor herkesi. İnanmak bir yere kadar. Ayakta duramıyorsan eğer, koluna girerim.
Acı herkesi kamçılamıyor. Dayanmak bir yere kadar. Ağlamak istersen eğer, gözyaşlarını silerim.
Sen git demezsen eğer, gitmeye niyetli değilim. Kapıyı yüzüme kapatmış olsanda ben beklerim.
Aç kapıyı.
Yaralıyım ben de çünkü. Kanatlarıma sıkı sıkı sarılmış, tüylerin sızdırdığı acının kokusunu duymamak için çiçekler ekiyorum dört bir yanıma.
Kimler kimler acıttı, yaralanmak zor zanaat değil. Bundandır sığınmam kanatlarımın ardına, bu denli.
Acıyor. Hem de çok. Gözlerimdeki pusu saklayamıyorum. Kaldıramıyorum zaman zaman, kendime ağır geliyorum. Aç kapıyı.
Umut ayakta tutuyor beni, inanıyorum, içeri davet edeceksin bir gün. Ayakta duramıyorum, koluma gir.
Acı kamçılamıyor artık beni. Dayanmak bir yere kadar. Ağlamak istesem, omzuna yaslanabilir miyim?
Sadece o cümleyi söyle bana, yine. "Yanıma gel" de.
Aç kapını.

Sunday, 29 December 2013

Ozaman, hadi size iygünler.

Ben en çok sessizlikte huzur bulurum. Derin bir sessizlik olmalı ama, kol saatimin tik-takı bile gürültü olmalı.

Sessizken çekilirim kabuğuma; benim sığınağım...

Taa uzaklara gönderdiğim hatıralar kapımı çalar ozaman.

Yapacak birşey yok, aç bir şişe...

Önce hüzün basar, sonra yalnızlık, derken kendime kızarım ve finalé; kendine acıma..!

Gidenleri düşünürüm tek tek. Simaları aklımda kazılı. İsimleri hayal meyal aklımda.

Kimilerini ben gönderdim, kimileri kendi kendine çekip gitti hayatımdan.

Hepsinin tek tek mendil salladım ardından...

Hayallerimde vardı bir çoğu. Yarım kalan çok şey var.

Kalbimin parçalarını yamalamaktan yoruldum...

Hepsi giderken birşeyler götürdü benden.

Hepsine ayrı ayrı göz yaşı dökmüşlüğüm var.

Kabuk bağlamamış yaram bile var...

Derbeder halde ruhum.

Kalbim hızlı hızlı çarpıyor, aklımdan "kötü kötü" şeyler geçtikçe.

O değil de... Gözlerim kıpkırmızı...

Şişe de bitti.

Ne diyordum ben?


Ha, evet. Kabuğuma çekildiğimde gerçek ben ile başbaşa kalıyoruz. O bana veryansın ediyor, ben susuyorum. Kafamın içinde bağırıp duruyor bana. "Senin yüzünden!" cümlesinden en nefret ettiğim zamanlardan birindeyiz ve bu cümle yankılanıyor kafamın içinde.

Yak bi' sigara.

Dumanı diaframa çekmek sakıncalı mıdır?

Neyse. Konu dağılmasın.

Kabuğuma çekilince, çekilmez bir insana dönüşüyorum.

Yalnızlığımla başbaşa kaldığımda çok savunmasız ve bir okadar da korkak birine dönüşüyorum.

Ruhum fazla yaralandı. Kalbim artık isyan ediyor.

Acınacak haldeyim.

Çok güzel.

Yak bi' sigara daha.

Ağlamak mı? Deli misin sen? Kendi halime kahkahalarla gülüyorum ben!

Bu kadar nasıl yerin dibine sokar insan kendini?

Bir "siktir" çekmediği kaldığı zamanlardan birindeydik. Kibarlıktan kırılacak artık, öyle böyle değil.
Son cümleye kadar, yine kalbimdeydi.

Ozaman size doyum olmaz gençler ve hep genç kalanlar.

Hadi eyvallah.

Wednesday, 18 December 2013

Lacivert

Lacivert bir mutluluk bu... Ellerini hissetmemiştim ki daha önce...
Öyle dokundu ki ellerin, kalbimin ta derinine...

Lacivert bir mutluluk bu... Sarılmamıştım ki sana daha önce...
Öyle güçlü tuttun ki, düşmekten korkmuyorum artık...

Lacivert bir mutluluk bu... Koklamamıştım tenini daha önce...
Öyle bir koku ki o... Tarifi imkansız... Benliğim savunmasız...

Lacivert bir mutluluk bu... Lacivert, çünkü gecenin en güzel rengi,
Lacivert, çünkü sana yakışan...
Öyle bir huzur ki varlığın, sesin, gözlerin...
Öyle bir güç ki hissettirdiğin...

Sen yanımdayken herşey yok oluyor...
Bütün sesler susuyor...
Sanırsın ki, dünya kıyamıyor bize...

Lacivert bir gecenin sessizliğinde, yıldızlarla dolu bir gökyüzü hayal et...
Kuşların şarkısı bitmiş ve herkes uykuda.
Sen, yüzünde bir tebessüm ile kumsaldasın, dalgalar bile kıyıya vurmuyor...
O huzur, o mutluluk, o sakin ve dingin lacivert gecedir seninle geçirdiğim her saniye.

Anlatabiliyor muyum?

Lacivert bir mutluluk bu ...

ve bu mutluluğun Lacivert'i sensin.

Thursday, 28 November 2013

Oyalanma.

Bana bir mucize gerek... En saf haliyle.
Kalbim kırılmadan, gözlerim dolmadan, olduğu gibi, yalansız, çıkarsız...
Öyle bir mucize olsun ki, dünümle gurur duysun, yarınımla hayal kursun.
"Gitmiyorum bir yere" desin, tutsun elimden sıkı sıkı; hiç bırakmamacasına...
İlk vasfı "adam" olmak olsun, gerisini boşverebileyim.
Ayağı sağlam bassın, kalbi harbi sevsin.
Benim mucizeye ihtiyacım var...
O mucizenin senin olmana ihtiyacım var.
Ya oyalama, ya oyalanma artık...

Tuesday, 19 November 2013

Ne fark var?

Birinin senden üstün olduğu kanısına nasıl varabilirsin ?
Sende iki tane de, onda altı tane mi göz?
Sen yürürken, o uçabiliyor mu?

Hayat dediğin şey bir koşu bantıdır.

Kimileri daha az gıcırdayan bir bantta seyrediyor hayatı, kimileri daha kötü.
Bir yerlere koşuyor gibi gelse de olduğu yerde sayıyor herkes. Kimileri hayaline koşuyor, kimileri kaçışta... ama herkes o bantta ve ilerlemeden koşuyor durmaksızın.

Anlamıyorum ki nedir insanların derdi. Geldik, gidiyoruz. Hayat bundan ibaret işte. Oksijeni aynı tüketiyorsun, aynı suyu içiyorsun, aynı dünyada yaşıyorsun ama bazıları bizden farklıymış. Benim iki kolum var, senin kaç tane?

Hayat birilerimize daha adil davranmış, hepsi bu. Çıkarır acısını yakında zaten.

Hepimiz öleceğiz, hepimizi toprağa gömecekler.

Senden benim ne farkım var?

Benden senin ne farkın var?