Monday, 24 December 2012

Başaramadıklarım.

Beynim zonkluyor düşündükçe başaramadıklarımı... Migren ne kötü şeymiş! Bak başardığım yegane şeylerden biri migren hastası olmak. Sonra yalnız kalmak var sırada. Sonra aşksızlık. Sonra tutamadığım sözler; kendime ve başkalarına. Sonra umutsuzluk. Bunlar büyük başarılar...

Bir de başaramadıklarım var. Çok çalışıp, en düşük puanı aldığım dersler gibi. Hedeflerim gibi. Hayallerim gibi. Mutluluk gibi...

Merak ediyorum, herşeyi başarmış insan mutlu olur mu? Yetinir mi elindekilerle? Yoksa daha fazlasını mı talep eder, herkes gibi? Herşey başarılabilir mi?

Merak ediyorum, seçme şansım olsaydı eğer, yine aynı yoldan mı giderdim? Bu kez neleri değiştirirdim? Herşey aynı kalırdı bence. Böyle böyle olgunlaşıyor insan ne de olsa... Aldığın her darbe, bir saç telini kırlaştırıyor, bir çizik çıkartıyor yüzünde, bir seviye fazla titrettiyor ellerini ve en son darbe ininceye dek bükülüyor boynun yavaş yavaş... O darbe inmeden hemen önce bir bakmışsın, elinde kalan üç beş mutlu hatıra ve "başaramadıkların" sana sadık dost kalmışlar, onlara yastık misali başını yaslayıp uyur olmuşsun... çünkü artık çok geçtir birşeyler için...

Umutları olmadan yaşayabilir mi bir insan?




Friday, 21 December 2012

Deniz yağıyor.

Yanıma gel.
Ellerimden tut...
Sıkıca.
Tut ki düşmeyeyim yalanlara...
Karanlığa.
Birlikte izleyelim yaşananları...
Değişen insanları...
Hayatı.
Birileri öldü.
Birileri dondu.
Birileri yolundan döndü...
Birileri yok oldu...
Güneş doğdu.
Bugün anladım ki,
Bulut olmuş bizimki..
Yağmur yerine Deniz yağıyor. 

Tuesday, 4 December 2012

ve bir ki seksenbeş!

Eğer okul bu kadar uzun olmasaydı,
 hayat bu kadar zor olmasaydı,
 aşkı Hollywood filmlerindeki gibi sanmasaydık,
 fiziğim düzgün olsaydı,
 biyolojiden çakmasaydım,
 adaleti demokraside aramasaydık,
 "Yurtta sulh, cihanda sulh" birilerine batmasaydı,
 dininiz islam olmasaydı,
 dilde kemik olsaydı,
 kalpte çekmece olsaydı,
 parmaklar tabanca olsaydı,
 gözde çip olsaydı,
 birileri yalan söylemeseydi,
 birileri at gözlüklü olmasaydı,
 Mars'ta hayat olsaydı,
 Venüs'te huri, Plüton'da nuri olsaydı,
 ölünce birşey olmayacağını anlasaydınız,
 doğaya sahip çıkılsaydı,
 dünyanın dengesi kurcalanmasaydı,
 ayağım karıncalanmasaydı,
 bu ödev beni benden almasaydı DÜNYA ÇOK EĞLENCELİ OLABİLİRDİ MESELA!

DÜŞÜNSENE!


Sunday, 2 December 2012

Bir şans daha...

Deli gibi buz her yer, deli bir soğuk...
Kar yağsa da kırılsa...
Sonra bembeyaz olsa heryer, uçsuz bucaksız...
Yanımızda sıcacık bir soba...

Anneannem elma soysa,
Annem haberleri izlerken...
Dayımlar bir film koysa,
Ben annemin kucağında uyuklarken...

Belki pamuk ninemler gelir,
Belki Şükran teyzemler çağırır...
Belki Mustafa Keser çıkar televizyona,
ve Eminoşlar haber verir...

Sonra sabahleyin evden çıkarken bir bakmışız,
Kapı kolunda bir poşette süt ve meyvesuyu...
İsimsiz bir kahramanlık, Şöhret Mutlu'daki,
Herkes bilir yinede Nedret amcamın olduğunu...

Akşam Mete dayım gelir işten.
Araba varsa, hepberaber gezmeye!
Kıramaz anneannemi, arabaya doluşuruz,
Ya sahile götürür ya Karacaahmet'e!

Mutfaktan mis kokular gelir,
Komşuda pişen bize de düşer!
Ya biz göndeririz,
Ya da Zeynep ablamdan sepet iner.

Sonra bir bakmışız, mevsim yaz!
Kayhan dayımla bir kavanoz reçeli bitirmişiz!
Akşama bolca karpuz ve peynir biraz,
Sonra teyzemlerle muhabbete dalmışız...

Günlerden Cuma ve alışveriş zamanı.
Azıcık kandıra biberi ve diğerleri.
Derken akşama yemek telaşı,
Yemekten sonra mevsim meyvesi.

Bir bakmışız ben büyümüşüm..
Dayımlar evlenip gitmişler yuvadan...
Anneannemin saçları bembeyaz olmuş,
Hala meyve soyuyor, köşesinden.

Bayat bir tabir olacak ama...
Keşke bir şans daha verse hayat...
Tadını çıkartarak yaşardık her anı,
Dünyaya inat!

İyi ki doğdum!

Bir sperm, yumurtayı döller ve bu küçük hücre yavaş yavaş toparlanmaya ve şekillenmeye başlar. Tam formunu alması, hepimizin bildiği gibi 9 ay 15 gün sürer. Bu süre içerisinde annenin rahminde büyüyen bu canlı, diğer organların sıkışmasına, annenin karnının büyümesine, bazılarında tansiyon bozukluklarına ve genel olarak hormonal dengesizliklere neden olur. Hamilelikte dengeli veya dengesiz, bütün anneler kilo alır. Süt salgılama hormonu, ağrılı bir göğüs büyüme evresine sokar anne adayını. Zaten bütün dengesizlikleri yaşayan annenin, fetusun saç miktarıyla doğru orantılı olarak mide bulanıklıkları baş gösterir. Eğer anne zararlı tütün ve alkol maddelerine bağımlıysa bu, bebek için çok zararlı olduğundan, bir de bu ürünlerin bırakımı stresi binecektir annenin omzuna. 9. ay 15. gün gelip çattığında, kaideler haricinde tabii, doğum sancıları başlar. Bu sancıların ne kadar kötü olduğuna dair herkesin bir fikri var fakat son araştırmalara göre aynı anda 5 tane kaburga kemiğinin yavaş yavaş kırılması şiddetinde bir acıymış bu. Anne olmanın acıları bitmiyor. Doğum "mucizesinden" sonra anne bebeğini kucağına alır ve bir rivayete göre bütün acılarını unutur.

Sonra bu bebek büyümeye başlar...

4 Aralık 1990, ben doğdum. 

Benim doğumum sırasında annemin bağırsakları düğümlendiği için bir çok operasyon geçirmiş ve en sonunda bütün bunlar yetmezmiş gibi, öldü sanılıp morga konulmuş. Daha sonra annemin yaşadığını kim anladı bilinmez, morgtan çıkartılıp yoğun bakıma alınmış. Anneme göre bir kaç ay, babama göre 13 gün olan bu tedavi süreci sonunda, 50 kilo doğuma giren annem 150 kilo olarak hastaneden ayrılmış; kortizon uygulaması, vs. 

Ben de kalbimde delikle doğmuşum. Doktorlar ameliyat dediği halde bitkisel çözümle kalbimi tamir eden annem, ne yazık ki, ırsi olarak babamdan geçen orta kulak iltihaplanmasına hiç bir çare bulamadı. Herhalde bir 11-12 yaşıma kadar her kış, mutlaka iltihaplanan kulağımın ağrısı yüzünden kulaklarımı kapatıp kafamı duvarlara vurduğum geceleri hatırlıyorum. Ben ağlardım, annem kahrolurdu. 

Ha tabii bu arada egzama, E330 maddesi alerjisi, hayvan tüyü alerjisi ve rüzgar alerjisi çabası. Ufacık rüzgarda gözlerim şişer, ufacık E330 maddeli yiyecek yediğimde her yanım kabarır... Bizi evde bulamayanın hastaneye geldiği dönemdi bunlar. 

Neyse ki, kulak iltihaplanmasını da atlattım. Gerçi sağ kulağımda duyma kaybı var şuan, ama ağrılar bitti. Alerjiyi de yendim. 

Daha sonra anneannem kanser oldu ve onun acısı, hepimizi acıttı. Tam da kışın ortasına denk gelmişti, anneannemin rahatsızlığı. O hastanedeyken, ben de evde grip olmuş yatıyordum. Annem, sabah kalkıp ilacımı içirip, işe gidip, işten sonra hastaneye gidip, gecenin bir körüne kadar anneannemin yanında kalıp, sonra eve gelip zamanı gelmiş ilaçlarımı içirip yatırıyordu beni. 

30 Kasım 2002 günü, anneannem melek oldu...

Daha sonra ergenlik çağı sıkıntıları baş gösterdi. 8 sene önce İngiltere'ye yerleştik ve ilk geldiğim dönem, hatta ilk 8 ay çok ağır bir depresyon geçirdim. Annem ne yapacağını şaşırdı bu dönemde. Dilini ve kültürünü bilmediğimiz bir ülkedeydik ve okullar beni kabul etmemişti. 8 ay boyunca evde kaldım. 
Sürekli ağlıyor, sürekli ölümü düşünüyordum. 

Derken annem depresyona girdi. Eski eşiyle ayrıldılar ve bu kez o çocuk-ben anne gibi olduk. Yaklaşık 2 yıl anti-depresan kullandı ve sonunda bir şekilde atlattı bu durumu. 

Sonra benim sıkıntılarım başladı, yeniden. Üniversite, sonrasında ne yapacağım, neye neyi nasıl yapacağım ve hepsinin ötesinde ergenlikten çıkış-erişkinliğe geçiş dönemi ve kurdeşen dökmeye başladım. Önce çok ağır ilaçlar verdiler, sonra hastaneye gönderdiler. Bilmem kaçıncı kan tahlilinden sonra fındık allerjisinin başladığını öğrendik. Bir bu eksikti, hayırlı olsun. 

Şimdi, aşırı saç dökülmesiyle ilgili olarak evvelsi gün verdiğim kanın tahlil sonuçlarını bekliyoruz. 

Hem annem çekti, hem ben çektim, çekmeye devam ediyoruz... Yani diyeceğim o ki, iyi ki doğmuşum. Hayat pek güzelmiş! 

Wednesday, 28 November 2012

Komedi sanat mıdır?


İnsanları güldürebilmek için yıllarca, çok saygıdeğer oyuncular, şekilden şekile girdiler, hikayeler-fıkralar anlattılar. Yetmedi, oyuncular ve sanatçılar bunu tiyatro sahnelerine, peyaz perdeye, aptal kutusuna, karikatür dergilerine, sosyal medya ağlarına taşıdılar.

İnsanların hikayelerini anlatmaya, toplumunsa gülmeye ne kadar aç olduğunu görmemek için kör olmak gerekir; komedi unsuru ülkede bu kadar ciddiye alınırken...

Birilerini gülümsetmek bence sanat değildir. Bence işin sanat kısmı, kahkaha attırmak ve/veya uzun soluklu bir geyik muhabbetine liderlik etmektir.

Türkiye'de komedi dendiğinde akla her alandan başka isimler gelir. Mesela Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Adile Naşit, Kemal Sunal ve daha birçok saygıdeğer-yüzlerini bildiğimiz isimler ve ayrıca Yiğit Özgür, Erdil Yaşaroğlu, Uğur Gürsoy ve daha birçok saygıdeğer-kalemini bildiğimiz isimler... Bu liste uzar gider. Bu isimler yıllarca bize kahkaha attırmayı başarmış isimlerdir ve bu nedenle başarılı olmuşlardır.

Farkettiğiniz gibi, bahsettiğim isimlerin büyük bir çoğunluğu kara mizah yapıyor. Kara mizah yapan kişi, komedi sanatında Kamil İnsan olmuş biridir, şahsen. Böyle düşünüyorum, çünkü kara mizah için bir alt yapı, dilin kemiğinin ameliyatla alınması ve cesaret gerekir. Ne mutlu bize ki cesareti bol bir toplumda yaşıyoruz.

Komediyi tiye alıp, insanlara saçmalık sunmayı kendine görev edinmiş kimselerin kazandığı başarıyı kara mizah kazanamadığında ise, ülkeye dair bütün gelecek kaygılarım başveriyor.

Birisinin yüzünü fotokopi makinasına sokup, onlarca çıktı almasını komik bulan izleyicinin herhangi bir kara mizahı anlamasını beklememek gerekir mi? Sanırım bu soruyu yanıtlayabildiğimiz gün, hayatın sırrını da çözmüş olacağız.

Bu durum aynı, kaliteli dizilerin ve oyunculukların reyting isimli canavar yüzünden gösterimden kaldırılması ve Akasya Durağı, Arka Sokaklar gibi saçmalıkların yıllar boyu devam etmesi gibi birşey.

Benimse "sanat değil" dediğim "komedi" unsurları bunlar. Kocaman kocaman adamlar orada, doğru düzgün yapamadıkları aksanlarıyla, seyirci gülsün diye şekilden şekile giriyorlar ve insanlar, ağlanacak hale mi yoksa gerçekten komik buldukları için mi bilinmez, gülüyorlar.

Bu sanattır:


Bu ise değildir:



Şahsen böyle düşünmekteyim.

Thursday, 22 November 2012

Art of Directing | Preparations



My passion towards film lies all the way back to the year the Titanic was released.
I was 8 years old. I cried like everyone else who watched the movie. The issue was my uncle, though. He was in the film business for some time back in the day and he knew all the tricks that would ruin the magic for me. After the VCD of the film was released we all bought it and watched again and again. A year later, one summer day, my uncle came in with the DVD of the movie and he asked if I watched the movie. I said "of course!" honestly. Then he asked what I thought about it. I told him how much I cried for all those people that was in the ship, how I wish to be loved and love like Rosé and Jack one day and how bad it was to watch a giant ship to sink. He started to laugh, naturally, and asked if I really think that they sank a real ship and killed those people. I said "of course they are actors but how else could they film a ship sinking?" He, continuing laughing, asked if I knew where they filmed those ocean scenes. I said "in the ocean of course!". Well... That was the day my perspective towards cinema was changed forever and the magic I believed the cinema hold was gone, as because my uncle put the DVD on and started to play the behind the scenes of Titanic.

The first time I heard about the term "blue and green screen (in Turkey we call it green and/or blue box)" was while watching the filming diary of Titanic.

I was very disappointed when I saw that they've built half of the ship and the rest of it was open, I was disappointed when I saw they filmed the ocean scenes in a swimming pool and most importantly I was very much disappointed when I saw that the sinking ship was a miniature version of the actual ship and most of the film had to be animated or filmed in Hollywood sets.
In short version I was disappointed but I also was amused. The magic bond between the film and me was gone forever but I've gained magical eyes to built another bond with film and industry.

When I was 16 I've decided to study IT and Media so that I could learn to do the animations I wished to make for my films. Though we studied something entirely different in IT but I loved hat too. Though my passion towards films were growing wildly.

Without any technical or theoretical knowledge I've decided to become a film director. My decision led my friends to many questions to ask to me; for example "who's your favourite director?" "Uhmmmm... Well, whoever directed the Matrix is very amazing." "What makes you say that"? "We'll the story is so great!" "Then that's your favourite script writer or story is by whoever hats your favourite person but you are not talking about the director."

My best friend suggested me thousands of films to watch and directors to follow. He taught me what I needed; another perspective towards the stories that called storytelling strategies.
He made me understand the reason the props in the background was there because they were there to support the story. He made me see the colour strategies, costumes, lighting, shots and most importantly the directing.

I always thank him for making me who I am today.

After the sixth form and Media, I started to study BA Film in University of West London. I learnt more and more until it felt as I needed to see them all in practical works. They worked better than I expected sometimes, but sometimes it was shit. I needed more experience... More education... More...
Then I started to read and watch. I've read how many books and articles about directing and technical side of filming, I don't really know but I did.
I've watched at least 2 films every day, no matter how late or early the time was.

I've prepared myself for the final year of the course.

Now I'm the director of my own 3 minutes drama piece for one module and the art director for the finishing film.

All the preparations and books and films and the hardcore education of 6 years, you would think I'm ready for it all.
I'm very much freaking out.

So, just to get my self confidence back on the track and to seek psychological help, I've decided to write this piece and continue with a diary about these matters.

I sound ready though, don't I?

Note: the photos are some of my research for art directing.