Sunday, 19 June 2011

Çocuklar unutur mu?

Hani derler ya "çocuktur, unutur"...
Sizce de unutur mu çocuklar?
İlk kez yürüdüğüm bir caddede ayağımın takıldığı ânı ve tökezlediğimde hissettimi asla unutmam mesela ben.
Veya 10. yaş doğum günümü "ilk iki basamaklı yaşım!" diyerek heyecanla kutladığım günü...

Tabii çoğu hadiseyi hayal-meyal hatırlıyorum; ne de olsa iz bırakmamışlar bunlar gibi...

Bence çocuklar "unutmazlar". Çünkü çocuk, hayatı yeni öğrenen bir bireydir. Yaşadığı herşey "ilk"tir O'na ve ilkler asla unutulmazlar!

Ben de ilklerimi unutmadım. Bu yaşıma râmen bazı "son"larım bile oldu; onlarda film izler gibi gözümün önündedirler mesela. Lakin, ilk kez yaşadıklarım her zaman aklımın bir yerinde durup, bazen acı acı, bazen ise tatlı tatlı izlerler artık alıştığım yaşamımı...

Bana annemin ilk kez attığı tokat hâla yanağımı karıncalandırır hatırladığımda...

Bana babamın ilk kez kızdığı ân hala içimi hop ettirir aklıma gelince...

Anneannemin bana ilk kez "piç" diye bağırışı, hâla kulaklarımı çınlatır bazen...

İlk kez doğru bildiğim birşeyin yanlış olduğunu, çok yanlış bir biçimde öğreten arkadaşımın annesine hâla kırgınımdır...

Bana çok yakın birilerinin attığı ilk kazıklar, hâla boynumu büktürür, hâla içimi acıtır...

Benim hakkımda söylenen ilk yalan, hala sinirlendirir...

Ben de çocuktum; ki hâla çocuğum kiminize göre... Yanılmayın sakın "çocuklar unutur" diye... Bir birey için ilkler, herzaman unutulmaz olmuştur!

Saturday, 18 June 2011

Düşlerimden selam getirdim!

Bir sokak lambası aydınlatıyor odamı, her gece.
Gecelerimi gündüz yapıyor.
Perdelerimi kapatsam karabasan çökecek sanki üzerime..
Gecemi gündüz bırakıyorum ben de.
Yalnız bir ben dolanıyor sonra odada.
Herşey yerli yerinde, yanıma sokulup uyuyabilirsin!
Sessizliği bozan tik ve tak...
Karanlığı bozan cam ve sokak...
Hiç birşey saf değil artık.
Kalem aldım elime, boyadım beni saran dört duvarı.
Siyahmış rengi.
Beni hapseden dört duvar siyah renk artık.
Yas tutuyoruz beraber...
İyi bir haber geliyor bazen, gülümsüyoruz.
Sonra somurtuyoruz.
Güzel bir şarkıya eşlik ediyor ve susuyoruz ardından.
Hoş bir ritmde dans ediyor ve duruyoruz.
Sabah uyanıp tekrar uyuyoruz...
Tik ve tak.
Tükenen ömrümün sesi!
Biliyoruz ama konuşmuyoruz çoğu zaman.
Herşey okadar karmaşık ki...
Bazen çabucak geçiyor herşey;
Bazen yavaştan alıyor, hayat...
Hani bazen yıllar hızlıca geçiyor da;
Yelkovanın inadı tutuyor ya...
İşte bazen kahvaltı ederken;
Akşam yemeğini düşünüyor insan işte...
Düşlerimden selam getirdim!

Monday, 13 June 2011

Yüce Mavi!

Mavi..
Özgürlüğün simgesidir.
Göğün, denizin, okyanusların uçsuz bucaksız oluşunu hayal ederiz hep.
Mavi..
Hüznün simgesidir kimi dillerde.
Gözyaşının da mavi olduğunu hayal ederiz zira.
Mavi.
Dört harfli bir renktir.
Bir simgedir.
Bir yaşama biçimi...
Denizleri yok sayıyor kimileri.
Bakamıyorum Özgürlerin gözlerine.
Ölünce mi bitecekmiş bu işkence?

Sunday, 12 June 2011

Ey gavur vatanım!

Ey gavur vatanım! Bağımsızlığını ilan et!
Teksin, yapayalnız...
Sen lazımsın bize. Bir tek sen kaldın...

Diren! Git sonuna kadar ey gavur vatanım!
Yıldırmasınlar seni de...
Görüyorum; seni de bölüyorlar...
Duyuyorum; seni de üzüyorlar...

Dayan!
Aşığım senin her zerrene!
Bir vatanım sen kaldın, şahsıma münhasır...
Bir sen kaldın geçmişini bilen;
Bir tek sen varsın geleceğini gören!

Bastığım hiç bir yeri toprak diyerek geçmem, öyle görmedik.
Unutmam altında binlerce kefensiz yatanı, böyle öğrendik.
Ama unutunca şehit oğlu olduğunu, incitince ATA'yı;
ve verince üç kuruşa bu cennet vatanı;
Kılıç-kalkan kuşansan, ey halkım;
Zafer nidaları yükselir mi arşa, başkasının toprağında?

Ey gavur vatanım! Bağımsızlığını ilan et!
ve bırak sana vatan diyelim, başka yere ne hacet!
Teksin, en değerli!
Sen lazımsın bize, bu ŞEREFi bize bahşet!

Kafana kuş sıçtı, piyango oyna ey halkım!

Vay be...
Neler neler yazasım var şu bembeyaz boşluğa. Susturuluyorum. Korkutuluyorum. Neler neler çıkar şu parmak uçlarımdan da, haydi Deniz, sen sus, gözlerin konuşsun...
Vay be...
Ne utanmaz, ne arlanmaz bir pazar günü bugün. Ayağıma çivi battı; öylesine sindirilmiş ki benliğim, çığlığımı yuttum şakır şakır akarken damarımdaki son kan...
Vay be...
Kapana kısılmışız meğer. Kaçışımızı bizden önce görmüşler meğer. Çıkış yolu tuzakmış meğer. Son bir umut bile kalmamış...
Vay be...
Vaaay be!
Kafana kuş sıçtı, piyango oyna ey halkım! Unutma bizi...

Friday, 3 June 2011

İş dediğin ...

İngiltere'de yaşıyorum. Yaklaşık 3 ay boyunca çok yoğun bir şekilde iş aradım; bkz: düğünde birinin başından aşağı para saydırır gibi CV dağıttım. Başvurmadığım iş kalmayınca evlere temizliğe gitmeye başladım. Haliyle iki ayaklı öküzlerin kirini-pasını temizlemek ağrıma gittiyse de devam ettim. 


Bu arada bir-iki yer ile iş görüşmesine gittim. Sonuç çok klişeydi; "biz sizi ararız". Çıkışta "ben sizi çaldırırım, öyle ararsınız" dediğim de oldu. Olmayacak duaya amin mi diyeydim?


Etraftaki herkese yaydım iş aradığımı. Herkes de benimle birlikte, bana iş aramaya başladı sağdan soldan. Ne kadar garip iş varsa hepsi teklif edildi. Teşekkür edip kapattım telefonu. 




Tabii gazete ilanlarını da es geçmedim haliyle. Bir iş ilanına takılınca gözüm, annemin başından geçen o trajikomik hikaye geldi aklıma. "Bulaşıkçı aranıyor" ilanında belirtilen numarayı aramıştı. Karşısına iki ayaklı bir öküz çıkmıştı kadıncağızın. Anneme "İngilizce biliyor musun?" diye sormuştu, Türkçe. "Çat-pat da beyefendi, bulaşıklarla hangi dilde konuştuğunun ne önemi var?" diye sormuştu. Adam anlamış ve "İngilizce bilen eleman arıyoruz" diyerek kapatmıştı telefonu. 


Halime yandım artık iş ararken. Eşşekler gibi okuyoruz, üniversiteye tonla para sayıyoruz ama konu iş olunca, maalesef, o iki ayaklı öküzlere "bey" diye hitap etmek zorunda kalıyoruz. 


İyice depresif bir psikolojiyle herşeye pesimist bakmaya başlamıştım, tesadüfen şuanki işimi bulana kadar. Okadar tesadüftü ki; kafa dağıtmaya gittiğim pubda işe başladım iki gün sonra. Tabii çok mutlu oldum. Mutluluğumu daim kılan iki sebep var; birincisi iş bulmam tabii ki, ama ikincisi, patronumun insan gibi insan olması.


Neyse işte... İş dediğin öyle birşey ki, ne genel kültürün seni bir yerlere getiriyor, ne de okuduğun okulların, çoğu zaman, bir anlamı oluyor. 


Ben film-making okuyorum mesela. Şuan pubda çalışırken bana ne gibi bir artı katıyor olabilir ki bu? =))

Wednesday, 25 May 2011

Biraz "agu", biraz "bugu" hikayesi!

Olayların sıcağından kaçmak lazım. Elini yakıyor insanın, dilini yakıyor...

Aylar önce, sabaha kadar dört döndüğüm üniversiteye başlama heyecanı biteli, yine, aylar oldu. Saatler sonra kazasız belasız ilk seneyi devirmiş, alt etmiş, yerlere sermiş, çelme takıp iki seksen uzatmış ve üzerine basarak ikinci senemin kapısına dayanmış olacağım. Aç kapını, ben geldim!

Okadar kötü şeyler yaşadım ki bu ilk sene; bu puanları nasıl aldım, profesörlerim kanaat notu mu kullandı, ne oluyor oralarda sorularıyla dolu kafam. Tatillere gidip dinlenmem hakkımdı esasen, çok çabaladım. Fakat gel gör ki, ne çalacak kapım var, ne kalacak yurdum, ne tatil yapacak param. Boşver be! Londra yolları taştan, sen çıkardın beni beni baştan ey güneş! Yaktın kollarımı, saçlarımı! Bu ne sıcak sevgili güneş? Politikaya mı girdin yoksa sen de? Bu ne politik bir sıcaktır? Baştan çıkartmasana beni... Rahat bırak da iş bulayım, çalışayım bütün gayretimle...
Ey güneş! Kafamda türlü pişer. Üzerimdeki kıyafetleri sıksak, bütün sene su sıkıntısı çekmeyiz; inan bana. Hadi uzaklaş bizden!

Bugün bir bebeği aldım kucağıma. Bakan kişi yemeğini yedirdi, kucakladım sonra. Bir kaç agu-bugu, biraz "tut ablası, aman kaç kaç", gülmekten katıldı yavrum... Aslında bizim de hayatımız böyle olabilirdi; bizi sorgusuz sualsiz ite ite arabada bir yerlere götürecek birileri olsaydı; karnımızın doyması, birilerinin en büyük mutluluğu olsaydı; biz birazcık kıkırdayalım diye binbir türlü taklalar atsalardı birileri ve bunların hepsini yalnızca sevimli olduğumuz için yapsalardı... Para istemeden.. Çıkar gözetmeden... Nasıl bir cennet vaad ediyor şu küçücük paragraf, farkında mısınız? Dert yok, tasa yok...

Bugün ben o minicik burunlu bebeğin yamuk ağız, tatlı tatlı gülümsemesiyle mutlu oldum. Demek ki manevi olarak çok büyük kardayım! Keyfime diyecek yok!