Sunday, 30 January 2011

Sözün bittiği yer, tam da burası.

Güneş gökyüzündeki o bilindik yerini almıştı. Beyaz beyaz bulutlar süslüyordu gökyüzünün güzelliğini. Sade ve huzurlu bir başlangıç yapmıştı gün. 
O gün, diğerlerinden farksız bir gündü bir çok kimseler için. Ama Aygül için stresli bir sabahtı.
Saat geçmek bilmiyordu. Doktor randevusu için gitgide sabırsızlanıyordu. Haber verdiği yakınları da aynı sabırsızlıkla aramışlardı Aygül'ü. "Belli değil henüz" cevabını vermekten yorulmuştu sabahtan beri. Ne diye rahatsız ediyorlardı sanki! O, yeterince stresliydi zaten! 

Tik tak tik tak.. Ne yapsam da geçirsem şu saati. Son üç saat! Dayanamıyorum! 

***
İsmi çağrıldı hemşire tarafından ve biraz korkarak, biraz heyecanlı doktorun odasına girdi Aygül. 

"Test sonuçlarınız yanınızda değil mi?"
"Tabii, buyrun." Heyecandan yere düşürdüğü sonuçları uzatıyordu doktora. 
"Streslisiniz sanırım, korkmanıza gerek yok."
"Yoo. Ee.. Nedir sonuç?"
"Bir bakalım... Hmm.. Test sonuçlarınız pozitif." dedi doktor gülümseyerek. "Hamilesiniz."

***

Dokuz ay sabırla bekldiler eşi ve Aygül. Dokuz ay sonunda bir kız bebekleri olmuştu. 
Annesi de, babası da dünyanın en mutlu insanıydılar artık. O minicik bebek kucaklarında, aylardır hazır bekleyen odasına götürdüler. 
Masallar okuyarak, kitaplar okutarak, ateşlendiğinde başında sabahlayarak büyüttüler o güzel evlatlarını. 
Okuyordu O, diğerleri gibi değildi. Zekiydi. Güzeldi. Akıllıydı. Herşeyden önemlisi, hayalleri, idealleri olan bir genç kızdı. 
Her çocuk özeldir anne-baba için ama O, belki de hepimizden çok daha özel bir genç bayan oluvermişti yıllar su gibi akıp giderken.
Ailesinin göğsünü kabartarak bahsettiği övünç kaynaklarıydı...

Yıllardır en sevdiğimiz söz "İstanbul'da tesadüfen yaşıyoruz"dur, değil mi? O güzeller güzeli genç bayan bize bir kez daha kanıtladı bunu bir melankolik akşamüstü. Eve akşam yemeğine beklerken ailesi, melek olduğu haberi geldi bir trafik kazası sonucu...

Belki böyle olmadı hiçbirşey, belki bunların hepsi benim hayal ürünümün birer parçasıydı. Bu hikayede gerçek olan, annemin arkadaşının Dilara isimli o güzeller güzeli kızının bir trafik kazası sonucu kanatlanıp, gökyüzüne uçtuğudur. 

Yıllar ilerler, insanlar değişir ama acılar hep aynı tattadır; iliklerini kemirir! 
Acının tarifi olmaz, yaşamayana davulun sesi gibidir...
Dilerim, kimse bu acıyı yaşayarak anlamak zorunda kalmadan birileri birşeyler yapma yoluna gider; birileri bir çare bulur! 
Artık başa gelen çekilmesin tarafımızdan! Artık, Dilara gibi pırlantaları cennete göndermesinler bu kadar erken! 

November Rain & December cold...


I will be 21 on December and I owe these stories to my pain already. 
I was old when I was young anyway. I did not grow up playing Barbies. I did not bank the school and have fun outside. I gave myself into the dreams that would never happen. 
But now, I have teddy-bears all around my room; pink pens, white dotted red clothed pencil-cases... 
Like a pay off to the life that has given to me when I was a little kid.  
I buy myself bithday presents everyday in December. 
May be its suppose to be like this. 
You know, I was a grown up when I was a child, 
Now I'm growing up to the childhood. 
The pain that has left to me to live through when I was a little kid is the reason that I want to play November Rain to honour the ones that has died in December cold. I was born in a cold December day... 




********
Well made white dotted red cloth. Its there, right in front of my eyes; the small sized bag that I put my little stuff in. 
Its getting colder. I left my door open like that, I just have sat on the place that I was standing and thought of things... 
The cold came inside from the open door, I feel cold. 
I didn't close my door till the storm arrived, then I couldn't close my door anyway. 
Snow filled up the room. 
Then they became ice when the temperature dropped.  
I waited a guest for a while, my door wide open. 
I fall asleep sweetly when no one arrived. 
I just died sweetly. 
Sweetly while sleeping in the ice. 
Five... Four.. Three.. Two.. One..
Happy death day Deniz! 
Congratulations on your death! 
No one ever taught you not to open your castle's doors wide open? 
Your heart is a castle Deniz! 
Now let yourself feel the rhythm. 
Let the guitar tell whatever is on your mind! 
Don't exhaust yourself. 
Close your eyes. 
Naa naa naa...
Guitar is crying on this rhythm! 
November rain plays somewhere deep inside!
To honour the ones who got wet in the November Rain;
And died in the December Cold!


November Rain!

Friday, 28 January 2011

Holly MotherFucking Shit!

Its the night that Supernatural's new episode will be shown on the telly.
The reason that I'm writing it here can be summarised as I'm not going to be able to watch it until tomorrow night.
This is the shittiest situation ever!
May be I am the biggest fun but I'm not watching it tonight. Why is that? Because I'm not suppose to watch American or British telly in home. My home is in Britain by the way. Fucking non-English speaking mothers!
Okay. I'm cool now.
Thank you mum. Never ever will forget about it.

Thursday, 27 January 2011

Sessizce haykırırız ne varsa yüreğimizde.

Belki yağmur yağar bu sonbahar
ve ben aşık olurum; yaralı...
Belki bir yerlerde güneşler açar
ve yine severim seni bir Pazar sabahı...
Olur ya kapılırım siyah gözlerine.
Belki bir şebneme dokunur ellerin
ve şöyle bir yel eser delice,
ve rüzgarla sallanır eteklerim. 
Sonra gitmezsin sen bu gece.
Kalırsın yanımda, ne olur?
Uzanırsın yanıma sessizce
ve sessizliği dinleriz elele...
Belki durur zaman bize acır da.
Sonsuzu yaşarız gittiği yere kadar!
Belki dünya kulak kabartır sözlerimize;
Sessizce haykırırız ne varsa yüreğimizde.

Wednesday, 26 January 2011

Bu gece gökyüzünde yıldız yok.

Herkesin bir sebebi vardı hayatımdan çıkmaya. Onlar için gitmek doğruydu ve gittiler. Ben yalnızca el salladım, silüetleri sokağın kalabalığına karışıp kaybolurken...
İsmim Deniz. Beni tanıyan bilir, yalnızlıktan çok korkardım ben eskiden. Bazen sırf yalnız kalmamak için sevmediğim insanlarla arkadaşlık ederdim.
Tek derdim, arkadaş çevremi genişletmekti o zamanlar. Bakmayın, yalnız kalmamak için merhabalaştığım kişiye bile değer verdim, değer görmek istedim.
Gel zaman, git zaman bir çok arkadaşımı yitirdim ellerimde, ellerimle...  Sigara dumanı çıksın diye açtığım penceremden yalnızlık sızdı içeriye.
Bir zaman boğdu beni ağırlığı, havasının. İfadelerime yansıdı arkadaşlık özlemim. Fakat bu kez temkinliydim; bulduğuma arkadaş demedim. Önce eskileri denedim...
Eski arkadaşlarım birer birer çıktılar değişken hayatımdan. Her birinin bir geçerli sebebi vardı gitmeye ve ben vapura binişlerini izledim... Otobüsün içindeki kalabalıkta kayboluşlarını izledim... Arkalarına bakmadan, kaçar gibi uzaklaşmalarını izledim... Kapıyı gösterdim; vurup çıkmalarını izledim!
Yeni arkadaşlıklardan korktum bir zaman. Her birine "nasılsa gidecek" diye yaklaştım içten içten. Bir çoğu kazığını sokup gitti. Bir kısmı hissettirmeden, sessizce... Bir kısmına gözyaşlarım savruldu, fırtınada... Yine her birinin sebebi vardı uzaklaşmaya. Yine sebeplerim vardı onları uzaklaştırmaya. Bu kez ben açtım penceremi yalnızlıklara...
Yeni okul.. Yeni insanlar... Yine gitme mevsimi yaklaşıyor, hissediyorum. Bahaneler bol demokrasilerde. Benim devletim Hizbullahı serbest bırakmaya sebep bulmuş, insanlar benden vazgeçmeye mi bulamayacak?
Boşverin siz bunları... Boş lakırdılar bunlar... Makûl olan yine şişeye dokundurmaktır kadehi, belki bir türkü tutturup yalnız başına, bir akşam vakti...

Thursday, 13 January 2011

Yazıyoruz... (Caner'in yazısına ithafen)

En yakın arkadaşımın çok içten yazdığı bir yazıyı okudum biraz önce. Okadar etkisinde kaldım ki, bunu yazma ihtiyacı hissettim.
Arkadaşım çok sevmişti; öyle böyle değil ve sonunda onun da sevgisi, onu hüsrana sürükledi.
Çok canice gelebilir ama; bu acının en güzel yanı, ki güzel yanı olabilir böyle birşeyin bile, ona bu yazıyı yazdırmasıydı.
Birisi söylemişti, şimdi kim söyledi hatırlamıyorum ama; acımazsa canın, birileri boş bir alkol şişesini kırıp, camı kalbine saplamazsa aniden ve düşmezsen yere çok yükseklerden, yazamazsın arkadaş! Yazamazsın! Dünyanın en çok ödül sahibi edebiyatçısı ol; yazamazsın.
Okadar kanar ki tek tek her zerren, alkol başka hissettirir sarhoşluğunu... Öyle cümleler kurarsın, öyle bir gelir ki ilham; o lafları öyle bir dökersin ki dizelere, satırlara, şarkılara... Acını paylaşırlar. Acını bölüşürler. Acınla sevişirler.
Kötü ... ama başka türlüsü imkansız...
Kötü ... çünkü bununla yaşamak imkansız.
Kötü ... biliyorum. Çünkü ben de yazıyorum...

Bir ben var benden içerü. Susmuyor bir türlü.

Şuan bir çok şeyi aynı anda istiyorum.
Bağırmak; avazım çıktığı kadar!
Susmak; sessizliği dinlemek.
Arkadaşlarımın yanında olmak ve kusana kadar içmek!
Sahilde yalnız başıma oturup kitap okumak, güneşin tadını çıkarırken...
Bir an önce sabah olsun istiyorum ki arkadaşlarımı göreyim; ama...
Arkadaşlarımı gerçekten görmek isteyip istemediğimden emin değilim.
Şuan uyumak istiyorum ama, yattığımda uyumak istediğimden emin değilim.
Karma karışığım arkadaşım. Aynı anda seksen tane şeyi düşünüyorum. Sonra o seksen tane şeyden kafamı kurtarmak için bambaşka şeyler düşünmeye başlıyorum; çöz beni arapsaçı. Çivi çiviyi de sökmüyor.
Sabah olmasın.
Yapacak birşey yok ama.
O zaman sabah olsun...
Sabah hiçbir şeyi çözüme kavuşturmayacak ama...
Keşke bir kaç tane aynı kafadan, yakın oturduğum arkadaşım olsa da kafamıza göre çekimler yapsak. NE iyi gelirdi.
Yahu ne zaman Türk insanının derdi yemek oldu? Hangi kanalı açsam birileri yemek yapıyor, veyahut birileri yemek yiyor! Okadar aç insana çektirilen eziyetler çok tutmuş olacak, yenileri eklenmiş üzerine. A, ama şimdi... Nüfusumuz azalıyor, en az üç çocuk gerekli!
Bak gördün mü? Ali Sami Yen stadyumu da tarih oldu.
Bir dostum demiş ki; kaç yüz bin yıllık insanlık tarihinde kıyamet geldi beni buldu, bahtımı seveyim*. Çok doğru demiş.
Sonra Mevlana demiş ki; ne olursan ol, gel.
Cem Yılmaz demiş ki; bir ışık gördüm, sonunda biri bana geeel geel...
Gözlerim ağırlaşıyor. Saatin 04.35 olmasından kaynaklanıyor olabilir. Uyumak yok!
Her güzel şey Türkiye'de oluyor ve ben bu deniz aşırı ülkede tıkılı kalmış bir insan olarak herşeyi kaçıyorum. Konserler, arkadaşlarımla gece eğlenceleri, sergiler, tiyatro oyunları, filmler...
Sigarayı bırakmalıyım bence. Nefes alırken hırıldıyor artık ciğerlerim. Yeter.
Acaba yarın bavula ne koysam... Bugün ne giysem, okula giderken?
Kitabımın tam heyecanlı yerinde kaldım. Kesinlikle yarın o kitap bitecek! Çok sürükleyiciymiş hakikaten.
Kuzenim de türbana girmiş. Ne diyim... Annem demiş benim demek istediklerimi.
Birileri yine temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp altı aylık mevzuları çıkarmış piyasaya! Ya sabır!
Macintosh almam lazım! Tanrım, eğer vardıysan bir zahmet bize lotoyu çıkart, rica ediyorum, süphaneke, dinimiz amin.
Bir arkadaşım daha saç boyatmak konusunda çok kötü şeyler söyledi ve kendimi tebrik ettim. Doğal saç arkadaş! Ne gerek var kimyasallara?
Babamı özledim ya ben! Çok iyi gelecek uzunca bi tatil, babamla. Hediye aldım kaç tane, mutluyum.

Bunların her birini aynı anda düşünüp, aynı anda yorumluyorum kafamda. Yorgunum arkadaş! Bir okadar da sıkıldım. Dar geliyor dört duvar, boğuyor beni! Sokaklara vurmak istiyorum kendimi!