Monday, 29 November 2010

Vatan Millet Sakarya-Devlet Baba!

Devletin yapısını hiç bir zaman kafam almadı benim. Ne Türkiye'de, ne burada...
Okadar saçma ki!
Normal bir mantıkla düşününce; eğer ben anneysem, çocuğum için en iyisini isterim, okulun gelişimi için mücadele ederim, yolları düzeltirim ki rahat gidip gelsin, bulduğum her fırsatı iş imkanı olabilitesiyle değerlendiririm, artık yaşlandığında da ona bir yardımcı veririm eğer yalnızsa...
Ne kadar güzel olurdu vatan değil mi böyle imkanlar olsaydı?
Bizim vatan dediğimiz yer, karadır. Kara parçası değil, renk olarak karadır.
Bizim için değil, kendileri için en iyisini isteyen bir devlet "baba" var. Halbu ki babalık hormonu yoktur; dolayısıyla baba, çocuğunu severse eğer, kendiliğinden gelir bu sevgi. Dolayısıyla çoğu baba için kendini düşünmek ve çocuğunu bırakıp gitmek kolaydır.
Neden devletimize baba dediğimizi anlatabildim umarım. Pek umurlarında değiliz zira.
Bizim "baba", genelde az verip çok ister; çocuğuna 5 lira verip 20 lira üzeri getirmesini beklemek gibi.
Devlet okulu diye birşey var ülkemizde, "yandım Allah" der kaçarsın. Çık çık bitmez o merdivenler 6-7 kat, sırtında eşşek yüküyle bir çanta. Dayak desen var, ayrımcılık desen var, herkes dindar olmak zorundaymış gibi zorunlu din dersleri de var, eğitim seviyesi okadar düşük ki, anadolu lisesine öğrenci sokan devlet ilkokulları duvara fotoğraflarını asıyor o öğrencilerin. O öğrenciler de dersaneye giderek giriyorlar zaten iyi okullara.
Güya devlet okulu bir de, her hafta başka birşey için para isterler. Yok aile birliği, yok aidat, yok zıkkım.
İstanbul trafiği diye bir tabir var ülkemizde. Trafiğiyle ünlü yegane şehrimiz, İstanbul. Bunun sebebi de, eğer o trafiğe takılırsan ve yanında kimse yoksa, aç kitap falan oku. Nasılsa o araba, bulunduğu yerden yaklaşık bir yarım saat kıpırdamayacaktır. Bunun sebebi yine sensin gerçi, 4 kişilik arabaya tek başına biniyosun, toplu taşıma kullanımı artsa kalmaz böyle dertler... Gerçi, otobüse binmek biraz cesaret ister. Zamanında pilotmuş çünkü otobüs ve minibüs şöförleri bizim, THY'den özel getirtilmişler. Amcam bir basıyor... Sanırsın Hazerfan Ahmet Çelebi; Üsküdar'a uçacak Taksimden. Köprüden, ki Türkiye'nin en düz zeminine sahip yeridir, kafan tavana vura vura geçersin otobüsle, tıssss tıssss diye diye. Zıp zıp.
Yollar... Dağlar... Mega kent aslında bir mega köydür. O yollar asla tamir olamaz. Belediye gelir asfalt döker, iski gelir boruları bilmemne yapmak için tekrar deler. Belediye yine asfalt döker, igdaş gelir açar. Bu bir inatlaşmadır. Belediye kapatır, kurum açar. Olan vatandaşa olur; bkz: bitmeyen yol çalışmaları ve trafik... Zira o yol çalışmaları bütün yaz boyunca sürer, bütün tatil boyunca sürer, bütün yıl boyunca sürer... Sonra biz öderiz onun da parasını...
Zavallı emekliler... Yıllarca çalış, didin, eline versinler üç beş kuruş, o üç beş kuruş için beklediğin sırada öl. Evet, bizim memlekette sıra beklerken ölenlerin sayısı, normal ölüm ve şehitlerden bile fazladır. Eh ülkemde sıra saygısı diye bir kültür yok. Onu da geçtim ben. Bu yaşlı insanlar okadarcık parayla yaşam savaşı verir. Her hafta zam yapan devlet anca "Türkiye mutlu mu?" anketleri yapar ve nasıl oluyorsa, sonuç evet çıkar!
Evetleriniz batsın inşallah.
Herşey bu kadar karışıkken, devlet baba kumarda kaybettiği herşeyi tek tek vermeye başlar, Arap'a, Yahudi'ye, İngiliz'e, Alman'a, Amerikan'a, vs... Eh, bu Facebook'ta poker oynamak gibi değil tabii..
Sonra sen rahat rahat büyürken, aklındaki tek düşünce olan "olsun, babamın bu kadar yeri var, bana iş verir", yavaş yavaş seni korkutmaya başlar.
Şuan baban battı bebeğim, çulsuz, hiçbirşeysiz. Büyüyorsun bebeğim de sana kim sahip çıkacak? Baban yedi, batırdı bütün serveti, kim sana iş verecek şimdi?

Doğru anlamışsam eğer, bizim devlet mantıksızlığımız böyle işliyor. Tesadüfen yaşıyor, mucizevi bir biçimde geçiniyoruz.
Ülkemdeki her bir vatandaşa plaket verilmesi gerek. Plaket ne işe yarıyorsa...

Sunday, 28 November 2010

"Aralık"

Kırmızı üzerine ne güzel yerleştirmişler beyaz puantierleri. Gözümün önünde duruyor öylece, içerisine ıvır zıvır koyduğum minik çantacık.
Hava soğudu. Aralık bıraktım kapımı öylece, düşündüm oturduğum yerde sadece.
Kapı aralığından soğuk girdi içeriye, üşüdüm.
Fırtına gelinceye kadar kapatmadım, fırtına geldi kapatamadım kapımı.
Kar doldu içeriye.
Buz oldu onlar hava sıcaklığı düşünce iyiden iyiye..
Misafir bekledim bir süre, kapım açık.
Uykuya daldım tatlı tatlı, kimseler gelmeyince.
Okadar tatlı öldüm ki...
Tatlı tatlı uyuyarak buzların içinde!
Beş... Dört... Üç... İki... Bir...
İyi ki öldün Deniz!
Ölüm günün kutlu olsun Deniz!
Sana köşkünün kapılarını ardına kadar açmamayı kimse öğretmedi mi Deniz?
Kalbin köşktür Deniz...
Ritme bırak kendini şimdi.
Bırak gitar söylesin aklından ne geçiyorsa, senin yerine.
Yorma kendini.
Kapat gözlerini.
Dım dım tıs!
Gitar ağlıyor bu ritmin üzerine!
November Rain çalıyor derinlerde;
Kasım yağmurunda ıslanıp,
Aralık soğuğunda ölenler şerefine!


5 gün sonra yaş 20 ve ben bu yazılarımı acılarıma borçluyum şimdiden.
Ben çocukken de büyüktüm. Barbie ile oynayarak büyümedim. Okuldan kaçıp gezmedim. Ödevlere, sınavlara, gerçekleşmeyecek hayallere adadım kendimi büyükken ben.
Şimdi odamda, her yanımda ayıcıklar, pembe renkli kalemler, kırmızı üzerine beyaz puantiyerli kalemlikler var... Acısını çıkarıyorum inadına!
Kendime doğum günü hediyeleri alıyorum bir haftadır, her gün! Kendimi şımartıyorum çocuk gibi.
Belki de olması gerektiği gibi...
Küçükken de büyüktüm ya ben hani,
Büyüyorum küçüklüğe şimdi.
Yaş aldıkça çocuklaşıyorum ve eğleniyorum işte!
Ve şuan sana bunları yazarken sarıldığım ayıcık pembe!

Thursday, 25 November 2010

Otherside

Genre: Drama

Theme: Love, Family, Tragedy

Characters: Thomas, Yazmeen, Edward, Rose, Rhys


Thomas and Yazmeen were the best friends who went to the same primary school in a middle class area. As Thomas’s family was racist whites who consider themselves as “Noble Family of England”, they decided to move to another area at the last year of Thomas’s primary school. The only reason they have decided to move was obvious, both of Thomas’s parents was afraid of Thomas being friend with Yazmeen and Yazmeen was black.

By the time, Yazmeen decided not to talk to Thomas as she didn’t want to put him into a bad situation towards his parents. They have promised each other to not to forget about each other and to work hard on the subjects as may be they would see each other again in a day of their careers. So the decision of not talking did not stop them both of thinking about each other every single day.

When they grow up, this obsession became an addiction but they have refused to call it that way. Consequently they both have called it ‘love’ but they both did not know if the other one still ‘loves’ him/her.

Their both parents were proud as they have thought that Thomas and Yazmeen did not look for a relationship, whatsoever, all these years but working hard on their subjects. The only reason they did not have a relationship all these years was dreaming about each other, everyday, every second, but afraid of finding each other too as they were not brave enough to face the disappointment after all these years.

It was a rainy day. Yazmeen was late to her lesson and she was waiting for the bus. The bus came, finally. She was all wet.
She went to the back seats of the bus as she always hated to go upstairs. She put on their earphones. Usually she used to look outside straight away but that day, something or someone told her to look at the man that sits opposite to her.

The man was shocked. Speechless. Looking into her eyes, without saying a word.

“Thomas?” she could ask after a long silence.
“Yazmeen?” he could answer finally, when he remembered to breath.

That was the day they have reunited again. They have kept their promises towards each other all these years and ultimately, they have found each other.

They did not talk about their 3 year relationship until the day they have decided to get married. Yazmeen’s parents were fine with the decision but when it comes to Thomas’s parents, well, the most simple situation of a man’s life became the most complex. As he saw the truth which is there is no way of finding a solution, he refused his parents and got married with Yazmeen.

This resentment did not affect their marriage at all. Even though, the situation has made their marriage bonds stronger. The love they had felt for each other continued with joint of another member to their small family; Rhys.  

It was a beautiful love story. A black girl and a white boy loved each other and had the victory for their love with the medallion called Rhys. But the medallion had another face to turn.  
Yazmeen and Thomas were coming from different cultures and the culture-clashes made Thomas a different person. He became an angry man. He was angry at Yazmeen sometimes for no reason. A little thing could make him so angry; such as an African food on the dinner table, Rhys’s naughty behaviour as a child, and Yazmeen’s friends’ to stay for dinner.

It was a strained night and Rhys wasn’t eating his food. Yazmeen has tried everything but Rhys was ignoring her and playing with his toys as he was 6 years old. Thomas has started to shout at Yazmeen, saying she was the worst mother ever, cannot even make his son listen to her. Yazmeen started to cry and Thomas was a lot angrier and slapped her in front of Rhys.

In general marriages, this kind of situation make the husband sad and make wife leave the house. In Yazmeen’s and Thomas’s marriage, it was a usual family dinner; Thomas did not apologise, Yazmeen did not leave the house, Rhys saw everything and went to his room quietly. After that night, Rhys loved his mother and respected her more as much as he hates Thomas. 

Rhys has grown up and started to college. As there is in every school, there were gangs of blacks and whites which were total enemies. As Rhys was mixed-raced, he was forced to choose between two races by his school friends.

He has tried the black’s gang first, his mother was black and he hated his father. This was an acceptable reason. He was really rude to his father because he was white and hated him more than ever.
In one those periods, his dad started to beat him up too. He started banking school to be with his friends, going home late, his grades decreased immediately. Yazmeen was upset about the situation so she has talked to him about the gangs and the grades of his. His racist grandparents Edward and Rose as well, talked to him. But their speech was brain-wash kind. Well, he did listen to them and he started to hang around with the whites instead this time. But than his attitude has changed immediately in a bad way towards his mother.

This situation did not bother Thomas’s parents at all, even they were happy about it.
The back-up that Rhys had from grandparents made the situation worser and worser everyday. Neither Thomas, nor Yazmeen could do anything about it anymore, he was out of control. He was a troubled boy in the neighbourhood and in the school. School has kicked him out. This did not bother Rhys. Infect, he found the freedom.

Yazmeen was trying to handle the situation with a healthy mind but she couldn’t anymore. She started having depression therapies as her symptoms were showing that her depression was on the latest level which is dangerous for, especially to herself. Thomas could not stay anymore and he left Yazmeen and Rhys after another beating up scene in front of Rhys. But this time, Rhys did not feel upset for his mother; he hated her too.

Rhys was a grown man at the age of 19. He came home, it was late. Yazmeen said she was worried and wanted to hear the reason of him being that late. Rhys started to shout at her and she started to cry as she was in depression already. This little argument carried on with Rhys insulting his mother by saying she is black and slapping her. It was a nightmare for him to have a black and timid mother. He hated her with his whole heart when he slapped her. He has left the house immediately.

Yazmeen watched the sunset. It was early, a new day. Generally people believe a new day means new beginning but she was crying already when the hand hit 12.  She looked up in the closet and found the old tapes from Rhys’s 3rd birthday. She was so upset about what have happened. She cut her wrists while watching the old tape and remembering the good times of their life.

At the same time Rhys was walking on the street slowly. Talking out loud, practising on what he will say to his mother.
“Mom, I’m sorry, I’ve lost control. No. Erm, mom, you know I love you! Look, I’m so sorry okay? I didn’t mean to call you a bitch. You are the best mother in the world! Forgive me please!”
He opened the door of the house, tidied up his clothes and hair. He walked up through stairs slowly, did not want to wake her up. He opened Yazmeen’s room’s door.
Blood was everywhere. The tape was still running.

“Mom!” he has shouted.
Yazmeen has opened her eyes for the last time and smiled to her son.
“You have grown up so quick.” She said and closed her eyes.
“I’m sorry!” Rhys cried. He knew there was nothing he could do to turn back to last night. 

Anne eğitimi !

Yoğun istek üzerine bir anne eğitimi başlığı altında, annelerin öğretmenliği konusunda bir yazı yayınlıyorum. O halde, iyi okumalar.

Öğretmenlerimizin ellerini öperiz, başımıza koyarız. Onlardır bizi hayallerimize kavuşturan. Bunu mecazi anlamda söylemiyorum, onlar sayesinde gelişiyor hayal gücümüz, evet. Fakat, asıl öğretmenlerimiz annelerimiz değil midir?
Hayatta ilk tanıştığımız ses anne sesidir.
Bize ilk yürümeyi öğretenler annelerimizdir.
Tuvaletimizi yapmayı da onlar öğretir, yemek yemeğide.
Okulda "arkadaş edinmeyi" öğrenirsin, annen sana onlara nasıl davranman gerektiğini öğretir.
Okulda okumayı öğretirler, sana kitaplarını annen alır.
Sana "olta" verir öğretmenin, annen oltayı kullanmayı öğretir kısaca; nasıl yem takılır, nasıl olta atılır, balık oltadan nasıl çıkarılır, nasıl temizlenir, nasıl pişirilir...
Müfredatta olmayan herşeyi annenden öğrenirsin; dişini fırçalamanın önemini anlatır öğretmenin sana, nasıl fırçalanacağını annenden öğrenirsin. Elleri yıkamak neden önemlidiri öğretmenin anlatır, nasıl düzgün el yıkanacağını annen öğretir. Et, süt, balık, yumurta besinlerinin neden önemli olduğunu öğretmenler anlatır, pişiren annendir.
Okuldan mezun olunur, annen ölünceye dek yanındadır.
Öğretmenlikten emekli olunur ama annelik ölünceye kadardır.
Bize A'yı, B'yi, C'yi öğreten öğretmenlerimizdir ama okula gönderen, destek olan, okutan, büyüten, yetiştiren annelerimizdir.
Öğretmenlerimize teşekkür bir borçtur; annelerimizin hakkını ödemek mümkün değil...
Bütün öğretmenlerimizin ve annelerimizin  geçmiş 24 Kasım'ı kutlu olsun o halde.

24 Kasım'ları sana ayırdık işte!
Saygı tazeliyoruz her Kasım'lar gelişte!
Uygarca kalkınmada, milletçe güçlenişte;
Safların başındasın ve lidersin öğretmen!

Wednesday, 24 November 2010

Fasulyenin Faydaları

Korkuyorum. Dönüşeceğim şeyin insanoğlunda bıraktığı etkiden korkuyorum. Yıllardır süre gelen o önyargıdan korkuyorum.
Ben de biliyorum saçma olduğunu. İshal olmuş çocuğunu su içirmeyerek tedavi ettiğini sanan annelerin dünyasındayız. Onlara mı kalmış benim yargı sürecim? Müebbet aldım, biliyorum, o halde. Sayın hakim, ben suçsuzum.
Yaz kızım, gereği düşünüldü; bu kendini bilmez küçük, zavallı şeytani varlığın, gerekli suçların önüne geçmek maksadıyla idamına ...
Ertesi gün bütün paylaşım sitelerinde "ibretlik görüntü" olarak yer edecek bir asılma gösterisi...
İzledin de aldın mı sen de ibretini?
Suçluyum ben. Toplumun bana sunduğu çok muhterem baskıları elimin tersiyle itecek kadar şımarık biriymişim. Halbuki hiç göründüğü gibi değil aslolan. Ben o altın tepside sunulan baskıların ortasında büyüdüm. Dünyam okadardı, sadece onları görerek büyüdüm. Gerçekler günahtı, cehennemde yanmaktan korkarak büyüdüm. Doğal olan, ayıptı ve ben ayıptan kaçırılarak büyüdüm.
N'apmaya çalışıyorum bir duysalar!
Kimseler karışmasın bana. Ben kimselere karışıyor muyum?
Herkes kendine baksın. Ben birşey diyor muyum?
Toplum baskısı nedir ya? Bir torba erzağa ülkeyi satanlara mı kaldı benim hayatım? Yandık ozaman arkadaş, cayır cayır yandık...

Tuesday, 23 November 2010

iki nokta bir ünlem

bir iki üç tıp
sessizlik ne güzel
ellerini açsana
kanım çekiliyor
beyaz bir ışık var
gözlerim kamaşıyor
sessizlik ne güzel
ne güzel sessizlik

Thursday, 18 November 2010

Christmas geyiği.

Christmas geyiği derken, Rudolph the Red-nose Reindeer'den bahsetmiyorum.
Bir gerçeği, gün ışığına çıkarasım geldi.
Christmas yeni yıl değildir. 25 Aralık'ta, Hz. İsa'nın doğuşunu kutlar sevgili Hristiyan kardeşlerimiz. Christmas Tree, yani yılbaşı ağacı olarak çevrilen müslümanlık çeviri hatası mallığı olayı da "3 in 1" yani baba-oğul-kutsal ruh üçlüsünün simgesidir. Hani üçgen şeklinde ya zavallı çam ağacı... Bütün bu saçmalıklar Hristiyanlara mahsustur. Siz neden inatla bildiğimiz "new year's celebration"ı Christmas olarak adlandırmakta ısrarcısınız acaba?
Ha bir de, sizin dilinizde "yılbaşı ağacı" olan zımbırtının, yılbaşıyla ne alakası var? Yeni yılda çam ağacına mı oturacağız yani?
Arkadaşım, www.wikipedia.org adresinde mükemmel bir site mevcut. Ha tabii, www.google.com'u hiç saymıyorum. Şuan bunu okuyan sen, Christmas'ın yeni yıl demek olmadığını bu yazıdan öğrenen diğer lamalardan biriysen, emin ol ayakta alkışlıyorum seni.
Şu saçmalığa bir son verin ve gidip tombala oynayın. Bırakın, eye-liner'ın Türkçesinin "göz kalemi" olduğunu bilmeyen salaklar, hala "eye-liner"ı sıvı göz kalemi sansın. Bu arada sıvı göz kalemi ingilizce "liquid eye-liner"dır.
Ayrıca "steak" stik diye okunmaz. steğyk diye okunur.
Lama kılıklı sizlerden nefret ediyorum.. Siz tükürmüyorsunuz, ben tükürüyorum.