Sunday, 31 October 2010

Ölümden korkmuyorum!

Ölümden neden korkar ki bi insan? Bilinmezlik neden korkutur? Allah'ı kim biliyo? Kim gördü? Kim işitti? Ondan korktuğun için mi inanırsın? Allah'ın seni sevdiğini söylerler, nerden biliyorlar?
Hislerden kim gerçekten emin olabilir ki? Sen ne kadar eminsin ki hislerinden? Hisler bilinmezdir. Anlatılamazlar. Bir "seni seviyorum" cümlesiyle duyduğun şehveti, alışkanlığı, ona dokunduğunda hissettiklerini anlatabiliyorsan eğer o zaten sevgi değildir. 
Ölüm de öyle birşey işte. Bilmiyorsun. Emin olamıyorsun. Cennet varmış; cehennem varmış. Kim geri geldi de anlattı sana bunları? Allah'a inananlar cennete cehenneme neden inanır? Allah vermiyo mu bize bu yolları zaten? Bizi böyle yaratmamış mı? O zaman neden cehennem var? Kadere de inanırlar ya hani; ne yapacağın yazılmış önceden. Alnındaymış ya hani senin ne mal olduğunu söyleyen şeyler. O zaman cehennem neden var, birisi de bunu açıklasın bana o zaman. 
Ölümden korkmuyorum. Hayatım boyunca dünyanın en sikindirik dostu oldum, hep kötülük, hep iğrençlik. Cehennem vardıysa eğer, Allah'ta varsa tabii, beni NAH atarlar o zindana. Hayatım boyunca hep orospu çocuklarıyla uğraştım çünkü. Ben çekiyorum hayattayken yeterince, ölünce bana kimse çektiremez bana çektirdiklerinin cezasını. Eğer kader varsa, kaderimi yazan hesap verir. Ben değil.

Tuesday, 26 October 2010

Caner bey. İyi ki varmışsınız.!

Benim dayımın doğum günümüymüş bugün aman da aman :D Ver bi gıdı falan :D
Pislik adam, bi önerdiğin filmi, bi attığın şarkıyı beğenmeyeyim... Bi kere dediğine gelmeyeyim. Bir kez, Allah aşkına bir kez sana kötü birşey söyleyebileyim (= 

Sana ilk kez "yönetmen olmak istiyorum" dediğimde bana sorduğun soruları hatırlıyorum da... Caner, o soruları bir kez daha sorsana (= 
Resmen eğitime aldı adam beni! Ne kadar mükemmel bir insansın lan sen, pis? Helal olsun lan sana! Seviyorum lan seni! 


Dayıların bir tanesi! Doğum günün kutlu olsun. Yanında olmak istediğimi biliyosun bugün, olamadığımı falan. Hani gereksiz laf salatası yapmak istemiyorum hiç ama cidden kaderime sayıp, maddi durumuma sövüyorum şuan. Lidyalıların 7 ceddi, küfürlerim kapsamındalar ayrıca. Keşke kafam iyi olsaydı, bir edebiyat yardırsaydım şöyle :D


Hişt, bu yazım sana hediyem (= Ne de olsa yazacağım bütün filmleri senden öğrendim :) 




"Duyduğuma göre size bir patron lazımmış..."
"Burada bir patron var, bakınız benim!"
"Hım... Hiç sanmıyorum. Emekli olma zamanın gelmiş moruk senin."
"Hey! Hey durun, dur! N'apıyosunuz? Durun!"
Yakapaça çıkardılar adamcağızı işyerindeki o çok güzel dekore edilmiş odasından. 


Ne kadar güzel bir Hollywood filmi başlangıcı değil mi? Sonra o çıkarılan adamın bir yalaka, bir mafya babası piyonu olduğunu öğreniriz. Derken onu yakapaça çıkaran adamların o mafyayı bir şekilde devirdiğini öğreniriz. Zavallı adamcağız fidye için bile kaçırılmış olabilir. Canlandırın gözünüzde, eşi, çocuğu ve kendisi, büyük evlerinin kocaman salonunda, bir kaç tane siyah giymiş adam tarafından rehine tutuluyordur. Diyelimki 3 kişiler. İki adam elinde kocaman silah taşır, zavallı adam ve ailesine doğrultulmuştur silahlar. Adamlardan öbürü ise telefonda pis pis sırıtarak "patron"dan bizzat para talep eder. 


Siz de gerçekten sıkılmadınız mı bu zırvalardan artık? 


Cevabınız "evet" ise eğer, size birkaç film önerebilirim. 


-The Big Lebowski veya zavallı Dude, tabiri caizse Bahtsız Bedevi!
-Delirium veya paparazileri bize övmeyin bir zahmet...
-Fight Club veya "sözün bittiği yer". 
-A Clockwork Orange veya ne oldum demeyeceksin.
-Cast Away veya Tom Hanks'in oyunculuk yardırdığı yegane film. Film sonunda ayağa kalkıp alkışlamalı.
-Flight Plan veya what the fuck is this bullshit man?! :)
-Face Off veya Nicolas Cage'den nefret ediyorum, ama John Travolta için izlenir.
-Saw 1-2-3-4-5-6 veya "oha! Ne zaman 6. çıktı?", "dostum, 7. sinemalarda. Ayık ol."
-Hidden veya "Ee? Şimdi ne oldu ki yani sonunda sence?!"
-Funny Games veya kötünün tarafını tutmazsanız, çok sinir olursunuz.
-The Lost Highway veya "Şindi bi dakka. . ."
-Living in Oblivion veya "Anaa!" "Aaa!" "Yok artık!" "E yuh!"
-Constantine veya Hristiyanlık propagandasına maruz kalasım var.
-Magnolia veya "Sinir oldum. Ağladım. Mutlu oldum. Ben 3 saatte psikolojiden psikolojiye atladım sanırım."
-Burn After Reading veya "Brad'in suratı gördün mü? Azuhauzhaz"
-Fargo veya "gülsem mi, ağlasam mı bilemedim ki ben şimdi ne yapsam ?!"


Ben bu filmlerin hepsini bir üstaddan öğrendim. Kendisi, O'na Kalas denmesini uygun görmüştü zamanında. Derken uyuduk, uyandık, bir kaç kez göz açıp kapadık zaman geçti. Bir de baktık ki saçlarda beyazlar çıkıyor! (= Yaşlanmak böyle birşey olsa gerek. Ah zavallı dayım, bugün bir yaş daha yaşlandı aslında kendisi! Ama o, zamanın insanları değil armutları olgunlaştırdığının zaten farkında, zira kendisini tanıdığımdan beri olgundur. O, sadece zamanın getirdiklerini avantaj alır ve hayatına, en çılgın atan elementlerle devam eder (= 
Şanslıyım ulan! Seni tanıdığım günü doğum günüm ilan edesim falan var. Senin kadar sağlam dost bulmakmış demek ki benim bu çabalarımın karşılığı. Ne iyilik yaptım kime acaba, da seni bana gönderdiler "dayı" diye(=
Pis herif! Çok seviyorum seni! İyi ki doğdun, iyi ki varsın! Hepi börtdey tu yu!

Anneanne'me mektuplar (17.02.2007-Günlüğümden Kesitler)

Garip sesler beni irite ediyor. En çok sinirimi bozan ise, geviş getiren iki ayaklı hayvanlar. Bu tip tek hücreli canlılar, sindirimin ağızda başladığının farkında oldukları için ağızlarıyla binbir türlü ses çıkarabilme yetisine sahiptirler. Yemek yerken, yemek yedikten sonra, birşeyler içerken, dişleri nefes alırken temizleme telaşına düşen, ama bunların hepsini yaparken halk arasında "ağız şaplatması" dediğimiz iğrenç ve abuk sesleri çıkaran, görgüden nasibini almamış, tat alma dokuları doğuştan engelli olan terliksi hayvanlardan bahsediyorum. 
Aynı seviyede sinirimi bozan diğer seslerden biri de birşey düşünürken birisinin açtığı müzik veya televizyon sesidir.
Yıllarca "rahatsız ediyorsan durmalısın" eğitiminden geçmiş birisi olan bana, "rahatsız oluyosan git" cümlesinin mantığını açıklayabilecek herhangi bir insan üstü zekaya sahip Einstein'la tanışmadım. Genelde etrafımdakilerin hepsi Frankenstein.
2007'de yazdığım bir yazımı buldum günlüğümde. Bu yazımı yazmadan önce anneannemi rüyamda görmüştüm. Mete dayım, rüyamda, "senin yüzünden öldü" diye bağırıyordu. Kayhan dayım üzerime saldırıyordu. Teyzem bir kenarda ağlıyordu. Annem ortalıkta yoktu ama bir köşede anneannem oturmuş olan biteni izliyordu, sert bakışıyla. "Ben bişey yapmadım!" diye bağırarak uyandım. Yıllarca anneanneme beddua ettiğim için, bilinçaltımda kendimi suçlu bulduğuma kanaat getirdik annemle, ağlamayı bırakabilip kabûsum üzerine konuşabildiğimizde. 
Yazıyı paylaşma sebebim de aslında, bu sıra yaşadıklarım. 
Öyle bir eğitilmişim ki, hala bencil bile olamıyorum. "Bana ne milletin ne düşündüğünden" cümlesini ağzımdan duyan varsa eğer, ya şimdi konuşsun, yada sonsuza dek sussun. Demişsem de eğer, dediğimi gerçekleştirdiğimi gören, duyan, bilen varsa tanışmak isterim. Türünün tek örneğidir zira kendisi, gökten zembille inmiştir, numunedir. Mumyalayıp müzeye bağışlayalım. 
Lanet olsun! Kaç kez "evet" dedim ve kararımdan vazgeçtim aynı mevzu ile ilgili! Herkes normal karşılarken benim normal karşılayamamın tek suçlusu anneannemdir. Rahmetli oldu kadın, hala onun bana pis pis baktığını hissediyorum yanlış birşey yaptığımda. Hala iyi birşeyler yapmaya çalışıyorum ölmüş kadın için. Fosil oldu kadın! Ama yok... O "otur, kalkma yerinden" dediğinde tuvalete bile gidemezdim. İyimi etti, kötümü, cidden artık karar veremiyorum. 
O bu kadar Gestapo olmasaydı ben bugün yine evet dediğim şeye yine hayır dermiydim bilmiyorum. Toplum baskısı zaten apayrı bir konu. 

Neden ben bi cafe'ye erkek cinsinden bir arkadaşımla girip de bi tanıdığı görünce açıklama yapmak zorunda hissediyorum? Bakışlar!
Gözünüz çıksın toplumca. Herkes namuslu ya hani. Namus ne demekse. İki bacak arasında sanki namus. Sanki namus incecik bir et parçasının yırtılıp döktüğü kana bağlı. Namus kirlenmesi dediğiniz şey aslında sizin beyin zarınızın yırtık oluşundan daha önemli değil. Hepiniz aslında birer düşünemeyen hayvanlarsınız. 
Anneanneme sevgilerle! Hala ona inat olsun diye yırtınıyorum okul için. Hala ona inat olsun diye ders çalışıyorum köpek gibi. Hala ona inat olsun diye geceleri kitap okuyorum ışığım açık ve her bir kitap bittiğinde, anneanneme karşı kazandığım zafer ilan ediyorum ânı.
Lanet olsun kadın sana! Neden bukadar ezik olmak zorundaydım ben? Neden sırf sana inat olsun diye sosyalleşememeyi seçmek zorundaydım? Neden sana inat birşeyler yapmak beni başarılı kıldı? Neden yanımda değildin sen? 
Sayende öğrendiğim tek doğru "okumak". Fiilin her anlamıyla. Kitap oku, okula git, gazete oku, dergi oku, poster oku, afiş oku, altyazı oku, haber oku! Pişmanlığım bu kadar okuyor olmamdan değil elbette, saçmalama. Ben, senin yüzünden, yıllarca sadece okudum. Sosyal olduğum tek ortam tesistekiydi ve ben orada da okudum. 
Sırf sana inat olsun diye el feneriyle, yorgan altında kitap bitirdim kadın ben! Görmüyorum! Uzağı göremiyorum şimdi! Hayatımda iki tane cam parçası var, onlar olmadan tanımıyorum karşı kaldırımda yürüyen arkadaşımı! 
Kadın, lanet olsun sana! Senin yüzünden hala okula gitmediğim her güne lanet ediyorum! İşkence gibi geliyor hala evde oturmak! Hala okulda hayat buluyorum senin yüzünden!
Eh be kadın, madem gün yüzü görmedin... Bırakaydın biz göreydik! Ben unutmadım iyi, kötü yaşadıkarımızı... da keşke yaşamasaydık. 
İçin acıdı mı bana sebepli, sebepsiz vururken? Üzüldün mü hiç bi biblo kırıldı diye bana tokat attığında? Hiç pişman oldun mu bana her kızdığında "piç" diye bağırdığın için? Hiç sıkıldın mı bana bağırmaktan, bir gün bile? Namaz kılarken, bana yaşattıkarın için mi af diliyordun o inandığın, çok sevdiğin Allah'ından? 
Ben de muzurdum, yapmadım birşey demiyorum. Ama çocuktum be... Hala çocuğum belki... Nasıl kıydın? Niye kıydın? Neden kıydın?

Saturday, 23 October 2010

Jim Harrison vs. Reşat Nuri Güntekin

Jim Harrison ve Reşat Nuri Güntekin aslında saygıdeğer roman yazarlarıdırlar. Kendilerinin yaptığı yapıtları beyaz perde veya televizyon ekranında görmek çok olağandır.
Jim Harrison'ın yazdığı Legends of the Fall kitabı, 1994 yapımı bir film olmuştur, örneğin. Reşat Nuri Güntekin'in, hepimizin bildiği ve bitemediği gibi, incecik kitabından sayısını unuttuğum sezonluk Yaprak Dökümü dizisi yapılmıştır.
Şimdi bu amcaların benzerlikleri sadece yapıtlarının film veya dizi olmasıyla sınırlandırılmamaktadır. İkisi de bizleri, en kötü dramlara sürükleyip kendi halimize şükretmemizi falan beklemektedirler.

İki yapıtın benzerlikleri çok eğlenceli; mesela ikisinde de sarışın ve renkli gözlü oyuncu var. Gerçi sarışın erkeklerden nefret ederim ben. Neyse.
Her iki yapıtta da karakterler hep üzgün; mutlu birşey olduğunda bile üzülecek birşeyler bulmayı başarıyolar; bkz: düğün, dernek...
İkisinde de bir baba figürü var ve hasta.
İkisinde de kardeşler bir erkek veya bir kadın için birbirlerine düşüyorlar.
İkisinde de bir "ev" polemiği yer alıyor.
Parasal sıkıntı, "başına buyruk" bir kardeş...
"Oh be, sonunda mutlu oldular" dediğinizde mutlaka biri parazit olur ve o mutluluk izleyicinin en müsait noktasına kaçar falan...
Gerçi şimdi yalan olmasın, 4. bölümden sonra Yaprak Dökümü'nü izlemedim; fragmanlardan takip ettim. Zira yurdum insanının dizi anlayışı bir buçuk saatlik film kıvamlı uzun metraj bölümler ve sırf o saat dolsun diye uzun uzun bakışan oyuncular...
Yaprak Dökümü'nün bir bölümü kadar Legends of the Fall; izleyin yani.

Ama üzüldüm Brad amcaya; bi insan komple film boyunca sadece 2 karede mi güler?! Yazık değil mi?!

Kısacası, eğer Yaprak Dökümü'nün özetini izlemek isterseniz; Legends of the Fall tam size göre! Siniriniz bozulursa da benim gibi filmin sonunda kahkahalarla gülmek serbest!

Delgeç gibi deleceksin sen de ruhumu. Biliyorum, durma, gel! Bir de sen vur!

Olgunlaştığımı hissetmeye başladım iyiden iyiye.
Eski tribal enfeksiyonlarım, yerini daha ciddi gribal enfeksiyonlara bıraktı. Hapşırığımla gurur duyuyorum!
İsyan ettiğimde, ailem tarafından ciddiye alınıyorum; zira konular "oda toplama meselesi"ni çoktan aştı.
Sesimi yükseltiyorsam eğer, insanlar bir durup özür diliyorlar; keza artık sesimi duyanlar, FBI tarafından aranıyorlar: bkz. gizli saklı işler peşindeyim.
Bırakıyorum insanlar denesin, sonra beceremeyip benim sessiz kalışıma sinir olsunlar, derken olayı ele alıp saniyede çözümleyeyim, derken herkes bana "patronluk taslıyorsun" desin. Şekil1A; kamera kullanım teknikleri ve grubumu yerle bir ettiğim mükemmel not alma kabiliyetim; örn: (öğretmen hapşırıyor) Öğretmen hapşırdı.
Ağlayana "neyin var" diye soracağıma çok gereksiz birşeyden bahsetmeye başlıyorum artık; ne de olsa neyi olduğu umrumda değil, ağlamasın yeter.
Herkesi şaşırtıyorum ufak ufak.
Üniversitenin içine girdiğinizde hissettiğiniz o özgüven, mutluluk, saygınlık, kendinize saygı, vb herşey zamanla yer ediyor içinize. Dimdik yürümeye başlıyorsunuz; sanki küresel ısınmayı durduracak bir icada yardımcı olmuşsunuz da kimseye çaktırmıyor gibi. Herkesi kabulleniyorsunuz, ya da kabullenmeyi öğreniyorsunuz içeride. Herkes herşeyi bilemez ya; herkes birşeyler biliyor ama! Bilmediklerinizi öğreniyorsunuz.
Üniversitenin içi koskocaman, yepyeni bir dünya.
Dışarı yani reale adım attığınız da ise işler biraz karışıyor. Bir markette sıraya girip, herkesin o sıra düzenine uymasını beklemeniz ne kadar olağansa İngiltere'de; üniversitede de yaptığınız en çılgın şeye bile insanların dönüp bakmamaları ve sizi yadırgamamaları okadar olağan. Bu duruma alıştığınızda, otobüste sizi yadırgayan gözlerle karşılaşmak kendinizi kötü hissettiriyor.
Hazır insanlar demişken; farkettim ki artık kimse gerçekten pek umrumda değilmiş. Ne acı, ne acı insan kendine ne kadar yenik... Bulunmadı ihanetin ilacı, yürek koca bi kara delik! diyor Küçük Serçe fonda. Ondan olsa gerek...
Aynı anda bir çok şey yapmam gerekiyor bu ara; param yok. Uzunca bir zamanın ardından, ilk kez, paramın olmamasından şikayetçiyim! Uzun dediğim zaman dilimi, bir çok büyüğüme göre devede kulaktır gerçi; 6 senelik bir zaman diliminden bahsediyoruz zira. Ama 6 sene önceki ben ile şimdiki ben arasındaki ayrımı görebilenler, benim için o koca 6 senenin ne demek olduğunu rahatlıklar anlayacaklardır.
Hazır sözü açılmışken, bir karşılaştırma yapayım.

6 sene önce ki ben:
.Öfkeli, sürekli bağırarak konuşan, konuştuğu kişilerin içine giren, giyimine kuşamına dikkat etmeyen çünkü o konuda eğitilmediğini iddia eden, politikadan anlamayan ama solcu olduğunu iddia eden, hayatında hiç (Borsa hariç) mini etekle sokağa çıkmamış, kız gibi olmayı ucuzluk sanan, kendini çok zeki zanneden, herşeyi bildiğini iddia eden, eleştirilere kapalı bir "kızdı" Deniz.

6 sene sonra ki ben ise:
.Susan, izleyen, gözleyen, okuyan, politikanın içinde olan, kıyafetlerini özenle seçen, solcu olmadığını iddia eden fakat fikirleri sola yönelik olan, insanları görünüşleriyle yargılamayan, annesini anlayabilen, para kazanmanın bir amaç değil araç olduğunun farkında olan, hiç bir şey bilmediğini iddia edip birçok konuda fikir sahibi olan, idealleri olan bir "bayan"ım ben. Büyüdüm artık. Ben bu karşılaştırmayı ilk kez, şuan yapmıyorum; 6 senedir hergün kendimle savaşıyorum ben.

Altı sene önce ki ilk hedefim değişmekti. Değiştim. İstediğim kişi oldum. Şimdi ki hedefim, önceki hatalarımı düzeltmek; bunların arasında istediğim şeyi yapma özgürlüğünü kendime sunmak da var. Birisi bana "neden" diye sorduğunda, bencil bir tavırla "canım istedi" diyebilmek istiyorum. Hayatımda hiç bencil olmadım. Bunu da tatmak gerek.
Bencillik kavramıma "canım istemedi" ikilemini de eklemek istiyorum. İnsanlar, özellikle annem artık "neden babanı aramıyorsun" diye sorduğunda; "canım istemedi" demek istiyorum.
"Deniz, bu ödev neden tamam değil?"
"Çünkü..."
"Çünkü ne?"
"Cevap sadece çünkü."
"..."
Çünkü bir cevap değildir evet; o daha çok bir cevap başlangıcıdır. İnsanlar devamını beklerler. Bir soru cümlesine cevap vermek için çünküyle başlamak dilimizin getirdiği bir zorunuuktur, bazen.
Ben o kelimeyi, tek başına, bir cevap olarak kullanmak istiyorum artık.
Bak; senin ne düşündüğünün benim için önemi olmadğını biliyoruz artık. Her yazımda dile getiririm. Hiç düşündün mü neden umursamadığımı?
Çünkü benim düşüncelerimin senin için hiç bir değeri yok! Ben sana birşey söylerken beni tiye alacaksan eğer, ne ben konuşurum sana bir daha, ne de senin söylediklerini dinlerim. Bu hep böyledir.
Ha, şuan bunu okuyor musunuz, okumuyor musunuz... İnan umrumda değil. Ne demiş Dilber Koçarslanlı? "Ben lafımı ortaya kodum, beğenen alır gider, beğenmeyen bırakır kaçar."
Peki, y'akşamlar.

Friday, 15 October 2010

Bir rivayeti dillendirdim, hikayem oldu...

Ne nedir? Nedendir?
Uzun ve mânalı cümleler kurmak neden eskitir kelimeleri?
Neden hep arar da bulamam, seçemem sıfatları?
Bugün farkettim; bana basit gelendir sizlere karmaşa; karman çorman etme fikirlerimi! Olmasın işte, olmasın para hayatta! Onsuz da yaşarız biz, bulunur bir çare...
Bir rivayeti dillendirdim bugün keza, hikayem oldu, ben o gözlere bakamazken. Ne derin, ne densiz; yemyeşildi yemyeşil! Bak ben bugün hikayeme ad koydum, başlık eyledim gözlerini!
Bakamadım gözlerine ey zat! Bugün ben eğdim gözlerimi yere!
Kalbim çarpmadı, kelebekler uçmadı midemde. Ciğerim sıkıştı olduğu yerde sadece, mıhlandım. Denedim ama bakamadım gözlerine...
Nefes alamadım, gözlerim doldu sen kapıdan girdiğinde, yine bugün, yine arkadaşlarınla, yine aynı derse geldiğinde.
Dersi sevdim. Derse bağlandım senin yerine.
Bir dost söz etmişti ya o filmden bana, izlemedim. Bugün izledik seninle ilk defa.
Gözlerimiz aynı yerde buluştu, aynı şeye dokundu.
Hani bugün arkadaşım konuştu ya seninle, benim yerime; bakamadım... bakamadım o gözlerine!
Yine o gözlerin ne derindi, ne densizdi... Bir kez çarpıştılar ya kütüphanede... Gitmedi aklımdan, gidemedi, kaldı olduğu yerde. Nereye baksam yeşil, kime baksam yeşilimsiydi gözleri.
Eve gelirken anladım gözlerin nedir, nedendir; sana benzemeyen birine seslenince, sen diye. Gözlerini gördüm heryerde, seni gördüm. Sen değilmişsin meğer, ineceğim duraktan önce inen! Sen değilmişsin meğer sana bakarken beni bırakıp giden... Ama sana bakıyordum ben, O'na değil! Sendin gördüğüm, başkası değil...
Ama bakamadım... ben bugün bakamadım gözlerine...

Wednesday, 13 October 2010

BİR AVUÇ GENÇ ÖLÜME KOŞTU, ÖLÜMLE DANS ETTİ, ÖLÜME DİRENDİ!

Bir düşünce için ölümüne savaşmak nedir bilir misiniz?
Mantığını hiç anlayabildiniz mi?
Gözünüzü karartıp ölüme koştunuz mu hiç, doğru bildiğiniz için?
Hayatınız boyunca hiç neyin doğru ve neyin kolay olduğunu seçmek zorunda kalıp, doğru olanı zorladınız mı?
Kulağınızı saz sesi okşamışsa eğer bir zaman; buğulu sesiyle "yarılan ekmeğin buğusuyduk, olmasaydı sonumuz böyle" diye fısıldamışsa size Ahmet Kaya; "Kavgamızın şehri İstanbul!" diye haykırmışsanız siz de Edip Akbayram ile beraber bir yerde; her 1 Mayıs'ta gözleriniz doluyorsa eğer 68 gençliği gibi; her gün doğumu size "gün doğdu, hep uyandık, siperlere dayandık!" dizelerini hatırlatıyorsa eğer; her pazar günü içinizden "bugün günlerden pazar ve beni güneşe çıkardılar" diye geçiriyorsanız pencereden baktığınızda gökyüzüne; her "faili meçhul" lafı geçtiğinde haberlerde, sövüyorsanız içinizden "yine mi, halâ mı?" diye; halâ isminiz Deniz, Erdal, Mahir, Hüseyin, İnan, Yusuf, vb ise; halâ "neden?!" diye sorup, halâ cevap alamıyorsanız eğer devletin mantıksız kararlarına, dönemdeki; halâ gerçekçi olup imkansızı talep ediyorsanız kendinizden; bir düşünce için savaşmanın ne demek olduğunu annenize, babanıza veya size isminizi miras bırakmış gençlere bakarak anlarsınız. Herhangi bir fotoğraflarına, gözlerine bakın. Siyah-beyaz olduğundan kara değiller, o gözler kara, çünkü ölüme koştu onlar idealleri için! Bugün hala yaşıyorlar, çünkü biz miras aldık en büyük mücevherlerini; fikirlerini! Bugün aramızda bedenen olmayanlar yoklar çünkü onlar düşündüler... Benim memleketimde ki en büyük suçtur düşünmek. Unutma dost; sen bir bireysin. Eğer bu yola baş koyacaksan sen de; gözünü karartmalısın. Sonunda ölüm var, bu işin şakası yok! Mantıken bakarsan da eğer; hepimiz bir gün öleceğiz. Faydalı bir birey olarak ölmüş olmayı kim istemez ki? ...
Onlar bedenen ölüler; ama fikirleri ve idealleri sonsuza dek yaşayacak.