Saturday, 26 June 2010

Gül Kurusu!

En çok istediğim şeyi elde ettim.
Öyle ki; bunun olması için ellerimi açıp dualar ettim, ben!
Rüyalarıma girdi..
Hep onu düşündüm ve en sonunda oldu işte!
Ama sevinemiyorum..
İçim buruk.
"Keşke"ler engelliyor mutluluğumu.
Belkide korkuyorum.
Belkide yoruldum artık, kim bilir..
Uzun uzadıya düşünceler sarmış etrafımı, bir gül misali yaprak yaprak bürümüşler, papatya değil ki bekleyeyim birilerinin benimle fal bakmasını. Olduğum yerde kuruyorum. Kurumuş hallerimizin rengini benimsemiş insanlık, "gül kurusu" sever onlar. Canının acıması onların pek umrunda olmaz. Olduğun yerde fosilleşirsin; biride dönüp bakmaz yüzüne! Halbuki en güzel halimle geri çevrilmiş bir gülüm ben, düşüncelere dalıp birilerinin beni görmesini bekleyecek kadar saçmalıyorum şuanda.

Bir gülün hikayesi bu. Kat be kat yapraklarla çepeçevre edilmiş, en ortaya kalbini almış, kaçamayacak kadar yorgun. Her çiçek onu kıskanırmış vakti zamanında. Falanmış.. Filanmış.. -mişli geçmiş zaman da mazidir. Bu gülünki bir nevi mişli geçmiş zamanın hikayesi. Taptazeyken içi-dışı, dalından koparılıp en güzel aşk hikayelerinde baş rol olmayı beklemişti. Her bakan, göremeden gitmişti; döndüklerinde dikenleri batmıştı zavallı gülün. "Keşke gitmeseydin, artık çok geç."

Gül uzun uzadıya düşüncelere dalmıştı bir gece. Dalında çatlaklar vardı ama dimdik ayaktaydı. Nefreti, aşkı, hüznü ama en kötüsü acıyı hissetmişti içinde; hepsini aynı anda. Hızlıca bir rüzgar esti, yaprakları açıldı dört bir yana. Rüzgar kesildiğinde yapraklarının arasında itinayla sakladığı kalbi artık paramparçaydı.
Artık rengi git gide daha da kararıyordu. Son nefesiyle dualar etmeye başlamıştı. "Yardım et, unutayım."

Yaralarını tedavi edecek gücü yoktu artık. Daha da yara aldı, yada verdi her dokunana. Dikenleri sıklaşmıştı ama çatlak büyüyordu bedeninde. Yapraklarını kapattı son kez, paramparça olmuş kalbinden geriye kalanları başka nasıl koruyabilirdi ki? "Hissedemiyorum!"

Güneş doğmuştu. Yepyeni bir gündü. Paramparça olmak üzre olan bedeni yeniden can buldu, gülün. Kaç kişinin canını yakmış; kaç kişi onun dalını kırmaya kalkmıştı. Hiç biri o rüzgarın kalbini parçaladığı kadar acımamıştı. "Son kez direniyorum"

Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri, saatler ayları getirmişti peşinden...

Gül kurusu! En güzel renklerden biridir. Gülün savaştan çıkmışçasına yıpranmış bedenini gördü biri sonunda. Gülün dikenlerine aldanmadan sevdi onu, açtı yapraklarını, su döktü, can verdi yeniden. Rengi yeniden kırmızılaştı gülün. "Beni bırakma!"

Her güle yaptığını yapmıştı başroldeki çocuk. Gül bunu görmezden geldi ilkin, ona muhtaçtı çünkü, o giderse gül ölürdü. Aradan zaman geçti, gül yavaş yavaş toparlanmaya başlamıştı. Dikenlerini sivriltti bu kez, hesap sorarcasına baş roldeki çocuktan. "Ne olur yapma, direnemiyorum."

Tek istediği hep onunla kalmasıydı baş roldeki çocuğun, çocukta gitmedi. Ama güle istediğini de vermedi. Bu kez gül, dikenlerini tamamen çıkartmıştı, onsuz da ayakta durabileceğini düşündü. Baş roldeki çocuğun parmakları kanıyordu. "Git!"

...bazen söylediklerimiz; hissettiklerimiz veya mantıkla örtüşmez. Yeni birini başrole koyabilir gül evet, ama o zamana kadar nasıl direnecek hayata? Dalındaki çatlaklar henüz iyileşmemişken, kalbi hala paramparçayken, kimde umut arayacak? Zaten uzun sürmedi mi bu çocuğun başrol oluşu? Ama paylaşamaz gül. Ozaman onun farkı nerede kalır?...

Thursday, 24 June 2010

Siktir.

Yeni huy edindim kendime.
Sıkılınca herkese "siktir çekmek" diye kısaltabiliriz gayet.
Konuşmaların ortasında ortamı terkediyor, msnden çıkıyor, kısaca arazi oluyorum. Boş beyinlilere ne dersen ne anlayacak ki? Neden zaman harcayayım ki?
Ya da neden birilerine kendimi anlatmak, ispat etmek zorundayımki?
Bilin diye açıklıyorum, netten düştüğümü veya sizi duymadığımı düşünüp kendinizi ümitlendirmeyin falan.. Hadi siktirin şimdi hepiniz.

Tuesday, 22 June 2010

Seninle savaşımızın sonu

Şaka gibi!
Savaştık; yenildik ikimizde.
Öyle bir savaştı ki bu, ikimiz de kazanamadık hiçbirşeyi...
Beyaz bayrak yükselmedi arşa; içimde sen bir gazi.. İçinde ben bir gazi.. Anlayacağın, Şebnem'in mayın tarlasından çıkmış gibiyiz.
Ortalık kanrevan. Etrafta ölüler, yaralılar.. Bi yanda da hayallerimiz; melül melül savaş alanını izliyor. Bir sen kaldın, bir de ben. Yaralanmışız, kan revan ortalık... Senin silahta da benim silahta da tek kurşun kalmış.
Ya birbirimizi vuracağız, ya da boşvereceğiz.
Sürüne sürüne, dibine kadar geldim. Dayadım silahı şakağına. Gözlerimi diktim seninkilere; "bu iş buraya kadarmış arkadaş" dedim. Kırpmadım gözümü, asıldım tetiğe.
Senin beynin orada patlarken, benim içimdeki çocukta seninle birlikte öldü işte.
O savaşta onca insan ölürken, bir senin canın koydu bana çokça.
Ezberlemiştim ne de olsa senin huyunu suyunu. Hani şuan biliyorum, sana göre sen çektin o tetiği, dağıttın beynimi.
İkimiz de yaralar içindeyiz, biri sarsa da kurtulsam senden. Lanet kafatasından parçalar üzerimde. Hala adımda adın, gereksiz böyle. Hala ezbere bliyorum en severek yaptığın işleri. Ama Allah rahmet eylesin, gömdüm seni. Ölümün benim elimden oldu.

Wednesday, 9 June 2010

Aşk ve Başarı

İnsan her zaman bu çıkmaza düşer, hayatının bir bölümünde; aşk mı yoksa başarı mı?..
Bazen ikisini bir arada yürütmeye çalışır, bazen bi tarafı seçer. Ne yaparsa yapsın, o insan eksik kalacaktır.

Aşk ve başarı, insanı tamamlayan öğelerdir. Nasıl ki aşk olmadan bir insan eksik kalıyorsa, başarısız bir insan da aynı şekilde eksik olacaktır. Biri var, diğeri yok ise de eksik olacak, ikisi de yok ise günümüzün hastalığı depresyona sürüklenecektir.

Aşk insanın ayaklarını yerden keser. Çeşitli hormonları salgılatır ve bu hormonlara insan ihtiyaç duyduğu gibi, alışır da. Dolayısıyla ilk aşkını yaşamış bir insan, o duyguların devamını bekleyecek ve isteyecektir. Bulamadığında kendisini eksik hissedecek, içerisindeki boşluğu doldurmak için çeşitli yollar arayacaktır. Bu yollar, blue çağına girmiş genç kızlarımızın, film ve dizi karakterlerine aşırı bağımlılıkları ve bunun gibi akıl zorlayan yollar olarak örneklendirilebilir.

Başarı ise, insana ego tatmini sunan ve mutluluk hormonu salgılatan bir gerekliliktir. Başarı olmadan, insan varolamaz. Bir bebeğin ilk kez konuşması, o bebek için bir başarıdır. Bir gencin üniversiteyi kazanması bir başarıdır. Başarılar, etrafça kutlandığı ve statü artışı sağladığı için ego tatmini de sağlarlar. Arada bir ego tatmin etmenin kimseye bir zararı olmaz fakat bunun alışkanlık haline getirilmesi, çeşitli kişilik bozukluklarına yol açabilir.

Görüldüğü üzre, aşk ve başarı "insan hayatının olmazsa olmazları" listesinde ilk sırayı kapmışlar. Peki neden ikisi beraber yürüyemez?

Aşk ve başarı, aşırı extreme duygular verir insana. Örneğin, aşık bir gencin gözünü başka hiçbirşey görmez, yemeden içmeden kesilir, okulu aksatır, arkadaşlarını ihmal eder, vb. Aşka bürünmüş gözler başarı mı görür?
Başarılı bir genç ise, gözünü hırs bürümüş bir egoist birey olabileceği gibi, gayet normal standartlarda başarısının devamı için çabalayan bir birey de olabilir. Her iki koşulda da, gencimiz oldukça yoğun olacak ve yapmak istedikleri için "aşk" hayatını ihmal edecektir.
İkisini birlikte yürütmek isteyen insanların, hayatlarında bi tarafın herzaman daha ağır bastığı ve diğer tarafı ihmal ettiği örnekleri boldur. En kötü dedenize sorun, anlatsın.

E ozaman ne oldu? Bizi aşk ve başarı eşit ölçülerde tamamladı, ikisi birlikte yürütülebildiğinde mükemmel bir insan olundu fakat ikisi birlikte yürüyemedi. Bir insanın ikiye ayrılması kadar zor bir olaydır bu zira. İnsanı yorar, mutsuz eder.

O halde, insanoğlunun her zaman bir yanı yarım kalacaktır. Hayata hep, tek zamanda tek pencereden bakacaktır.

Sunday, 6 June 2010

Biri bişey yapsın.

Herşey üst üste gelir bi anda. Bazen "yeter" diye bağırasın gelir, sesin çıkmaz. Ses tellerin en büyük düşmanın oluverir aniden. Ellerin titrer, onlar sabit kalır. Gözlerin birilerini arar, bi sıcak omuz; yaslanacak veya bi güler yüz; derdini paylaşacak... Herkes mi uzak olmak zorunda?
Evet, uzaktalar. Okyanusları aşıp gidecek bile olsam yanlarına, uzaktalar işte. Ne yapabilirsin ki? Cebinde beş kuruş paran yoksa, onlara kavuşman bile bir trajediye dönüyorsa eğer, ne yapabilirsin ki?
Bir anda dertler basar etrafını. Dibi görürsün yeniden. Bulduğun ilk ipe sarılırsın, yılan çıkar ip sandığın. Yılanı çekersin aşağı, onunla başetmeyi öğrenmek zorunda kalırsın. Taa derinlerde, zaten tek başınasındır, birde bu yılan nereden çıktı şimdi?
Üst üste gelmeyen dertlerle ilgili cinsel içerikli atasözlerini hatırlarsın ister istemez. Bu yelkovan ne ara yavaşladı? Saatin pili mi bitti, yoksa birisi iple mi bağladı bunu? Lanet olsun, ilerle artık!
Geçmez... O lanet olasıca zaman geçemez. Saniyelerle kanka olursun, onlar geçinceye kadar bir ömür hikaye paylaşırsın. Anlat dur bakalım, nereye konuşuyorsun?
Dost mu? Hani şu içimize giyilen mi? Dost ne arar la bazarda?
Saçmala dur kendi kendine Deniz hanım. Sende sıyır balataları. Bir bu eksikti!
Hey yukardaki! Keyfine diyecek yok! Bir el atsan ne olur? Arapça bilsem, Arapça söylerdim. Elimizden bu geliyor, ne yapalım?
Tavanla Arapça konuşma hayalleri, evet. Neyin kafasını yaşıyorsam artık.
Kısmetmiş bu işler, öyle diyor arkadaş.
Ne derler bilirsin dostum; baktın ki günün sonu kara, mal mal düşüneceğine yak bi sigara.
Hadi yakşamlar.

Wednesday, 2 June 2010

Zor

Sokağa çıkıyorum.
Başımı kaldırıyorum
gökyüzüne.
Masmavi.
Deniz gibi.
Özgürlük gibi.
Eğiyorum başımı
yere.
Aynı sokaklar.
Aynı caddeler.
Aynı insanlar.
Zor.
Çok zor.
Martı sesleri
dinliyorum.
Uzaktalar.
Gözlerimi kapıyorum.
Deniz kokusu
burnumdaki.
Özlem.
Zor.
Çok zor.
Tanıdık bir
şarkı var
aklımda.
Eski.
Çok eski.
Hatırlıyorum.
Gözlerimi kapıyorum
tekrar.
Ekmek tadı
ağızımdaki.
Özlem.
Zor.
Çok zor.

Saturday, 15 May 2010

Yalnızlık

Hani ağlamak güçsüzlüktü?
Ağladım.
Hüngür hüngür.
Daha da güçlendim.
İçimi döktüm mendillere.
Sonra buruşturup çöpe attım.
Duvarımda ışıklar dönüyordu.
Sarhoş olduğumdan değil;
Sokaktan arabalar geçiyordu.
Göğsümdeki ağırlık nefes alışımı engelliyordu.
Derin bir nefes almamla ikinci kez ağlamaya başladım.
Ağladım.
Sessizce.
Elime döktüm içimi bu kez.
Sigara paketi ilişti gözüme;
"Acaba yaksam mı bitane?"
Çakmağı duvara fırlattığımı hatırladım.
Kalkıp kim bulacak şimdi onu...
Kıvrıldım yatağa...
Sabah uyandım.
Yüzümde o tiksinç yapışkan his.
Elimde birşeyi hafifçe kavramışım.
Dün yakamdığım sigaraymış.
Kalktım, çakmağı buldum.
Ciğerimin derinlerine ittim dumanı;
Sonra odamın duvarına üfledim bütün gücümle.
Gözlerim şişmiş.
Ne olacaktı başka?
Harika!
Güneş herzaman ki gibi doğmuş.
Ya da dünya çevirmiş yüzünü güneşe.
Yeni gün, yeni bir umuttur inanışlarda.
Ama ben saat 12'yi vurduğunda;
Ağlıyordum hali hazırda.
Şimdi okula gitmeli mi, gitmemeli mi bu yüzle..
Düşün Deniz, düşün!
Dersin var.
Sorunların var.
Gören soracak ne olduğunu.
Gitme, yat.
Nasılsa "yarın"lar daha çok var önünde.
Şimdi uyuyamazsında.
Aç bi film.
Uyuma..
Konuşma..
Zaten kim dinliyor ki?