Elli iki dakika can çekişmek! Ölümü beklemek!
Belkide korkmak ama belli etmemek!
Neler yaşadın elli iki dakika?
Adı maviden gelenim, nasıl kıydılar sana?
Adı maviden gelenimin son mücadelesi;
Tam tamına elli iki dakika!
Ölmek kolaymı? Kıyabilmek bir cana?
Anlayamadılar hiç, anlayamadılar hala!
Adı maviden gelenim gökyüzüne uçmadan,
Sabahın kör saati, taburesine vurmadan,
"Barış okusun" demiş, Barışları okutun!
Boynunda ipekten şal değil, bir düğüm halattan!
Onlar mı yanlış, biz mi doğru?
Hayalden mi ibaret idealler bilemem ama,
Adı maviden gelenimin son direnişi
En son direnişi tam elli iki dakika!
DipNot: Deniz Gezmiş'in ipte 52 dakika boyunca nabzının attığını öğrendiğimde yazmıştım bu şiiri, birkaç sene evvel. Ölüme bile ölümüne direnen Adı Maviden Gelenime ithafen...
1947-...
Tuesday, 26 January 2016
Tuesday, 13 October 2015
Failim meçhul...
Ne romantik yazı, ne duygusal film, ne ağlak şiir, ne ergen şarkı ...
baĞzı günler geldi başımıza gerçeği çırılçıplak yüzümüze osmanlı tokadı misali şlak diye çarpan.
Tokat yedik; yekten.
Abzürt ve spontane gelişen olayların ortasında, adeta Ağustos ayında metrobüsün yoğunluğunda nefes almaya çalışan kan ter içindeki insanlar gibi hissediyorum kendimi; oksijensizliğe direnen ciğerler, klostrofobik bir ortam, ter kokularını ayırt edemeyen bir burun; çığlık çığlığa bağırmak istiyorum avazım çıktığı kadar : "MÜSAİT DEĞİLSE DE İNECEK VAR!"
Çok kalabalık sokaklarda insanların umarsızca yürüdüğüne şahit oluyorum. Allah biliyor nereye gidiyor bunca insan, ne işleri var, neler düşünüyorlar, kaçının beyni düz, kaçı benden aykırı düşünüyor... Tam da o anda bir bomba patlasa, ölüversek, adım hiç tanımadığım, çay içmediğim insanlarla anılacak. Listedeki bilmem kaçıncı faili belli ama meçhul olacağım.
Minik minik ayaklarım o zamanlar yürümeyi öğrendiğinde annem çok mutlu olmuş, bol bol fotoğraf çekmiş, ordan oraya götürmüş yürütmüş, her bulduğu toprağa ayak basmamı istemiş. İlk anne deyişim, ilk aşkım, ilk sevgilim, ilk gerçek sıkıntım, ilk gerçek mutluluğum, ilk başarım, ilk okulum, ilk mezuniyetim, ilk işim, ilk maaşım; herşeyin ilkini yaşamışız birlikte. Hayallerim, korkularım, hatıralarım. Ardımdan ağlarsa anam ağlar, gerisi karabağlar zaten. Yemişim gerisini.
Annemi düşünsene, yanımda patlayan bomba yüzünden öldüğümde ve failim meçhule çıktığında. Kafayı yer insan!
Anne olmaya gerek var mı bunu hissedebilmek için? Bence yok. Kafayı yedirttiler..! sana, bana, anneme, annesine; yedi ceddimiz kafayı yedik.
Tokat da yedik yanında. Şlak diye yapıştırdılar suratımızın ortasına. Herşeye rağmen bu insanları savundu bir kesim, sosyal medyada, televizyon programında, gazetesinde, sohbet esnasında. Bizi manyaklıkla suçladılar. Hayır, başka türlü insan kendinden olanı öldüremez çünkü, manyak olması lazım gelir. Onlar da bize manyak dedi.
Cinayet nasıl işlenir acaba? Vicdanından nasıl kaçar kendine normal diyen birisi?
Psikolojik olarak tez konusu bir ülkeyiz. Biri bizi incelesin! ...
Trajikomik bir tiyatro sahnesi bu. Birisi bir yerden çıkıp "kamera şakası!" diyecek diye bekliyorum.
Abzürt komedi nedir bilir misin? Bombacının kim olduğunu bilip, eylem yapılana kadar tutuklayamamaktır. 10 gün önceden valilik izniyle yapılan yürüyüşte bugüne kadar ki en büyük terör saldırısı yapıldığında, güvenlik zaafiyeti olmadığını iddia etmektir. Aynı zamanda tüm bunlar olurken sessiz sessiz durup, boş beyinle oradan oraya sokakları doldurmaktır abzürt komedi. Neyseki kış geldi, metrobüs terletmez.
baĞzı günler geldi başımıza gerçeği çırılçıplak yüzümüze osmanlı tokadı misali şlak diye çarpan.
Tokat yedik; yekten.
Abzürt ve spontane gelişen olayların ortasında, adeta Ağustos ayında metrobüsün yoğunluğunda nefes almaya çalışan kan ter içindeki insanlar gibi hissediyorum kendimi; oksijensizliğe direnen ciğerler, klostrofobik bir ortam, ter kokularını ayırt edemeyen bir burun; çığlık çığlığa bağırmak istiyorum avazım çıktığı kadar : "MÜSAİT DEĞİLSE DE İNECEK VAR!"
Çok kalabalık sokaklarda insanların umarsızca yürüdüğüne şahit oluyorum. Allah biliyor nereye gidiyor bunca insan, ne işleri var, neler düşünüyorlar, kaçının beyni düz, kaçı benden aykırı düşünüyor... Tam da o anda bir bomba patlasa, ölüversek, adım hiç tanımadığım, çay içmediğim insanlarla anılacak. Listedeki bilmem kaçıncı faili belli ama meçhul olacağım.Minik minik ayaklarım o zamanlar yürümeyi öğrendiğinde annem çok mutlu olmuş, bol bol fotoğraf çekmiş, ordan oraya götürmüş yürütmüş, her bulduğu toprağa ayak basmamı istemiş. İlk anne deyişim, ilk aşkım, ilk sevgilim, ilk gerçek sıkıntım, ilk gerçek mutluluğum, ilk başarım, ilk okulum, ilk mezuniyetim, ilk işim, ilk maaşım; herşeyin ilkini yaşamışız birlikte. Hayallerim, korkularım, hatıralarım. Ardımdan ağlarsa anam ağlar, gerisi karabağlar zaten. Yemişim gerisini.
Annemi düşünsene, yanımda patlayan bomba yüzünden öldüğümde ve failim meçhule çıktığında. Kafayı yer insan!
Anne olmaya gerek var mı bunu hissedebilmek için? Bence yok. Kafayı yedirttiler..! sana, bana, anneme, annesine; yedi ceddimiz kafayı yedik.
Tokat da yedik yanında. Şlak diye yapıştırdılar suratımızın ortasına. Herşeye rağmen bu insanları savundu bir kesim, sosyal medyada, televizyon programında, gazetesinde, sohbet esnasında. Bizi manyaklıkla suçladılar. Hayır, başka türlü insan kendinden olanı öldüremez çünkü, manyak olması lazım gelir. Onlar da bize manyak dedi.
Cinayet nasıl işlenir acaba? Vicdanından nasıl kaçar kendine normal diyen birisi?
Psikolojik olarak tez konusu bir ülkeyiz. Biri bizi incelesin! ...
Trajikomik bir tiyatro sahnesi bu. Birisi bir yerden çıkıp "kamera şakası!" diyecek diye bekliyorum.
Abzürt komedi nedir bilir misin? Bombacının kim olduğunu bilip, eylem yapılana kadar tutuklayamamaktır. 10 gün önceden valilik izniyle yapılan yürüyüşte bugüne kadar ki en büyük terör saldırısı yapıldığında, güvenlik zaafiyeti olmadığını iddia etmektir. Aynı zamanda tüm bunlar olurken sessiz sessiz durup, boş beyinle oradan oraya sokakları doldurmaktır abzürt komedi. Neyseki kış geldi, metrobüs terletmez.
Monday, 12 October 2015
10.10.2015 anKARA günümüz.
Birileri katledildi, haberiniz var mı?
Sizin evladınız yarın ölmesin diye, sizin sıtarbakstaki check-in'leriniz barış içinde bir ortamda yapılabilsin diye birileri sokağa çıktı; katlettiler. Kolları bacakları koptu o insanların; duydunuz mu?
Sayısı bile belli değil ki öldürülenlerin ... bırak isimleri, ırkı, rengi ... Barış istediler; suçlu bulundular.
Birileri öldürüldü, farkında mısınız?
Siz, yaptığınız alışverişi ölüm korkusu olmadan yapın diye öldüler. BARIŞ pankartlarında taşındı cenazeleri o insanların. Ciğerimiz yandı; umrunuzda mı? Kan sıçradı umut dolu şiirlere ...
Çocuklara oyuncak götüren, 3-5 ağaç için sokağa dökülen, senin kim olduğunu sormadan düştüğünde tutup kaldıran insanları katlediyorlar; vicdanınız rahat mı?
Sizi tuttuğu parti ilgilendiriyor ama değil mi?
Peki, bir oyun oynayalım.
Bugüne kadar öldürülen insanların tuttukları değilse de tutmadıkları parti belli değil mi? O halde bizi yakanlar da belli ...
Onlar bizim yüreğimize kor ateş düşürürken siz sessizce izleyecek kadar tıyniyetsizseniz, tetikçiden, diktatörden, şerefsizden farkınız yok.
Gözünüzü açın, görün artık.
Artık farkına varın.
Size rağmen BARIŞ (!) istiyoruz..
Öldürseniz de bitmiyoruz.
Sizin evladınız yarın ölmesin diye, sizin sıtarbakstaki check-in'leriniz barış içinde bir ortamda yapılabilsin diye birileri sokağa çıktı; katlettiler. Kolları bacakları koptu o insanların; duydunuz mu?
Sayısı bile belli değil ki öldürülenlerin ... bırak isimleri, ırkı, rengi ... Barış istediler; suçlu bulundular.
Birileri öldürüldü, farkında mısınız?
Siz, yaptığınız alışverişi ölüm korkusu olmadan yapın diye öldüler. BARIŞ pankartlarında taşındı cenazeleri o insanların. Ciğerimiz yandı; umrunuzda mı? Kan sıçradı umut dolu şiirlere ...
Çocuklara oyuncak götüren, 3-5 ağaç için sokağa dökülen, senin kim olduğunu sormadan düştüğünde tutup kaldıran insanları katlediyorlar; vicdanınız rahat mı?
Sizi tuttuğu parti ilgilendiriyor ama değil mi?
Peki, bir oyun oynayalım.
Bugüne kadar öldürülen insanların tuttukları değilse de tutmadıkları parti belli değil mi? O halde bizi yakanlar da belli ...
Onlar bizim yüreğimize kor ateş düşürürken siz sessizce izleyecek kadar tıyniyetsizseniz, tetikçiden, diktatörden, şerefsizden farkınız yok.
Gözünüzü açın, görün artık.
Artık farkına varın.
Size rağmen BARIŞ (!) istiyoruz..
Öldürseniz de bitmiyoruz.
Sunday, 13 September 2015
Özür dilerim çocuk!
Bir adam bana "sal gitsin" dedi bugün; salmaya yeltendim, ah!
Gittim, ahşap boyası ve anahtarlık aldım.
Eve geldim, zımparaladım önce, sonra beyaza boyadım anahtarlığı. Umudu hep beyazda ararız çünkü önce. Sonra renklerine ayırırız beyazı. Umudun tacıdır gökkuşağı.
Duygusal olarak yenen her kamçı derin derin yarıklar açmış olsa da bir survivor misali yaşamayı, onları kendi kendimize tedavi etmeyi, acıyan bir yanımızla yürümeyi öğrendik. Bugün o acılara, yenilgilere hoşçakal demeye, salmaya yeltendim...
Eteklerinde çiçekler açan dağların hayalini kurduk, kangrene dönmüş bir düzene direnmeyi öğrendik. Çocuklar var hayalimizde. Kırmızı uçan balonlarıyla yeşillikte koşan. Fotoğraf kamerasını silah zannetmeyen; ellerini teslim pozisyonunda kaldırmayan - kameraya gülücükler saçan çocuklar. Ayaklarında rengarenk ayakkabılar, evlerinde çeşit çeşit yemek, üzerlerine titreyen anne babalar...
Ağaçlar var hayalimizde. En genci 20 yıllık... Gölgesinde hatıralar, dallarında hayaller biriktirdiğimiz. Bir deniz var hayalin bir yerlerinde; sahiline ne çocuk, ne balık vurmayan ... Huzur dolu bir hayal bu.
Ancak ... Tek bir anne, evladı için "ölecek" korkusu yaşıyorsa bu hayaller imkansızlaşır. Tek bir çocuk, umutsuz uyanıyorsa sabaha, bu hayaller boşunadır ... Umut, korkudan daha güçlü olan tek duygudur. Hayallerin bir gün gerçekleşmesi umudu ile doldurdum tüm benliğimi ben de.
Duygusal olarak yaşanan her çöküntü bir değnekti insanlara. Fiziksel yorgunluklarını yasladılar değneklere ve devam ettiler koşmaya. Ne durup soluklanmaya vakit vardı, ne de düşenin matemini tutmaya. Akın vardı Güneş'e!
İşte bu yüzden ben salamıyorum ve gönderemiyorum kafamdakileri, kalbimdekileri. Soluklanmaya, durmaya vaktimiz yok; hakkımız yok. Biz bunu yaparken canı yanan onca insan varken, bu kadar kapalı kutu yaşama şansımız yok hiçbirşeyi. Çocukların yapamadığı ve bizim kolayca erişebildiğimiz herşey için mutsuzum.
***
Senden özür diliyorum çocuk.
Senin yaşadıklarını görmezden gelmeye çalıştığım, vaktimi bambaşka şeylere ayırdığım, hiç umursamıyormuş gibi göründüğüm için senden çok özür dilerim.
Ben bu fotoğrafı her gördüğümde ağlıyorum. Her canı yandığında senin yaşıtının benim kalbim ağrıyor.
Sana, yaşına bakmadan yükledikleri acılar yüzünden özür dilerim.
Hiç böyle bir hayatının olacağını hayal etmezdik, özür dilerim.
Sana bu korkuyu yaşatan herkesin aynı korkuyu tatmasını sağlayacağımıza emin ol.
Hangi ideoloji, hangi inanç, olursa olsun; senin gözlerinde biriken ve çeneni titreten bu korkunun açıklaması yoktur, olamaz.
Senin yaşadıklarını başka çocuklar yaşamasın diyedir bu müdacelemiz.
Seni seviyorum çocuk! Biliyorum fotoğraf eski ama ben sadece senden özür dilemiyorum ki ... Kim olursan ol, hangi ırktan, hani dinden, hangi renkten olursan ol, seni seviyorum çocuk! Beni affet ...
Gittim, ahşap boyası ve anahtarlık aldım.
Eve geldim, zımparaladım önce, sonra beyaza boyadım anahtarlığı. Umudu hep beyazda ararız çünkü önce. Sonra renklerine ayırırız beyazı. Umudun tacıdır gökkuşağı.
Duygusal olarak yenen her kamçı derin derin yarıklar açmış olsa da bir survivor misali yaşamayı, onları kendi kendimize tedavi etmeyi, acıyan bir yanımızla yürümeyi öğrendik. Bugün o acılara, yenilgilere hoşçakal demeye, salmaya yeltendim...
Eteklerinde çiçekler açan dağların hayalini kurduk, kangrene dönmüş bir düzene direnmeyi öğrendik. Çocuklar var hayalimizde. Kırmızı uçan balonlarıyla yeşillikte koşan. Fotoğraf kamerasını silah zannetmeyen; ellerini teslim pozisyonunda kaldırmayan - kameraya gülücükler saçan çocuklar. Ayaklarında rengarenk ayakkabılar, evlerinde çeşit çeşit yemek, üzerlerine titreyen anne babalar...
Ağaçlar var hayalimizde. En genci 20 yıllık... Gölgesinde hatıralar, dallarında hayaller biriktirdiğimiz. Bir deniz var hayalin bir yerlerinde; sahiline ne çocuk, ne balık vurmayan ... Huzur dolu bir hayal bu.
Ancak ... Tek bir anne, evladı için "ölecek" korkusu yaşıyorsa bu hayaller imkansızlaşır. Tek bir çocuk, umutsuz uyanıyorsa sabaha, bu hayaller boşunadır ... Umut, korkudan daha güçlü olan tek duygudur. Hayallerin bir gün gerçekleşmesi umudu ile doldurdum tüm benliğimi ben de.
Duygusal olarak yaşanan her çöküntü bir değnekti insanlara. Fiziksel yorgunluklarını yasladılar değneklere ve devam ettiler koşmaya. Ne durup soluklanmaya vakit vardı, ne de düşenin matemini tutmaya. Akın vardı Güneş'e!
İşte bu yüzden ben salamıyorum ve gönderemiyorum kafamdakileri, kalbimdekileri. Soluklanmaya, durmaya vaktimiz yok; hakkımız yok. Biz bunu yaparken canı yanan onca insan varken, bu kadar kapalı kutu yaşama şansımız yok hiçbirşeyi. Çocukların yapamadığı ve bizim kolayca erişebildiğimiz herşey için mutsuzum.
***
Senden özür diliyorum çocuk.
Senin yaşadıklarını görmezden gelmeye çalıştığım, vaktimi bambaşka şeylere ayırdığım, hiç umursamıyormuş gibi göründüğüm için senden çok özür dilerim.
Ben bu fotoğrafı her gördüğümde ağlıyorum. Her canı yandığında senin yaşıtının benim kalbim ağrıyor.
Sana, yaşına bakmadan yükledikleri acılar yüzünden özür dilerim.
Hiç böyle bir hayatının olacağını hayal etmezdik, özür dilerim.
Sana bu korkuyu yaşatan herkesin aynı korkuyu tatmasını sağlayacağımıza emin ol.
Hangi ideoloji, hangi inanç, olursa olsun; senin gözlerinde biriken ve çeneni titreten bu korkunun açıklaması yoktur, olamaz.
Senin yaşadıklarını başka çocuklar yaşamasın diyedir bu müdacelemiz.
Seni seviyorum çocuk! Biliyorum fotoğraf eski ama ben sadece senden özür dilemiyorum ki ... Kim olursan ol, hangi ırktan, hani dinden, hangi renkten olursan ol, seni seviyorum çocuk! Beni affet ...
Wednesday, 9 September 2015
Ondan bana yâr olmaz; benden de ona ...
Benim çok sevdiğim bir grup ve bildiğim tek bir şarkıları vardır; Anemi-AQ.
Bizim jenerasyondan her ergen, bir dönem o şarkıyı eski sevgilisine ithaf etti, kafalar trilyon.
Bilmeyenler bilenlerden (bkz: google/youtube) öğrensin, bilen zaten bilir; o şarkıya girerken solist çok düşündürücü bir cümle kurar ve der ki "köpekler için üzülmeye değmez, köpekler renk körü oldukları için burunlarının dibinde bile olsa renk kuşağının o güzel renklerini göremezler..."
Bu cümleyi bambaşka bir manada, bambaşka bir ortamda söylüyor sevgili zat, ancak bu ara aklımda hep o cümle dönüyor. Belki eski sevgilim bana, ben ona ithaf etmişizdir bir yerlerde o şarkıyı benzer zamanlarda...
Verilen şehit sayısı son 35 yılda hiç olmadığı kadar son 13 yılda artmışken, buna rağmen dün gece HDP binaları yakılıyorsa; IMF'ye borç kapatılırken başka kaynaklardan alınan paraların borçları ülkecek belimizi doğrultamaz bir hale sokmuşken bizi, buna rağmen "herkeste iPhone var, ekonomi canlı" diyebiliyorsa birileri ve susuyorsak; açlık sınırı için biçilen maliyet asgari ücretin bilmem kaç katı ise ve buna rağmen insanlar oy verebiliyorsa eminim ki o sözleri biz ithaf ederken birilerine, birileri de bize ithaf ediyor şu aralar ...
Ne doğru düzgün bir ayaklanış oldu milletvekili maaşına yapılan zamlar için, ne de doğru düzgün bir isyan oldu iki buçuktan üç yapılan emekli aylığı zammına. Yine biz bize, yine kendi içimizde, açıklamalar, konuşmalar yapıp sonra sustuk oturduk, sineye çektik arkamızda olmayan halka bakıp.
Yaptıkları duble yollarla ne güzel onar onar Şehit cenazesi taşıyor memleket! Trafik bile tıkanmıyor bunu yaparken! Türkiye ne güzel gelişti! Her yerde AVM, her yerde kan, her yerde acı!
Yollar, Marmaray-metrolar yapılmasın demiyorum bak, yapılacak tabii! Yapmak zorunda oldukları şeyleri yapıp övünmeyi iyi bilirler, benim kastettiğim o.
Yap-boz tahtasına dönmüş bir eğitim sistemi içerisinde binlerce işsiz mezundan bahseden yok; atanamayan öğretmenlerin hayatını kimse sorgulamıyor.
Her gün patronun "senin yerine onlarca eleman bulurum" tehdidiyle anasını ağlattığı işçinin tek bir umudu kalmamış ... İntiharların yüzdesi yayınlanmıyor. Her evde bir acı (...) ve bir şehit annesi "vatan değil oğlum sağolsun!" diye haykırıyor!
Hani o hepimizin avuç içimiz kadar iyi bildiğimiz bir cümle vardır bardağın doluluk oranıyla ilgili. "Acaba" diyorum kendi kendime, "biz hep boş tarafını gören pesimistler mi olduk?"
Bir gün göreceğimiz güzel günler için kan revan bir hayatta yaşamaya çalışıyoruz bana sorarsanız.
Hani ne bileyim; acaba ben dibindeyim ve görmüyor muyum gerçekten güzel renkleri?
Hala insanlar nasıl destekleyebiliyor bu insanları, bu düşünceleri, bu söylenenleri, havsalam almıyor! Benim mavi gördüğümü onlar kırmızı mı görüyor? Aynı resme bakıp farklı sonuçlar çıkartmak böyle birşey işte.
Anladım ki bizler "gözlerini açalım" dediğimiz herşey için aynı şeyi söylüyorlar, tam ters açıdan.
Aynı anda karşı fikirlere birbirimizi ikna etmeye çalışıyoruz...
Ama görmediğin kırmızıya nasıl ikna olursun ... ve maviyi nasıl anlatırsın hiç görmemiş birine ?..
Bizim jenerasyondan her ergen, bir dönem o şarkıyı eski sevgilisine ithaf etti, kafalar trilyon.
Bilmeyenler bilenlerden (bkz: google/youtube) öğrensin, bilen zaten bilir; o şarkıya girerken solist çok düşündürücü bir cümle kurar ve der ki "köpekler için üzülmeye değmez, köpekler renk körü oldukları için burunlarının dibinde bile olsa renk kuşağının o güzel renklerini göremezler..."
Bu cümleyi bambaşka bir manada, bambaşka bir ortamda söylüyor sevgili zat, ancak bu ara aklımda hep o cümle dönüyor. Belki eski sevgilim bana, ben ona ithaf etmişizdir bir yerlerde o şarkıyı benzer zamanlarda...
Verilen şehit sayısı son 35 yılda hiç olmadığı kadar son 13 yılda artmışken, buna rağmen dün gece HDP binaları yakılıyorsa; IMF'ye borç kapatılırken başka kaynaklardan alınan paraların borçları ülkecek belimizi doğrultamaz bir hale sokmuşken bizi, buna rağmen "herkeste iPhone var, ekonomi canlı" diyebiliyorsa birileri ve susuyorsak; açlık sınırı için biçilen maliyet asgari ücretin bilmem kaç katı ise ve buna rağmen insanlar oy verebiliyorsa eminim ki o sözleri biz ithaf ederken birilerine, birileri de bize ithaf ediyor şu aralar ...
Ne doğru düzgün bir ayaklanış oldu milletvekili maaşına yapılan zamlar için, ne de doğru düzgün bir isyan oldu iki buçuktan üç yapılan emekli aylığı zammına. Yine biz bize, yine kendi içimizde, açıklamalar, konuşmalar yapıp sonra sustuk oturduk, sineye çektik arkamızda olmayan halka bakıp.
Yaptıkları duble yollarla ne güzel onar onar Şehit cenazesi taşıyor memleket! Trafik bile tıkanmıyor bunu yaparken! Türkiye ne güzel gelişti! Her yerde AVM, her yerde kan, her yerde acı!
Yollar, Marmaray-metrolar yapılmasın demiyorum bak, yapılacak tabii! Yapmak zorunda oldukları şeyleri yapıp övünmeyi iyi bilirler, benim kastettiğim o.
Yap-boz tahtasına dönmüş bir eğitim sistemi içerisinde binlerce işsiz mezundan bahseden yok; atanamayan öğretmenlerin hayatını kimse sorgulamıyor.
Her gün patronun "senin yerine onlarca eleman bulurum" tehdidiyle anasını ağlattığı işçinin tek bir umudu kalmamış ... İntiharların yüzdesi yayınlanmıyor. Her evde bir acı (...) ve bir şehit annesi "vatan değil oğlum sağolsun!" diye haykırıyor!
Hani o hepimizin avuç içimiz kadar iyi bildiğimiz bir cümle vardır bardağın doluluk oranıyla ilgili. "Acaba" diyorum kendi kendime, "biz hep boş tarafını gören pesimistler mi olduk?"
Bir gün göreceğimiz güzel günler için kan revan bir hayatta yaşamaya çalışıyoruz bana sorarsanız.
Hani ne bileyim; acaba ben dibindeyim ve görmüyor muyum gerçekten güzel renkleri?
Hala insanlar nasıl destekleyebiliyor bu insanları, bu düşünceleri, bu söylenenleri, havsalam almıyor! Benim mavi gördüğümü onlar kırmızı mı görüyor? Aynı resme bakıp farklı sonuçlar çıkartmak böyle birşey işte.
Anladım ki bizler "gözlerini açalım" dediğimiz herşey için aynı şeyi söylüyorlar, tam ters açıdan.
Aynı anda karşı fikirlere birbirimizi ikna etmeye çalışıyoruz...
Ama görmediğin kırmızıya nasıl ikna olursun ... ve maviyi nasıl anlatırsın hiç görmemiş birine ?..
Sunday, 6 September 2015
İşin aslı.
Saçımı tarayacaktım ... her gün, hatta bazen günde iki kere yaptığım gibi. Upuzun dümdüz saçlarım var benim. Taramaktan başka herşeyi yaptım onlara ama saatlerce. Aynı, yatağın üzerindekileri koltuğa, koltuğun üzerindekileri yatağa atar gibi; önce topladım, sonra açtım, sonra ördüm, sonra yine topladım. Tarasam düzene girecek bir saçım, arap saçına dönmüş bir düzen var şu aralar... Tarasam ülkem düzelir mi acaba?
Sahile vurmuş insanlık başlığını taşıyan bir fotoğraf dönüyor bir zamandır internette. Minicik 3 yaşındaki bir bebek, minicik bedeni karaya vurmuş Suriye'deki savaştan kaçmak için ailesiyle bindiği bot alabora olduğunda... Boğularak can vermek ne acı.. Eğer bunu yaşayan büyük bir insan olsaydı belki bu kadar ses getirmezdi ki keza öyle zaten; arkadaşımın şahsen şahit olduklarını dinlediğimde dehşete kapıldım.
Bu ara çok dehşet verici şeyler oluyor dünyamda. Yeni bir işim var mesela, çok harika insanlarla çalışmaya başladım eski iş yerimdeki insanlar gibi; alışma sürecim biraz daha uzun sürüyor işi öğrenme çabamla birlikte. Bilmediği bir işi yapmak bir insan için en dehşet verici şeylerden biridir bana soracak olursanız. Neyseki dediğim gibi harika insanlar var etrafımda ve desteklerini hiç esirgemediler şu ana kadar. Bu güzel haber.
Yine bir çocuk öldürülmüştü geçenlerde ve Kürt olduğu için "ama terörist" demişti baĞzı haysiyetsiz şahsiyetler. Bunun güzel yanını bulamıyorum. %100 dehşet garantili bir hikaye bence bu. İnsanlar, ölenin ırkına göre üzülüyor veya seviniyor... Bu neyin kini? Neyin düşmanlığı acaba ...
Bu ara ya çocuklara ya kadınlara oluyor olan. Ülke'nin karışıklığına bir çok sebep getirebiliyor insanlar ancak bence en büyük sebep dünü çabuk unutmamız. Bu ülkede her saniye güncellenen bir gündem var ne yazık ki.
Dün ağladığımız ne varsa, sövdüğümüz kim varsa bugün bambaşka hallerdeyiz. Neye eylem yapacağımızı şaşırdık, neyi protesto edeceğimizi, neye sevineceğimizi, neye ağlayacağımızı.
Teskerelere onay verilmesi için iki kolu, iki bacağı, olmayan beynini kaldıran insanlar var bir yerlerde. Aynı oksijen sarfiyatı yaptığımızdan şüphe ediyorum.
Aynı zamanda maden facialarının modası geçti, Özgecan'ı hala profil fotoğrafı yapanlar "e değiştir artık" cümlelerini duymaya, Ali İsmail'in kim olduğu unutulmaya, Ethem Sarısülük'ün katilinin serbest kalışı olağan durumlar listesinde yerini almaya, asansör faciası raflara kaldırılala, canlı bomba mükemmel insanları öldürmesi hatırlanmamaya (hani şu çocuklara oyuncak götürenler) ve Gezi Mücadelesi'nden de geriye "ya zaten ilk günler Gezi Gezi'ydi, sonradan cozuttu onlarda" cümleleri yankılanmaya başlayalı saatler oldu ...
Bu ülkede 1 saatte 60 potansiyel gündem değiştiğinden, oldukça uzun bir zaman diliminden bahsediyoruz esasen.
Türkiye gündeminde değişmeyecek ve aslında sadık kalarak sürekli bahsedebileceğimiz tek şey nem.
7'den 70'e, tüm politik görüşlerin, tüm dini inançların, tüm sosyal ekonomik sınıfların ceremesini çektiği tek şey NEM. Ne acı değil mi?
Yaklaşık 10 dakikadır burada bunları yazıyorum, klişeleşmiş şehit haberlerinden başka gündemde değişiklik olup olmadığını kontrol etmeliyim artık. Artık trafik kazası haber niteliğini kaybetti ne zamandır, yakında şehit haberlerine de aynısı olursa şaşırmam.
Her gün bi şehit veriliyor ne de olsa ... Tozlu raflar böyle zamanlar için var.
A sahi, bir tiyatro sanatçısı düşünce özgürlüğünü kullanması sebebiyle ihraç edilmişti günler önce. Bir yerlerde savaşlar oluyor bu arada, her gün olduğu için onu da es geçiyoruz artık.
Ee, yarın ne giysem?
Nem var ya, çok terliyor insan. Önce saçımı tarayayım, sonra pamuklu birşeyler bakarım artık.
Sahile vurmuş insanlık başlığını taşıyan bir fotoğraf dönüyor bir zamandır internette. Minicik 3 yaşındaki bir bebek, minicik bedeni karaya vurmuş Suriye'deki savaştan kaçmak için ailesiyle bindiği bot alabora olduğunda... Boğularak can vermek ne acı.. Eğer bunu yaşayan büyük bir insan olsaydı belki bu kadar ses getirmezdi ki keza öyle zaten; arkadaşımın şahsen şahit olduklarını dinlediğimde dehşete kapıldım.
Bu ara çok dehşet verici şeyler oluyor dünyamda. Yeni bir işim var mesela, çok harika insanlarla çalışmaya başladım eski iş yerimdeki insanlar gibi; alışma sürecim biraz daha uzun sürüyor işi öğrenme çabamla birlikte. Bilmediği bir işi yapmak bir insan için en dehşet verici şeylerden biridir bana soracak olursanız. Neyseki dediğim gibi harika insanlar var etrafımda ve desteklerini hiç esirgemediler şu ana kadar. Bu güzel haber.
Yine bir çocuk öldürülmüştü geçenlerde ve Kürt olduğu için "ama terörist" demişti baĞzı haysiyetsiz şahsiyetler. Bunun güzel yanını bulamıyorum. %100 dehşet garantili bir hikaye bence bu. İnsanlar, ölenin ırkına göre üzülüyor veya seviniyor... Bu neyin kini? Neyin düşmanlığı acaba ...
Bu ara ya çocuklara ya kadınlara oluyor olan. Ülke'nin karışıklığına bir çok sebep getirebiliyor insanlar ancak bence en büyük sebep dünü çabuk unutmamız. Bu ülkede her saniye güncellenen bir gündem var ne yazık ki.
Dün ağladığımız ne varsa, sövdüğümüz kim varsa bugün bambaşka hallerdeyiz. Neye eylem yapacağımızı şaşırdık, neyi protesto edeceğimizi, neye sevineceğimizi, neye ağlayacağımızı.
Teskerelere onay verilmesi için iki kolu, iki bacağı, olmayan beynini kaldıran insanlar var bir yerlerde. Aynı oksijen sarfiyatı yaptığımızdan şüphe ediyorum.
Aynı zamanda maden facialarının modası geçti, Özgecan'ı hala profil fotoğrafı yapanlar "e değiştir artık" cümlelerini duymaya, Ali İsmail'in kim olduğu unutulmaya, Ethem Sarısülük'ün katilinin serbest kalışı olağan durumlar listesinde yerini almaya, asansör faciası raflara kaldırılala, canlı bomba mükemmel insanları öldürmesi hatırlanmamaya (hani şu çocuklara oyuncak götürenler) ve Gezi Mücadelesi'nden de geriye "ya zaten ilk günler Gezi Gezi'ydi, sonradan cozuttu onlarda" cümleleri yankılanmaya başlayalı saatler oldu ...
Bu ülkede 1 saatte 60 potansiyel gündem değiştiğinden, oldukça uzun bir zaman diliminden bahsediyoruz esasen.
Türkiye gündeminde değişmeyecek ve aslında sadık kalarak sürekli bahsedebileceğimiz tek şey nem.
7'den 70'e, tüm politik görüşlerin, tüm dini inançların, tüm sosyal ekonomik sınıfların ceremesini çektiği tek şey NEM. Ne acı değil mi?
Yaklaşık 10 dakikadır burada bunları yazıyorum, klişeleşmiş şehit haberlerinden başka gündemde değişiklik olup olmadığını kontrol etmeliyim artık. Artık trafik kazası haber niteliğini kaybetti ne zamandır, yakında şehit haberlerine de aynısı olursa şaşırmam.
Her gün bi şehit veriliyor ne de olsa ... Tozlu raflar böyle zamanlar için var.
A sahi, bir tiyatro sanatçısı düşünce özgürlüğünü kullanması sebebiyle ihraç edilmişti günler önce. Bir yerlerde savaşlar oluyor bu arada, her gün olduğu için onu da es geçiyoruz artık.
Ee, yarın ne giysem?
Nem var ya, çok terliyor insan. Önce saçımı tarayayım, sonra pamuklu birşeyler bakarım artık.
Sunday, 17 May 2015
aç o müziğin sesini!
Kapat ışıkları, yak bir mum, müziği son ses aç, öyle ki kendi düşünceni duymak için çığlık çığlığa bağırsın beynin!
Ritme kaptır bedenini.
Gözlerini kapanır, bir bakmışsın bedenin dans ediyor.
Uzaydan dünyaya bakar gibi ...
Çoğun içindeki az gibi ...
Yeltenip, sonra cesaret edemediklerin gibi ...
Kapat gözlerini, karanlığın rüyasına dal.
O an başka hiç kimse yok aklında işte.
O an sadece müzik, sen, mum, siyah, dans, ritm ...
Şunu söyleyebilirim ki; o anda varolduğunu hissedeceksin!
Yaşadığını.
Elektriği.
Yemişim gerisini zaten.
HAYAT SÜPER LAN!
YAŞA!
GÖR!
HİSSET!
AÇ O MÜZİĞİ!
AÇ!
SON SES AÇ!
HİSSET!
DANS ET!
VAZGEÇ!
UMURSAMAYA DEĞMEYECEK HERŞEY O MUMDA YANIYOR CAYIR CAYIR!
UNUT!
KENDİNİ AFFET!
ÇOK GÜZEL ULAN!
YANIYOR!
BİTİYOR!
GİDİYOR!
ACIMIYOR!
BİTTİ!
DANS EDİYORUM!
RİTM ŞAHANE!
YAŞIYORUM!
YAŞADIĞIMI ANLIYORUM!
Subscribe to:
Posts (Atom)


