Uzun mesajların hisleri doğru tercüme ettiğine inanırdım eskiden. Sırf bu sebepten buraya yazarken bile bir cümlem 2-3 satır olurdu. Müthiş bir konsantrasyon gerektiriyor cümleyi düşürmemek, zamanlamayı devam ettirebilmek. İnsanların umursamaz tavırlarıyla bana verdikleri öğütlerden çıkardığım sonuç ise kısa cümlelerin sloganlaştığı, akılda kaldığı, daha akıcı olduğu.
Sonra farkettim ki ben, başka türlü yazamaz, konuşamaz olmuşum. O denli uzun uzadıya cümlelerle ifade etmişim ki kendimi uzun zamanlar boyunca... Derken yine farkettim ki ben, kimse okusun ve güzel güzel popüler olayım diye de yazmıyormuşum. Benim derdim içimi dökmek, hislerimi paylaşmakmış. O halde, yağlı-ballı laf salataları yatağında, süslü püslü çekimli cümleler yumağı servis etmeye devam edecekmişim. Vah size, vahlar size!
___________________________o__________________________
Bir varmış, bir yokmuş.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellak, pireler berber iken bir küçük solucan varmış.
Bu küçücük, mini mini solucan, yemyeşil, çiçeklerle dolu bir bahçede yaşarmış.
Bu masallara layık cennet gibi bahçeye sabah güneşi vurduğu zaman, önce serçeler başlarmış şarkılarını söylemeye; sonra kelebekler dans edermiş pembe, mor ve kırmızı çiçeklerin arasında; minicik kedi yavruları ağaçlara tırmanırmış; insan denen acımasız ve iğrenç mahlukatlar ise etrafta gördükleri bu canlıların çoğunu öldürür ve zevk alırmış.
İnsanlar olmadığında bütün kainat bu masal gibi bahçede barış içinde yaşarmış.
Günlerden bir rüzgarlı Pazar sabahı, bir karınca kardeş koşmuş mini mini solucanın yanına. "Bu rüzgar yağmur getirir. Yemek depolamalıyız acele acele!" demiş.
Mini mini solucan daha ne olduğunu anlayamadan, karınca kardeşin sözlerini duyan bütün canlılar telaşla etrafta koşuşmaya başlamış. Solucan, insan ismindeki mahlukatlarında telaşlandığını görünce hemen yola koyulmaya karar vermiş ve karıncaları, sinekleri, kelebekleri, tırtılları ve etraftaki diğer canlı kardeşleri toplantıya çağırmış.
"Sevgili canlı dostlarım! Telaşlanmanın kimseye bir yararı yoktur! Karıncalar, siz alışagelmiş güzergahınızda taşımacılığa devam ediniz. Sinekler, siz bize yol göstererek yemek bulmayı kolaylaştırınız. Ben de en küçük ve yavaş olanınız olarak, insanlara görünmeden keşfe çıkacağım! Yemek bulursam, karınca kardeşler taşıma güzerahını değiştirir, bu beklenmedik anda gelen yağmur için erzak toplarız. Belki sığınak bile bulabiliriz!"
Hemen koordine olan canlı dostlar, birbirine yardım etmeye başlamış. Kelebekler, depolama için çiçek kök ve dalları ve ağaç gövdesinde yer aramaya koyulmuşlar. Sinekler hemen havalanarak etraftaki yemekleri rapor etmeye başlamışlar. Karıncalar, sineklerden ve kelebeklerden gelen raporlar doğrultusunda bir yol haritası çıkartıp mini mini solucana iletmişler.
Lider solucan da çizilen harita doğrultusunda, insanlardan en güzel kaçabileceği yerleri seçerek, kendini göstermeden keşfe çıkmak için yola koyulmuş. Sineklerden seçilmiş olanlar, liderleri mini mini solucanı olabildiği kadar uygun bir yere taşımışlar. İyi şanslar dileyerek solucanı yanlız bırakarak işlerine devam etmişler.
Hem korkarak, hem de sorumluluğun verdiği güç ve dostlarına duyduğu sadakat duygusuyla lider solucan, öncelikle kocaman bir dağı inmiş. Engebeli yolda, düşe kalka, rüzgarlara ve fırtınalara göğüs gererek, etraftaki karınca dostlarının da yardımıyla, insanlara görünmeden aşağı kadar inmeyi başarmış.
Güneş en tepeye vardığında, değişik engebelerle dolu bir dağı tırmanması gerekmekteymiş. Dört tane uzun dağ ayağı ve en tepede belkide tanrıları görebileceği yükseklikte bir dağ tepesi.
Her bir kasını zorlayarak, o dümdüz ve yüksek dağ ayağını çıkmaya başlamış.
Hareketlerini olabildiğince yavaş tutarak ve kendini olabildiğince uzağa uzatarak yolu yarıladığında, güneş aşağı inmeye başlamış. Güneşin gitmesi demek insanların da dağın etrafına gelmeleri demekmiş. Bunu çok iyi bildiğinden lider solucan artık daha hızlı yukarı çıkmaya karar vermiş.
Belki de hayatında hiç olmadığı kadar kendini zolayarak dağın tepesine çıktığında, karşısında bir çok tepe ve tepecikler varmış.
Biraz soluklandıktan sonra, işe koyulmuş lider solucan. Önce karşısına çıkan ilk tepeciği incelemiş ve geçmiş. Kocaman bir yarık belirmiş dağın tepesinde; büyük bir azimle o yarığı atlayarak gemiş. Değişik renkte bir tepecik çıkmış karşısına. İçindeki bütün hisler o tepeciği es geçmesini söylese de, söz verdiği dostları aklında; o tepeciğe yönelmiş.
Tepenin etrafında dolaşmaya başlamış. Yine bir hayal kırıklığı. Yine yiyecek bulamaması onu üzmüş, fakat devam etmeğe karar vermiş lider solucan.
Tam dağa inmek için yeltendiği sırada, üzerinde durduğu tepecik sarsılmış. bütün varlığıyla tutunduğu tepecik gittikçe yükselmeye başlamış.
Kalbi yerinden çıkmak üzere, hızlı hızlı çarpıyormuş..
İnsan denen acımasız ve iğrenç mahlukatın gözleri belirmiş gözlerinin karşısında, dağ kadar büyük.
"Olamaz! Olamaz! Olamaaaazzzz!"
Dudakları kendinden bağımsız, sadece bu cümleyi tekrarlarken, kendisi de kaçabileceği bir yol aramaya koyulmuş. Bütün kasları korkuyla titrer halde, tepeciğin etrafında dönenmeye başlamış.
Derken kocaman bir gölge...
Kaskatı olan kaslarının büyük bir kuvvetle ezildiğini hissetmiş lider solucan.
Gözlerini açtığında bütün vücudu ezilmiş ve duyduğu tek şey acı...
Lider solucan meğer kendini farkettirmeden koca koca dağları tepeleri geçerek, insan denen acımasız ve iğrenç mahlukatın telefonuna tırmanmış.
Karınca dostları hemen yardımına koşmuşlar, ancak ne fayda ...
O masal bahçesi, lider solucan için yasa boğulmuş adeta.
Rüzgar esmiş, esmiş.
Yapraklar ağlamış.
Kelebekler ağlamış.
Serçeler şarkılarını ağıta döndürmüş.
Mini mini vücudunda taşıdığı cesur kalbi, sonsuza dek o masal bahçenin canlılarının hafızalarına kazınmış.
Derken bulutlar ağlamış...
Bulutların gözyaşları mini mini solucanı, doğa ananın koynuna; toprağa indirmişler usulca.
__________________o___________________
Telefonumun üzerine çıkmış olan solucanı, ben elime alıp da bahçeye koyana kadar, telefonumu hışımla elimden alıp, o zavallı canlıyı eliyle ezen insana ithafen yazılmıştır.