Thursday, 9 February 2012

Harry Potter Costumes...

Why and why Harry Potter costumes are still sold for kids, after all these time?

How would you expect a 7 year old kid to understand the importance of that costume?

They will never understand!

They will never ever understand why we waited that publishing date of the book like crazy...

They will never ever understand why we tried to read those books slowly so it wouldn't finish quickly...

They will never ever understand why we have watched the movies like a million times...

They will never ever understand why we wish Hogwarts was real...

They will never ever understand why we all secretly waited for that acceptance letter...

They will never ever understand why we cried so deeply when Dumbledore died...


...because we grew up with that story. Hell, most of the actors are same age with us!
...and the costumes are for kids?

Seriously...

Facebook relationships and ages*

Teenager relationships:


Derpina is in a relationship with Derp.

-10 minutes later-

Derpina has changed her profile picture.







-Next Day-

Derpina Herpina has changed her name as "Derpina Derp Herpina Herp"

Derpina's status: He is my Edward and I'm his Bella! This is an endless love! We are totally in love with each other! Bla Bla Bla Bla Bla ....


-3 Days Later-

Derpina Derp Herpina Herp has changed her name to Derpina Herpina.

-2 minutes later-

Derpina has changed her relationship status from "in a relationship" to "single".

-1 minute later-

Derpina Herpina
"I hate boys! They are all the same! Bla Bla Bla Bla Bla Bla Bla Bla Bla Bla!"


...and when we see it we all think: "they've had sex and she was waiting for a proposal when he left"...
___________________________________________

18 to 34 years olds' relationships:

Day 1:
Gossip People: Hey! I have seen Derpina and Derp kissing today!

Day 2:
Gossip People: Hey! I have seen Derpina and Derp holding hands today!

Day 3:
Gossip People: Hey! I doubt it's a relationship! If they were in love it would be Facebook official, right?

 -2 weeks later-

Derpina is in a relationship with Derp.

10 seconds later:
Gossip People: Hey! Finally! I thought it was all about sex...


-1 year later-

Happy Anniversary!






10 minutes later:
Gossip People: Oh gosh... They will get married I guess!

-3 months later-

Derpina has changed her relationship status from "in a relationship" to "single".

1 minute later:
Gossip People: Hehe! I knew they wouldn't last long!

_____________________________________________________

35 to 50 years olds' relationships:

Derpina is married with Derp.


Derpina has 36 friends.

Derpina has changed her profile picture. (It's a flower)

Derpina has added Herpina as her daughter.

Derpina's status: Good morning everyone. I wish everyone a nice Monday. Bla Bla Bla.

...

...

...

Boring.

Saturday, 4 February 2012

KAR*

Kış ayının vazgeçilmezidir kar. Çok büyük zevklerdir kar oyunları. Üşüyünce girecek bir evin varsa... 

Kar muhteşemdir. En zevkli doğa tablolarınının sembolüdür. Tabii karnın toksa...

Kimileri kardanadam yapar, kimileri kartopu oynar... Bazıları kayak yapar; tabii cebin doluysa.

Kar'a hazırlıktır botlar, kürklü paltolar, elvidenler, atkılar. Tabii eğer senin için sığınacak bir kuytu ve karnını tok tutacak bir kaç yemek artığı değilse öncelik. 

Şuan ben sıcak yatağımın içine kıvrılmış bunları yazıyorum; evsiz onlarca kişi donma tehlikesiyle karşı karşıyayken. Belediye spor salonlarına alıyor o insanları, ne hoş. Peki ya sonrası? 

Birşeyler yapabilir miyiz?

Thursday, 2 February 2012

American English.

I've just had the weirdest phone conversation with a person who spoke with American English and didn't understand a word I've said.


Him: Hello Mam, how can I help you?
Me: Hi, I would like to cancel the order I've made 10 minutes ago.
Him: Alright. May I have your foul number?
Me: Excuse me?
Him: May I have your file number?
Me: Pardon, what file number?
Him: The form number mam! The one you have filled in 10 minutes ago!
Me: I haven't seen any form number!
Him: Okay, may I have your foul name then please?
Me: My FULL name is Deniz Karadas.
Him: Okay, your full number is right here. Its 01992 -------
Me: But that's my phone number!
Him: Yes, that's what I've been asking!
Me: YOU HAVEN'T SAY PHONE NUMBER!
Him: YES I DID! I'VE SAID PHONE NUMBER LIKE A MILLION TIMES!
Me: Where are you from, dude?
Him: Oh, you accusing me with speaking bad English, ha? I'm from America.
Me: Oh, gotcha.

Wednesday, 1 February 2012

Bir demet karanfil*

Saat sabahın 5'ini gösteriyordu, belki bir kaç dakika geçmişti hatta. Yeni bir gündü bugün, fakat güneş henüz doğmamıştı. Pencere pervazına yaslanmış, sakin sakin nefes alarak bekliyordu saatin gelişini, Nilüfer. 

Yirmidört yaşında bir yazardı Nilüfer ve hafif balık etli sayılabilecek, düzgün bir fiziği vardı. Omuzlarından biraz aşağıya kadar uzanan dalgalı saçları ve ince uzun parmakları vardı. Kahverengi saçları ve mavi gözleriyle bir çok kişiyi kendine aşık ederken o, "önce kariyerim" cümlesini kendisine bir bahane siperi yaparak engelliyordu annesinin "birileri olsun artık hayatında" baskısını. 

Odasının kapısı açıldı, çalınmadan. "Uyumadın mı sen?" diye sordu ağabeyi Çınar, yorgun gözlerle. Uyumamıştı o da belli ki. Nilüfer cevap vermeden arkasına döndü ve ağabeyiyle göz göze gelmeden penceresinin yanındaki yatağına oturdu. "Gelebilir miyim?" diye sordu Çınar. Cevap vermedi Nilüfer. Ağabeyine yer açmak için kenara kaydı. Çınar sessizce kapıyı arkasından kapatıp yanına oturdu. 

Nilüfer gözlerini gezdirdi etrafta. Odasının büyük bir zevk mamülü olduğunu söylüyor ve her gün temizlemekten gurur duyuyordu. Penceresinin kenarında, duvara yaslı bir şekilde duran yatağı, yatağının tam karşısında çalışma masası ve kapısının yanındaki bütün duvarı kaplayacak kadar büyük bir kitaplığı vardı gardırobunun yanında. Her sabah ilk gördüğü şey kitaplığıydı haliyle. "Her kitabı en az iki kez okudum; bu kitaplıktaki" diye açıklıyordu arkadaşlarına. Tahta rengi mobilyaları ve temele uygun dekoratif süslemeleriyle, oldukça zevkli bir odası vardı. Artık hiç bir önemi olmasa da. 

Sabah güneşi vurmaya başladı odanın içerisine. Saat yedi olmuştu. Yaklaşık iki saat boyunca yanyana oturup tek kelime etmediler ağabey-kardeş. İkisi de bir önceki günün kıyafetlerini taşıyorlardı; hastane kokan kot ve basit birer kazak. 

Kapı açıldı yine, tıklatılmadan. Bu kez içeriye uykulu gözlerle anneleri girdi. Perihan hanım "hazırlanın artık" dedi, sert bir ses tonuyla. Uykudan mı yoksa ağlamaktan mı bilinmez... Gözleri kıpkırmızıydı. "Tek araba gidelim. İkiniz de geliyorsunuz. Çınar sen bizi hastaneye bırak. Orada ki işleri halletmek lazım. Nilüfer sen Yağmur'un yanına gidersin. Ben o arada cenazeyle ilgili ne yapılması gerekiyorsa onlarla ilgilenirim. Sen de ordan gidersin, mezarlığa bizi bırakıp. Oradaki işleri hallettikten sonra gelir alırsın bizi." diyip çıktı odadan. 

Çınar "hadi" diyip koluna dokundu Nilüfer'in. Nilüfer kolunu geri çekti hızla. "Gelmiyorum ben" dedi sert bir ses tonuyla. 
"Annemi yalnız mı bırakacaksın?"
"Gelmiyorum ben."
"Nilüfer -"
"Ben gelmek istemiyorum. Anlatamıyo muyum acaba? Gelmiyorum hiç bir yere! Mezarlığa da gelmiyorum, hastaneye de gelmiyorum! GEL-Mİ-YO-RUM!"
"Tamam sakinleş sen ozaman, söylerim anneme ben." diyerek çıktı odadan Çınar. 


************

"Sayın Yazar Nilüfer Işıkoğlu'yla birlikteyiz, bugün. Son kitabı "Ah! Hatırladım" ile ilgili görüşeceğiz. Nilüfer hanım hoşgeldiniz. Sormadan edemeyeceğim, kitabın ismi hayli ilginç. İsim size mi ait?" 

"Aslında isim babama ait. Kitabın taslağını okuyordu ve yanıma geldi, "ya kızım şu adamın neredeydi yazlığı" dedi, sonra da "ah, hatırladım!" diyerek sevinince, bu sevinç nidasını kitap ismi olarak koyma gereksinimi duydum."

"Doğru, kitabın başlarında yazlığın nerede olduğunu belirtiyorsunuz hikayede ama kitabın ortalarında yazlıkla ilgili birşeyler oluyor. Hatırlamaya çalışmıştım ben de."

"Evet. Zaten hikayede de yaşlı Veli amcanın komik maceralarını anlatınca, hikayeye oturdu isim."

"Doğru. Bu arada bu sizin ikinci kitabınız. Diğer yazar ve eleştirmenlerden yaşınızla ilgili oldukça önyargı toplamıştınız ilk kitabınızda. Fakat raflarda yerini aldığı haftanın içerisinde satış rekoru kırmıştı. Bu başarıyı ah hatırladımdan da bekliyor musunuz?"

"Aslında "Ben, Keyfim ve Kahyası"ndan böylesine bir başarı beklemiyorduk. Sonuçta genç bir yazarım, dediğiniz gibi. Önyargılar oluşmuştu daha kitap yayınlanmadan önce. Fakat ilk kitaptan başarı sağlayınca, ikincisi için endişelenmeye başladım. Ne de olsa beklenti dediğimiz şey nankördür, geçmişi unutur. Ben yine kendi beklentilerimi alçak tutuyorum, ne olur ne olmaz."

"Bu arada daha şimdiden izleyici yorumları gelmeye başladı. Oldukça güzel yorumlar geliyor sizin için, bazıları ilk kitabınız "Ben, Keyfim ve Kahyası" ile ilgili. - Bir çok izleyicim yeni kitabınızı heyecanla beklediklerini belirtmişler."

"Sağolsunlar."

"Peki hikayeyi anlatır mısınız biraz? Veli amcanın maceraları dediniz ama.."

"Hikaye aslında kurgusal, hani gerçekte Veli amca gibi kimseyi tanımıyorum. Ama bi yöndende gerçek bir hikaye. Şöyle anlatayım, aile dostlarımız, büyüklerimizin yıllarca anlattığı bazen komik, bazen trajikomik hikayeleri derleyip böyle bir kitap yazdım. Eğlenceli oldu, açıkçası. Hatta babam yazarken de çok yardımcı olmuştu, hatırlattığı bir çok hikaye ve detay vardı."

"Evet, zaten teşekkür kısmında da yalnızca babanıza teşekkür etmişsiniz. Sizin değişik bir baba-kız ilişkiniz var sanırım."

"Şöyle anlatayım, babam benim süper kahramanım olmuştur her zaman. Maddi ve manevi olarak en büyük desteği babamdan gördüm ben. Bugün de doğum günü hatta. Doğum günün kutlu olsun babacım!"

"Anne duymasın."

"Yok canım, annem de biliyor bunun gerçek olduğunu."

"Bu arada geçmiş olsun, kardeşiniz hastanedeymiş."

"Evet, kitap yayınevine gönderildikten sonra Yağmur rahatsızlandı. Önemli birşey olduğunu düşünmüyor doktorlar. Teşekkür ederim sorduğunuz için."

****************************************

"Nilüfer gelmek istemiyor." dedi Çınar. O'na hak verdiği ses tonundan belliydi. Nasıl gidecekti hastaneye? Nasıl bakacaktı Yağmur'un gözlerine, onu üzmeden?
"Benim için kolay mı sanıyosun sen? Biri evladım, biri bunca senelik kocam! Kolay mı sanıyosunuz?" diye isyan etti Perihan hanım. "Organ bulunamadı! Olmadı! Beni mi suçluyosun sen?"
"Saçmalıyosun. Kimsenin kimseyi suçladığı yok anne. Rahat bırak kızı."



******************

"Ragıp koş! Nilüfer çıktı!" diye seslendi Perihan hanım, hastane odasının kapısına doğru. Ragıp bey heyecanla Yağmur'un biraz önce boşalan yatağının ucuna, yirmi sekiz senelik hayat arkadaşının yanına oturdu. Gözleri televizyondaydı. "Babacım! Doğum günün kutlu olsun! Bugün sana en güzel hediyeyi vereceğim! Mutlaka izle beni televizyonda!" demişti sabah Nilüfer. 

Televizyondan "Sayın Yazar Nilüfer Işıkoğlu'yla birlikteyiz, bugün. Son kitabı "Ah! Hatırladım" ile ilgili görüşeceğiz. Nilüfer hanım hoşgeldiniz. Sormadan edemeyeceğim, kitabın ismi hayli ilginç. İsim size mi ait?" konuşmasının sesi geliyordu Yağmur'un doktoru odaya girdiğinde. 

"Ragıp bey, sizinle odamda görüşmemiz mümkün mü?" diyerek, Ragıp beyin eşlik etmesi için bekledi kapı eşiğinde. 
Doktorun odasına girdiler birlikte. Doktor bey kendi koltuğuna oturdu ve Ragıp beye masa önünde duran koltukları işaret ederek "buyrun lütfen" dedi. 
"Ragıp bey. Yağmur'un rahatsızlığının pek önemli birşey olmadığı kanaatindeydim bildiğiniz gibi, fakat emin olmak için bir kaç test yapıldı. Test sonuçları biraz önce çıktı ve pek iç açıcı olduklarını söylemek zor. Sizinle açık konuşacağım. Yağmur'un test sonuçları böbrek yetmezliğine işaret ediyor."

"Nasıl yani? E ne yapacağız?"

"Uygun bir böbrek bulununcaya kadar -"

"Bu ülkede kaç kişi organ bağışında bulunuyor doktor bey? Ya hiç bulunmazsa böbrek? Kızım ölecek mi benim!?"

"Ragıp bey, sakin olunuz  -"

"Doktor bey! Kızım ölecek mi benim!? Dürüst olun!"

"Bakın bu çok ciddi bir rahatsızlık-"

"Diyalize mi girecek benim kızım bu yaşta!?"

"Ragıp bey-"

"O daha 17 yaşında!"

"Peki canlı verici olmak ister misiniz?"


***********************

Perihan hanım Nilüfer'in odasına girdi bir hışımla. Nilüfer annesine döndü. Annesi aynı hışım ve sinirle tokat attı Nilüfere. 

"Geleceksin! Yağmur'a hiç bir şey belli edilmeyecek! Kalk!" diyerek kolundan tuttu Nilüferin. Nilüfer ayağa kalktı ve annesinin kolunu sıktı. Perihan hanımın canı acımıştı ama belli etmedi. Nilüfer annesinin gözlerinin içine baktı. "Benim babam öldü dün! Senin kocan öldü dün! Gözünden bir damla yaş aksın!" diye bağırdı. 

Perihan hanım bir hışımla kolunu çekti kızından. "Benim kızım hayata döndü dün!" dedi ve Nilüfer'in odasının kapısını çarparak gitti. 

************************

"Alo baba? İzledin mi programı? Nasıldım?" 

"Nilüfer, kızım, çıktınsa kanaldan acilen ilk uçakla hastaneye gel."

"N'oldu baba? Yağmur'a bişey mi oldu?"

"Gel kızım sen, gelince anlatırız."

***************************

"Maviş... İyi misin?" diye sordu Çınar, Nilüfer'e. 
"Kızım kurtuldu dedi. Umrunda bile değil... İnanabiliyo musun? Kızım kurtuldu dedi!" diye isyan etti Nilüfer. 
"Öyle bi' durumdayız ki... Nasıl hissedeceğini şaşırıyor insan. Sinirleneyim mi, üzüleyim mi, ağlayayım mı, bağırayım mı?"

************************

"Alo?"

"Alo, anne? Babam nerde? Ben hastanenin kapısındayım. Yürüyorum içeri doğru şimdi."

"Tamam, Çınar çıksın yanına, kafeteryaya git sen."

"Ya n'oluyo söylesene!"

"Tamam, abin anlatır gelince."

"Anlatsana anne! Alo! Alo!!"

-

"Abi! Burdayım!"

"N'aber? Aç mısın? Alayım mı bişeyler?"

"Ya boşver sen yemeği. N'oluyo anlat, çatlıyorum, dün gelemedim zaten, uçaklar ful dolu!"

"Yağmur'da böbrek yetmezliği bulundu."

"NE!!!"

"Dur, otur sakin ol. Canlı donör diye bişey varmış. Birinci derece akrabadan nakil. Babamın dokuları uydu. Ameliyata girdiler biraz önce."

"Ya daha dün sabah konuştuk! Neden söylemediniz?"

"Bizim de dün öğlenleyin haberimiz oldu."

"Ben yayındayken?"

"Yüksek bi ihtimalle. Babam ameliyata girmeden önce sana bişeyler yazdı, sen geldiğinde hala ameliyatta olacağını biliyodu." Çınar cebinden bir kağıt parçası çıkarttı ve Nilüfer'e uzattı. 


Mavişim, canım kızım, bugün senin konuşmalarını dinleyemedim televizyonda. Ama zaten sizler bana en güzel doğum günü hediyesisiniz, başka birşeye ihtiyacım yok. 
Sen şimdi çok endişelenmişsindir. Üzülme, sıkılma. Herşey çok daha iyi olacak. Ne mutlu bize ki bu kadar büyük bir ameliyatı bugün yaptırabilme şansımız var. Para denilen zımbırtı bir işe yaradı bugün. 

Kızım, eğer bana birşey olursa sana vasiyetim yazmaya devam etmendir. Çınar'a okuma dedim, eğer sözünde durmuşsa söyle O'na, ona vasiyetim size sahip çıkmasıdır. Yağmur iyileşsin, başka hiç bir şey istemiyorum canım kızım. Anneninizi üzmeyin. Yağmur'a iyi bakın. Kendinize dikkat edin. 

Unutmayın ki bugün kefeni yırtsam bile, gün gelecek gideceğim aranızdan. Bugün veya o gün gelinceye kadar tek temennim sizin iyi bir yerlere gelmenizdir. Ne de olsa bana verebileceğiniz bir demet karanfildir en sonunda. 

Hepinizi seviyorum. 




*





Bir demet karanfil tutuyordu Nilüfer ellerinde. Ağabeyi Çınar tuttuğu küreği koydu kenara. Biraz sonra dualar okunmuş, görevler tamamlanmıştı ki insanlar dağılmaya başlamışlardı. Çınar sessizce mezarın yanına oturdu. Perihan hanım sonunda ağlamıştı. Yağmur hastanedeydi hala. Nilüfer elindeki karanfilleri yeni atılmış toprağın üzerine koydu. Bir avuç toprak aldı ve bir cam kavanozun içerisine koydu. Çantasından yeni yayınlanmış kitabını çıkartıp karanfillerin yanına koydu. 

"Doğum günün kutlu olsun baba" dedi ve yavaş adımlarla, sessizce çıktı mezarlıktan. 


SON.

`````````````````````````````````````````````````

DK.

Saturday, 28 January 2012

Gri*

Ardıma dönüp baktım her adımımda.
Geçtiğim yolları zihnime kazıdım.
Mavi gökyüzüne uyudum.
Gri bir ayaza uyandım.

Kör karanlık bitmişti orada..

Adres soramaz kimseler.
Yolun sonu belli midir nihayet?

Adres sormaz kimseler...

Ardıma dönüp baktım her adımımda.
Geçtiğim yolları ezber ettim taş taş.
Bir dost zikrederse şayet benim adım;
Söyle yüreğim; ben çarpmadım!

Uzun uzun yürüdüm gibi geldi,
Belki beş, belki on sene evveli.
Şunca yıl geçmiş, yürüyorum yine.
Zihnim açık, ardım belli.

Ardıma dönüp baktım sandım her adımımda.
Ardımı görmedim ama aslında.
Bir koyu gri sis basmış akşam vakti...
ve ben o sisi izlemişim adım başı.

Bir adım daha atmamalı artık.
Geçmişi tanımalı geleceği görmeden.
Öğrendim sakallı amcanın her lafını.
Yokmuş hayatta pembe toz, mavi gökyüzü...

Faili meçhul cinayete kurban gitmiş,
Ardımızdakilerin binbir tanesi...
Hepsinin faili belliymiş;
Sessiz kalırmış halk vicdanı...

Kimilerini asmışlar,
Kimileri vurulmuş...
Yine de gün doğmuş;
Güneşi zaptetmeye ant içmişler...

Birileri yazmış, birileri düşünmüş...
Birisi de gelmiş, düşüneni ütmüş...
Son nefesine kadar direnmiş birileri...
Direnen için direnmiş diğerleri.

Ardıma döndüm, bakıyorum uzun uzun...
Adıma döndüm, bakıyorum anlamlı.
Kimin ne gördüğü değil zaten sorun;
Diğerleri gri bir ayaza uyandı.

Saturday, 21 January 2012

O son satır ...

Camlardan birisinin aralık kaldığı gece, bu gece... Rüzgarın uğultusu dolduruyor kulaklarımı. Üşümüyorum ama nedense. Mutsuzum yine... yine çok mutsuzum.

Büyüdüm ve anladım nedenini; ezbere dayalı sistemin. Öyle işlemiş beyin kıvrımlarıma; bugün farkettim. Yerine getiremediğimiz görevimiz. Herşeyi anlatan o son satır. . .


Geçmişimi düşündüm uzun uzun. Çocukluğumu. Aynı ritm ile söylediğim satırları. O zamanlar o satırlar, yalnızca peşpeşe gelmiş söz yığınıydılar. Şimdi anlıyorum her bir noktanın sırrını. Bugüne gönderilen en büyük mesaj; o son satır. . .


Ağladım içten içten bu gece. İki ayrı şey "ezberledik" ilkokul döneminde. İkisi de bugün geldiğinde ne yapmamız gerektiğine bir mesajmış meğerse... ve nereden başlayacağımızı söylüyor; o son satır. . .

Mutsuzum! Yerine getirmediğim görevimi çok geç anladığım için mutsuzum! Kaç seneler oldu. Çok mu geç acaba? Belki bir yerlerde ümit vardır hala... gerçi biliyorum, yapabiliriz; öyle söylüyor o son satır!

Geç oldu farkına vardığım...
Elbet tek değilimdir ama...
Nice zaman geçti, hala umut var mıdır?
Çaresizlik eğmesin boynumuzu diyeymiş meğer..
Lakin nasıl olacak? Bilemiyorum...
İĞne arar gibi samanlık içinde,
Erken veya geç, farkendeleri arıyorum!
Hayatımız buna mı bağlı? Bilinmez...
İnsan bu kadar ileriyi nasıl görebilir? Aklım almaz!
Tek başına değiliz hala!
Aklım almıyor ama kalbim heyecanlı!
Biliyorum, bulunacak çaresi...
Evvela farketmek gerekiyormuş... Farkettim

ve

O son satır anlattı bana herşeyi.
Nerede olduğunu biliyorum kudretin.
Demiş ya; kanına bak!
O son satır anlattı bana herşeyi!
Kaç seneler anlamsızdı;
Unutuldu... Çünkü;
Zamanı gelmemişti hatırlanmak için!
M.K. . .
Anlatmış bugünü bize, onca sene evvelinden!
"Yalanlara kanmayın" demiş!
"Işığımız sizsiniz!"
Son satır vurdu yüzüme yüzüme utancımı!

Utanıyorum. Bunca yıl sonra farkettiğim için. Şimdi bu utancı telafi etmek zamanıdır!