Wednesday, 9 November 2011

Dört dakikalık hayat dersi!

Bundan seneler evvel "hit" olmuş bir klibi izledim geçen gün. Dört dakikalık klipte okadar güzel bir ders veriliyor ki, üzerine bir kitap çıkarabilirim; fakat klipte anlatıldığı kadar derin olmaz...

İki tane lezbiyen kız var klipte. Demir örgülerin ve dikenli tellerle çevrilmiş bir alanın içerisindeler. Hava yağmurlu. Onları izleyen insanların hepsi şemsiye altına sığınmış ve paltolarına bürünmüşler. Kızlar ise incecik gömlek ve minicik bir etekle yağmurda dans ediyorlar.
Klibin sonunda kızlar, bulundukarı alanın etrafında yürüyerek, "kafesimsi" yerden çıkış buluyorlar. Klibin sonunda gördüğümüz kare ise, insanların demir örgülerin ardından onlara bakmaya devam ettikleri ve kızların uzaklara doğru yürüdükleri.

Herkese soruyorum ne düşündüklerini. Her kafadan ayrı ses çıkıyor bu kliple ilgili. Bazıları izlemiyor bile. Ne de olsa "lezbiyenlik" var klipte; a-aa! Terbiyesizler! değil mi?

Halbuki ne kadar güzel anlatmışlar...

İnsanoğlu, yıllarca dayatılan doğru ve/veya yanlış adetler yüzünden, gördüğü ve öğrendiklerine ters gelen herşeyi kendi kafasında tel örgüler içerisine hapsetti. Öyle ki bugün, en gelişmiş bilinen avrupa ülkelerinin çoğunda, hala "gay evlilikler" yasal değildir. Öyle ki bugün, en basit örneğiyle, yağmurda incecik kıyafetlerle gezen sırılsıklam birisini görsek, garipseriz ve "bu havada böyle sokağa mı çıkılır?" deriz. Neden? Çünkü yağmurda ıslanan insan, koşarak bir yerlere saklanmaya çalışmalıdır. Eğer o insan sakin sakin yürüyorsa, ya psikolojik bir rahasızlığa sahiptir, ya da sarhoş falandır. Böyle düşünmüyor musunuz? Düşünmüyor muyuz?

İnsan okadar çok tel örgü çekmişki beynine, en sonunda kendisini hapsetmiş tam orta yere. Sonra oturup izlemiş "yıkılmak zorunda kalan" örgüleri. Kendine zarar verecekler diye mi çekmiş o örgüleri en başında? Sanmıyorum. "Katılmıyorum söylediğinize" diyebilmek bir topluma, ne kadar yalnızlaştırıcıdır... Ne kadar korkunçtur! Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar... En güzeli, herkes gibi tellerle donatmak beyninin içini...

Ne kadar kıskanır o baş kaldıranları, örgüye soktuklarını... Ne kadar kıskanır da cesaret edemez onlara arka çıkmaya... Onların yanında durmaya... O örgüleri beyninden kaldırmaya! Çünkü insanoğlu bilir ki, bir gün o örgüleri diğerlerinden önce kaldırırsa beyninden, çorap söküğü gibi gelecek gerisi! Yanlış olanı bir kez görünce, herşeyi sorgulayacak! İnsanoğlu, korkak bir tavuktur ve o tavuk, birgün kesilmek için büyütüldüğünün farkında olmaktan kaçar köşe bucak. İnsanoğlu bir koyundur, sürüdeki... İnsanoğlu, herşeydir ama bir tek şey değildir; "düşünebilen hayvan". Zira bundan yüzyıllar önce, düşünme yetisi elinden alınmıştır. Birgün o tel örgüler, yaşayan her bir bireyin beyninde eriyip yok olduğunda, "insanlık" devrimi yapılacak dünyada. İşte o gün, Özgürlük Günü olarak kutlanacak "sorgusuz, sualsiz".


İlgili vidyo:

Sunday, 30 October 2011

"Düşündüm buldum sandığım 100 yıllık gerçekler..."

Yine okuduğum bir kitabın beni uzun uzun düşünmeye sevkeden içeriklerinden biriyle karşınızdayım. Hikaye karışık değilse de, akıl bulandırıyor ve sorgulatıyor bugünümüzü.

Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellak, pireler berber iken, dönemce düşünme yetkisi hala elinde olan insanların bazıları bilimadamıymış. Bu bilimadamları, bugünün teknolojisiyle ortaya çıkarılmış bazı bilimsel gerçekleri, o dönemde ellerindeki, bugün "teknoloji" sayılmayan, alet ve edevatla zaten ortaya çıkartmış. Öyle ki, 3 boyutlu filmlerin revaçta olduğu 2011 yılında yaşayan bizler; o dönemde bilimadamlarınca tartışılan "10. boyut"tan haberdar değilizdir.

Yine, yeni izlediğim bir belgeselde yer alan "piramitlerin konuluş biçimlerinin . . . yıldızlarının alacağı şekle tekabul ettiği ve o dönemde, bilimadamlarının canla-başla bugüne, bizlere bir mesaj gönderme sıkıntısında oldukları" konusu kafamı kurcalamıştı.

Bugün gündemde olan "2012-Dünya'nın sonu" tartışmalarına yol açan Maya takviminin ortaya çıkış tarihi; dedelerimizin dedelerinin dedelerinin dedelerinin, halen portakalda vitamin olduğu tarihten çooooook öncedir.

İnsanoğlunun hayal gücünün yettiğince başardıkları, Milattan Önce ve Milattan Sonra, yine benzerdir ve tekerrürden ibarettir... Nasıl ki Milattan Önce haberleşme, yine en revaçta olan teknoloji gelişimiyse; bugün daha başka teknolojilerle yine haberleşme ön plandadır.

Dedim ya; bir varmış bir yokmuş... Fakat aslolan, bu yazı bir masal değildir. Masalımsı bir dil kullanarak yazılmasının amaçlarından biri okunabilirliğini arttırmak ve okuyucuyla iletişim kurarmışçasına, arkadaşça bir yaklaşımla kafamda dönüp duranları burada ifade etmektir.

"Ee? Bunlardan haberdarız biz de... Bunları mı düşünüyordun? Bu mudur?" dediğinizi duyar gibiyim. Sizce ben bu kadar sığ bir yazı yazacak kadar becereksiz miyim a dostlar? Aşkolsun.

Demek istediğim şudur; insanoğlu bunca yüzyıl evvel bunları düşünebilen bir varlıkmış. Ne hoş, ne güzel. Fakat, zamanla bu bilinenler nasıl sıfırlanmış ve format atılmış beyinlerle insanoğlu bir anda aptallaştırılarak, zamanında bilimsel olarak "kanunlaştırılmış" konuları yeniden araştırmaya yeltenmiş? İnsan, bundan yüzyıllar önce bugüne, bizlere, bu kadar karamsar bir bakış açısıyla mesajlar göndermiş fakat bizler, bugün hala bu mesajları çözmeye uğraşıyoruz. Ne olmuş da insanoğlu, beyni kıvrımsız birer koyun sürüsüne dönüşmüş?

Bu soru kurcalıyordu işte beynimi günlerdir, haftalardır, aylardır, yıllardır.. veya bir zamandır... Ne derseniz. En sonunda "mantıklı" bir cevap bulamadım.

Sonra konunun konuyu açtığı bir sohbet esnasında anneme yönelttim aynı soruyu ve bana 3 harften oluşan, basit bir kelimeyle cevap vererek, yıllarca beynimi meşgul eden bu garip sorular bütününü daha da mantıksız kıldı; DİN. . .




_______________________________________________________________

Başlık: bir Şebnem Ferah şarkısından alıntı yapılmıştır.

Bahsi geçen kitap: Dan Brown'un Kayıp Sembol kitabıdır.

Wednesday, 19 October 2011

Binbir yüzyıllık masal... 2

Bir varmış, bir yokmuş...
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellak iken, pireler berber iken bir küçük sarışın çocuk varmış.
Bu çocuğun aile hayatı, eğitim hayatı kadar karışıkmış. Bir evden bir eve, bir okuldan okula gitmiş gelmiş.
En sonunda kendisini Askeri bir okulda buluvermiş.
Masal bu ya, rivayet gereği o dönem işgal, savaş, yıkım, din gibi konular hep gündemdeymiş. Kulaktan dolma bilgilerle insanlar birbirlerine düşman olmuşlar...
Gel zaman git zaman, adını taşıdıkları devlet yıkılmak üzereymiş. Hiç bir kuvvet bu devleti kurtaramazmış. Devlet dediğimiz de küçük değil; yıkımla, barbarlıkla, bazen adaletle, bazen savaşla koskoca bir cihana yayılmış bir imparatorluktan bahsediyoruz.

İngilizi gelmiş, Fransızı gelmiş, İtalyanı gelmiş, Yunanı gelmiş... Gelmişler de gelmişler dört bir yandan, sallantıda olan sultanlığı bölmeye...

Sefalet çeken halk, umutsuz bir bekleyişe girmiş. Kimselerin sonunun ne olacağı belli değilmiş ne de olsa...

Rivayetin gereği, bu sarışın genç içinde umut biriktirmiş. Gayri resmi işgal edilmiş yurdunu düşünmüş. İşgalin resmiyete dökülmesi demek, sonları demekmiş.

İçindeki umudunu, idealleriyle birleştirip; gelecek korkusu ve bol bol cesaretle harmanlayarak bir gizli örgütlenme başlatmış.

O ser-sefil, perişan halk da yitirdiği umudu yeniden yeşertmiş.

Masal gereği bir anda kahramanlığa aday gösterilen sarışın genç, teorik olarak yurdu kurtarabileceğini anlamış.

Bahsi geçen toprakların dört bir yanına haber ulaşmış. Halk da, uzun yıllar sonra gördüğü ilk çıkış yolunun ışığı etrafında toplanmış.

Bizim sarışın genç nabza göre şerbet vermiş haliyle. Göçmeni gelmiş, yerlisi gelmiş, herkesle tek tek ilgilenerek ve biraz da ümitlendirerek vermiş gazı, vermiş gazı! Çerkezi, Kürdü, Bulgarı, Yugoslavı, Çeçeni, Lazı... ve daha niceleri kardeşçe yaşadıkları yurtları için savaşmaya gönüllü olmuş.

Bu öyle bir savaş olacakmış ki; kah bir ana kucağında bebeği, sırtında silahıyla vuruşacakmış düşman bilinenle; kah çıplak ayakla, oyun çağındaki çocuklar vurulacakmış savaş meydanında... Herkes biliyormuş neler olacağını; bile bile, kesin bir cevapla "evet" demişler çarpışmaya.

Tüm bunlar yaşanırken devletin medyası dalga geçmiş bizim sarışın gençle. "Koskoca ... devletlerine karşı duran bu aptal da kimdir" demiş herkesler... Ama masalımızda bir "aptal" veya bir "kahraman" yoktur. Bu masal, "aptallar" ve/veya "kahramanlar" içerir; demin yukarıda yazdığım milletlerden. Zira tek bir tuğladan duvar olmaz.

Her milletten kadını erkeği, genci yaşlısı savaşmış, vuruşmuş yurt bildikleri kara parçası için.

Masal bu ya, savurmuşlar düşman bildiklerini denizlere, yerlere, çizdikleri sınırlardan ötelere.
Çizdikleri diyorum, çünkü eski imparatorluk çökmüş ve yerine cumhuriyet tahsis edilmiş halk tarafından.  Halk kurmuş cumhuriyeti. Halk. İşçi ve emekçi kardeşlerimizin, dedelerimizin, büyüklerimizin el emeği, göz nuru bu cumhuriyet.

Rivayet gereği bir süre sarışın genç liderliğinde devam edilmiş yeni düzene. Sonra bir sabah, saat 9'u 5 geçe, Dolmabahçe sarayındaki yatağında duruvermiş kalbi.


Aslında baktığınızda ne kadar iyi niyetli bir yaklaşım değil mi bu masalın konusu? Ne kadar idealist...
Dün sabah katledilen işçi ve emekçi kardeşlerimizin çocukları, aynen senin-benim gibi bu masalla büyütüldü.

Okadar millet saydım yukarıda, yurt için savaşmış. Bilmem anlatabiliyor muyum?

Bugün, senin-benim dedelerimizin dişiyle, tırnağıyla; işiyle, emeğiyle kurduğu düzende çatlaklar olabilir. Sıva çekip başkasına satmak mıdır yolu? Deniz kumundan inşa edilmiş ev muamelesi yapmaya utanmıyor musunuz bahsi geçen kara parçasının düzenine?

Ölen genç için yak ağıdını, ağla, dök içini; kim sana ne diyebilir ki? Haklısın!

Ama utanmıyor musun senin benim gibi dedesi, senin geleceğin için ölmeye gitmiş adama, hiç suçu yokken saldırmaya?

O senin dediğin başkası yavrucuğum. Karıştırdın sen... Tamamiyle karıştırdın sen...

Monday, 17 October 2011

Binbir yüzyıllık masal...

Bir varmış, bir yokmuş...
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellak, pireler berber iken 610 yılında bir dizi emirlerle dolu bir kitap inmeye başlamış. İnanç bu ya, okuma yazma bilmeyen bir insan okuyuvermiş höt diye. Bu masalın zaman dilimi, dünyayı "öküz boynuzundaki tepsi" zannedilen yıllara tekabul eder.  Bu rivayetten feyz alınarak binlerce film bile yapıldı. En meşhuru Matrix'tir. Neden? Zira CD vb şeylere yüklenmiş meziyetler, bir fişimsi yardımıyla saniyeler içerisinde beyne yüklenebiliyordur filmde. Ne hoş!

Gel zaman git zaman, o emirleri yerine getiremez olmuş insanoğlu. Rivayetin gereği teknoloji gelişmiş. 

İlk zaman insana "ibadet ettiğin dağların üstünde" denmiş. Dağcılık sporunun ilk adımlarının atıldığı yıllar insan, çıkmış bakmış "dağların üzeri boş"... 

Bakmışlar olmayacak, "Bulutlara çıkmış ibadet ettiğin" denmiş. İnsanoğlu durur mu? Uçağı icat etmiş kafirler! Bir de görmüşler ki Bulutun üzeri boş...

Yaratıcılıklarını arttıran "ibadet adamları", "ibadet ettiğin dünyanın üzerinde" demiş. Kafirler yine yapmış yapacağını. Armstrong isimli dünyanın en derin kafirini göndermişler Ay'a. A-aa! Bir de bakmışlar ki kocaman bir boşluk... Kimseler yok...

Kafirler ibadet ettiklerini görmeye çalışırken binlerce değişim yaşanmış tabii. Dünya'nın "öküz boynuzu üzerindeki bir tepsi" olmadığını anlamış insan. Doğal afetler, savaşlar, yıkımlar, felaketler, küresel hastalıklar, açlık, sefalet çekmiş... İyiden iyiye sarsılmış ibadet ettiklerine inançları. Kafirler! Cahiller! Sorgulamışlar varlığını Yüce'mizin!

Uzaya turist gönderen bir teknoloji içindeyiz bugün. Dünyanın öbür ucuyla görüntülü konuşma yapmak artık rutin halindedir. Saniyelerle haberleşiyoruz. Saniyelerle haberlerden haberdar oluyoruz. Binlerce yıl önce yazılan kitaba inanmamızı bekliyor hala birileri. Nerede dedilerse oraya gittik bunca sene; elde var SIFIR! Daha neyi sorguluyorsunuz? Neyi aşılamaya çalışıyorsunuz? 

30 sene evvelki birşeyden bahsedilmiyor ki... 

Hitler'in ideolojisini hala takip eden insanlara biz at gözlüklü diyoruz, cahil diyoruz, iğrenç diyoruz, tüy diyoruz, kaka diyoruz, geber diyoruz! 
Yukarıda anlattığım masalı bize zorla kabul ettirmeye çalışan insanlara tapıyorsunuz sonra ama, bu ne diyet, bu ne 1.5 İskender arkadaş? Kafayı yemişsiniz alayınız! 

Thursday, 13 October 2011

Prenses!

Yutkunamadığım anlarım, boğazıma takılan anılarımsın ve seni her düşündüğümde akamayan gözyaşımsın... Ne acıdır, sen yoksun artık.

Uzun zaman oldu sesini duymayalı prenses. Keyfin nasıl? Durumlar nasıl oralarda? Rahat mısın? Mutlu musun? Hasret çekiyor musun? Özlüyor musun? Sen hala var mısın?..

Neredesin prenses?


Bir masaldın, geldin geçtin yüreğimizden... Geçemedin aslında; diyorum ya, akamayan gözyaşımsın sen benim. Biriktin yine damla damla. Yine içime içime aktın... Nasılsın prenses?

Senin gitme zamanının geldiğini söylemişlerdi bana. Yatağını toplatmadım evde! İnanmadım onlara ben. "Prenses beni bırakmaz" dedim. Güvendim sana! Neden gittin prenses?

Sevdiğin gezmelerden birini sana ayırmıştık. Başımızın üstünde taşımıştık. Artık seni uğurlamıştık be prenses... ama unutulmadın ki!

Yutkunamadığım anlarım, boğazıma takılan anılarımsın ve seni her düşündüğümde akamayan gözyaşımsın benim... Ne mutlu bize, hala kalbimizde yaşıyor ismin, cismin!

Uzun zaman oldu seni görmeyeli, özledim. . .





Sunday, 9 October 2011

"The Particular Sadness of the Lemon Cake" ...

Son okuduğum kitabın etkisinde kaldığım için başka kitaba başlayamadım henüz. Kendimi boşlukta da hissetmiyorum. Abartmış gibi olmayayım fakat içimde öyle bir burukluk var ki, o kitabı ta en başından tekrar, aynı soluksuz heyecan ve merakla okuyabilir; kitabı yine bitirdiğimde yine başa dönebilirim. Böylece sonsuza kadar o hikayenin içerisinde kaybolabilirim...

Uzun zamandır okuduğum kitapla arkadaş olmamıştım. Hikaye bazen bir kutu baklava kadar bayık tatlı, bazen acı bir çekirdek tanesi kadar ağız lezzetini hiç eden, tüm bunların harmonisiyle orta düzeyde burukluk yaratan, heyecanlı bir dille yazılmış.

İki sayfa önce sana kahkaha attıran satırlar gözlerini dolduruyor...

İlginç bir hikaye, ilginç bir kitap... Beni neden bukadar etkilediğine anlam veremiyorum. Daha güzel hikayeler de okudum zira. Mesela Paulo Coelho'nun "Veronica Decides to Die" kitabı hala kitaplığımın baş köşesindedir. Linzi Glass'ın "Ruby Red"ini en az 3 kez okumuşumdur. L. A. Weatherly'nin "Angel" kitabını elimden düşürmemiş, ikinci kitabını bir sene önceden sipariş vermiş, kitabın gelişini camlarda beklemişimdir... Bu üç kitap ve daha bir çokları beni etkilemiştir ve çok da geçerli sebepleri vardır. "The Particular Sadness of the Lemon Cake"in başka bir kitaba başlamama bile engel olmasına aklım ermiyor...

Belki de kitabı sevmemin sebebi buram buram "fırından yeni çıkmış un kurabiyesi" tadı kokmasıdır...

Umarım yakın zamanda kafamı, bu hikayeyi düşünmekten soyutlayabilirim... Çok ilginç duygular içerisindeyim...

Thursday, 6 October 2011

Annem ve Babam

Eski bir fotoğrafla şenlendim yine bugün. Tüm bokluk ve boktanlığa ramen hayatımdaki ...
Yine sarıldım, yine tutundum, yine gülümsedim ben be camımın ötesindeki manzaraya! Hiç burasız kalmamışçasına alıştığım kurt kapanına.

Arasan bulamazsın bu kadar manasız sözün mana kazandığı bir anı. Çünkü öyle bir yerdeyim ki; ne ben anlıyorum ne de başkaları. Suskun, seyir halindeyiz olup biteni, durup gideni, başlayıp biteni.

Yine huzursuzum. Yine yorgun. Yine soğuk. Yine umutsuz.

Birşeyler aynı kalıyor hayatta demek ki; diğerleri alıp başını giderken.

Birbirimizden ayrı kalmalıyız demek ki, ne i-dü belirsizliğin içindeyken...

Ne diyordum? Ha... Eski bir fotoğrafa takıldı gözüm bugün. En fazla 4 yaşındayım ve anneme bütün gücümle sarılmışım. Annem de karşılık vermiş aynı güçle. Ben onu "komacan" seviyorum çünkü; o da beni komacan sevmekte. Maviş kafesinde kendince neşeli... Sobamız sıcacık... Anneannem hayatta olacak ozamanlar, dayımlar daha yolun başında...

Kamyonlar yoldan geçerken ben korkuyorum diye "kamyon şarkısı" yazan yaratıcı bir annenin çocuğuyum ben.

Algım gelişsin diye aynı kelimeyi ritmik ve melodik olarak zilyon kez, usanmadan tekrar eden ve adına "kırık plak şarkısı" diyen babanın çocuğuyum ben.

Ne enteresan bir kombinasyondan ibaretim aslında..!


Kamyon Şarkısı

Söz-Müzik: Annem

x2
Kocaman kocaman kamyon,
Languru lunguru geliyor!

x2
Küçük Deniz, küçük Deniz
Mışıl mışıl uyuyor!



Kırık Plak şarkısı

Söz-Müzik: Babam

x98573957398573853983985395739
Yeşil