Biliyorum; bir bebektir masumiyetin simgesi ve minicik ellerine dokunmaya kıyamadıklarımızdırlar... Bir bebek kadar miniciktir sözlerle ifade edilemeyen mutluluk.
Biliyorum. Ne uzaktır hayaller; yıldızlar kadar... Ne de yanıbaşımızdadırlar. Her günün sonunda, yeni bir ümitle dalarız uykuya yinede.
Biliyorum; hiçbirşey söylemek mümkün değil konu ölüm olunca. Sözlerin mânasını yitirdiği yerdir orası işte.
Bir bebektik, bir zaman, bir yerde... Ne zaman büyüdük, ne zaman bu zalimliklere alışır olduk bizler, masumluğu simgelerken? Nerede oldu? Ne zaman oldu bu değişim, böylesine! Hırçın, hınçlı, inatçı ve yenilmez dünyaya, hangi ara kendimizi teslim edip uyur-gezer olduk?
Minicik ellerimiz büyüyüp nasır tuttuğu zaman, silah verdiler çoğumuza.
Ayaklarımızın numarası annemizin-babamızınkinden büyüdüğü vakit, postal geçirttiler bazılarımıza.
Herkese içten gülümseyen gözlerimiz yaş aldığı zaman, "gördüğünü vur!" dediler bahsi geçen "dünün çocukları"na!
Ve bizler, isyanı hep başkalarından bekledik inadına!
Hayal ediyorum hep. Kapatıyorum gözlerimi, ciğerime çekiyorum ıslak toprağın kokusunu; hani şu yağmurla gelen... Gökyüzü kırmızı. Ağaçlarda yapraklar var, meyveler... Rüzgâr yağmur damlalarını savuruyor yaprakların üzerindeki; yüzüme doğru. Martı sesleri geliyor bir yerlerden. Mavi sonsuzluğa yakın bir yerlerdeyim demek ki... Sonra birisi kornaya basıyor sinirle; uyanıyorum hayallerimden. Yine bu şehir. Yine bu metropol havası. Yine buradayım, bilgisayar karşısında...
Hayal ediyorum, alabildiğine yeşil bir çayırın ortasındayız. Etrafımdakileri tanımıyorum, çok da önemli değil kimlikleri ya... Uzanıyorum yeşilin üzerine. Gökyüzü uçsuz bucaksız mavi... Elimde o çok sevdiğim Gorki'nin Ana romanı. Teker teker dokunuyorum o eskimiş sayfalara. Kağıdın eskiliğinin kokusunu çekiyorum içime. Önce kağıt, sonra toprak kokusu sarıyor etrafımı. Neşeli neşeli cıvıldıyor kuşlar... Derken bir egsoz dumanı... Uyanıyorum yine bu şehrin trafiğinin ortasında kalmış o lanet otobüsün içinde.
"Makinalar, sunilik, canilik, silahlar ve bu hayata doğan masumlar... Biz bu değiliz! Olmamalıyız!" diyorum kendi kendime. "Ağaçtan düşen bir mor eriğin tadıdır, lezzet. O yemyeşile doymaktır, güzellik. Gökyüzünün kırmızısına hayran olmaktır, aşk. Toprak kokusudur en güzel parfüm... Hani şu yağmurla gelen... Peki ama neden?"