Friday, 24 September 2010

Şiddet değil, hiddet !

Gözlerinin önündeki her bir şahsı birer yılan olarak görmelisin hayatta. 
Yapacağın bir yanlış için herşeylerini feda edebilecek insanlar onlar! Sen yanlış yaparsan mutlu olacak onlar! 
Leş kargaları!
Sen her tökezlediğin de hayatta, onlar senin yanından koşarak kaçacaklar. Sen her takılıp düştüğünde, seni basamak olarak kullanacaklar!
Kendilerince "ders" veriyorlar sözüm ona. Tek dertleri, sana senin zaten bildiklerini öğretmek, unutma! 
Gözünün ucunda bu insanlar, yanıbaşında! Yıllardır geçinmeye çalıştığın yan komşun, bir zamandır hayatına kabul ettiğin "en iyi arkadaşın", belki de bir akraban! O zat, belki de yarın evleneceğin nişanlındır. Er yada geç göreceksin. Evinin içine kadar sızmış bu çiyanlar, gözlerini dikmiş seni izliyorlar öylece. Yaptığın en ufacık hatayı büyütüyorlar, gözüne sokuyorlar, seni ağza alınmayacak sıfatlarla itham ediyorlar. 
Gözetleniyoruz! 
Sanıyor musun ki sen hayatını sadece yaşıyor ve öğreniyorsun? Hayır! Herkes kuyunu kazıyor çevrende. Herkes bir çomak sokma peşinde! Sen gözünü kapatıp güvenirsin, o iyi niyetini suistimal eder. Sen affedersin, o seni suçlar! Sen kaybedersin, o zaten bunu istiyordur. Sen yorulursun, seni zaten "o" yoruyordur. Kaçışın yok! 
İnsanoğlu herzaman güvenir. Her güveni boşa çıkar! Yavaş yavaş erirsin, ölürsün, bitersin. Onlar ama, asla durmayacaktır. Çünkü tek dertleri senin fosillerin üzerinden edebiyat yapıp, senin kaldığın yerden kendilerinin devam etmesidir. Çünkü onlar sadece senin yok olman için çabalar. Onlar aslında katildirler; hiç bir dilde, hiç bir yasada, hiç bir kanuna denk düşmeyen bir öldürme stilleri vardır. Bu yüzden yalnızca vicdan muhasebesinde yargılanır veya yargılarlar kendilerini; nitekim onların vicdanı olsa çeker vururlar seni.
Onlar yalnızca kan görmeye dayanamayan seri katiller... 
Zehirlerler  ve yavaş yavaş ölmeni izlerler...

Thursday, 23 September 2010

Tik... Tak...





Öğrendim.
Adım adım.
Deneyerek.
Yanılarak.
Defalarca.






                 Ama haberler güzel sonunda; öğrendim! Aldım dersimi. Artık rahat rahat suçlarımın üzerine bir ıslak sünger çekip defolabilirim buradan. Gerçekten gidebilir miyim? Geride ne bırakacağım? Geleceğime dair neler hazırladım?
               Başarılıyım. Yiğit Özgür karikatüründe dediği gibi; biri de gelip s.medi ki benim o yanımı! Hergün kendimle tartışıyorum. Biliyorum birgün bir dönemece gireceğim. En sonunda kendimi iki yol ağzında bulacağım birgün; "kalbim mi yoksa beynim mi?!" olacak o günün sorusu. Ne de olsa yıllardır sadece aşkı aradım ama başarıyı her zaman yakaladım ve en sonunda herzaman başarı aşkı yendi ve yoluma devam ettim. Çok kolay oldu unutmak. Üzerine kocaman bir sünger çekmek. Beyaz tahtaya yazı yazmaya devam etmek çok basit oldu tekrar. ve tekrar. Biri de gelip s.medi ki o yanımı! Lanet olasıca başarılarımı! Dost biriktiremedim birileri gibi, arkadaşlarım hep geçici oldular hayatımda, en sonunda diplomalarımla başbaşa kalacağımı bile bile çektim o kahrolası süngerleri ben! Biri de gelip s.medi ki o süngerimi benim!
               O dönemece geldiğim de ne olacak biliyor musun? Yine o süngerle sileceğim herşeyi. Gözüm kara, ellerim titremez halde olacak. "Kaç milyon insan yaşıyor dünyada, birileri girer elbet benim dünyama" diyip sileceğim. Kimseye değmiyor ne de olsa. Belki bir Golden Retriever'ım olacak, onunla yaşlanacağım. Ne olacağını zaman gösterecek evet, ama yalnız olacağım. Sorun şu ki, başarılarını arkadaşlarına tercih edenler hep yüksek yerlerdeyken, tam tersini yapanların hepsi sürünüyor. Bilmiyorum ki hangisi doğru... Hırslı değil mükemmelliyetçiyim, belki de bu yüzden böyle oluyor. Sadece pişman olmadım ve olmayacağım.

Wednesday, 22 September 2010

Çünkü "hala" yalnızca ikimiziz bu hayatta.

Olaya teknik olarak bakarsak bir sperm, bir yumurtayı döller. Kadının rahminde oluşan bu müthiş döllenme yavaş yavaş yerine yerleşir. Herşey sırayla gelişir. Fetus karında büyürken organlar sıkışırlar. Tansiyon düşüklüğü gözlenir. Fetusun cinsiyetine yorulan aşermeler baş gösterir. Kadın, adet görmemek, fetusun hormonlara start vermesi ve tansiyon gibi türlü nedenlerden ötürü duygularını "aşırı" yaşamaya başlar. Bu işkence 9 ay sürer. Fetus yavaş yavaş rahme yaklaşır büyüdükçe. Bu da çiftimiz için cinselliğin sonu demektir; erkek için işkence. Sonra fetus zarı yırtar. Aşağı doğru baskı yapmaya başlar. Kadın için asıl işkenceli saatler başlar; doğum.


"Anne" sıfatına erişmiş kadın, annelik hormonuyla bebeği için herşeyi yapmaya başlayacaktır. Sekiz haftalık bebek için şimdiden anaokulu bile bakmaya başlamıştır. Kadın eğer çalışıyorsa, en mükemmel bakıcı tutulacaktır, aile ekonomisi el verdiğince. Bir kaç hafta sonra küçük geleceğini bile bile bebeğin dolabı tıka basa kıyafetle doludur. Odasının her köşesi oyuncaktır. Kadın, bebeği için en uygun duvar rengini seçmek için kitaplar bile okumuştur, renklerin insan psikolojisine etkisiyle ilgili.


Kadının sabah uyandığında ilk aklına gelen şey bebeğidir, gece yatarken hala düşündüğü şey bebeğidir. Çalışırken bakıcının bebeğine iyi bakıp bakmadığını düşünür kadın. Bebeğin gelişimi için en uygun bebek mamaları ve besinler araştırır.


Bebek bu, ağlar, ateşi yükselir, kızarır... Bebeğini acile kaldıran ilk anne olmayacaktır kadın,bu semptomları gördüğünde bebeğinde. Bebeğini okadar sever, okadar korumak ister ki; dünya bir anda mikrop ve kötülük yuvası gibi görünür ve kendini siper etmeye çalışır Kadın. Diş çıkarmaya başladığında bebeği, onunda canı yanar. Sabahlara kadar onun başında bekler. Ufacık bir gülüşünden mutlu olur kadın bebeğinin; ağladığında da içi acır.


Bebek büyümeğe başlar. Çocuk olur. Büyümeğe devam eder, ergen olur. Genç olur. Yetişkin olur.


Kadın, hala onu karnında taşıdığı zamanları hatırlar. O ne kadar büyürse büyüsün, kadın hala bu mikrop yuvası kötü dünya karşısında siper olmaya çalışır çocuğuna; etten bir duvar gibi.


Belki kadın herzaman eksik bir anne olmuştur, belki de en doğrusu; ama kadın herzaman çocuğu için en doğru olanı yapmak ister. Bunun için en güzel sözler anneler içindir. Her türlü kahrı onlar çeker, her türlü kötülüğe onlar siper olur çocukları için.


Erkekler sadece döllenmeye yardımcı olur genelde. Gerisi sorumluluk olarak ağır geliyor; babalık hormonu yok çünkü. O yüce sevgi, annelerin çocuklarına hissettikleri, bir erkeğin asla hissedemeyeceği bir sevgidir.


Her anne iyidir diyemem. Hava atmak gibi olmasın ama olanların da hiç biri benim annem kadar yüce olamaz. Sanırım bu yazımdan birilerinin ders alması gerekiyor.

Thursday, 16 September 2010

One can of Pepsi...

You know what I have realized?
I hate Pepsi. I really do hate Pepsi.
It is because there is too much sugar in it than other cokes.
Sugar is what I cannot live without, but I hate the taste of Pepsi.
Maybe it is because I like everything appropriated. Not too much, not too little, as it should be.
Maybe that is why I hate too romantic boys as I hate too funny ones.
And of course the friends.. I hate the ones that is always the same in all the situations. You should be funny in a fun crew, you should be serious when you have to be. Don't be the same all the time like serious all the time; don't kill the ambiance..
Whatever.
People should know when to fuck off and when to stay..
I was drinking that disgusting Pepsi today and thought of the people I had in my life and let them go after a while. That horrible taste made me realize how much I hate people and how much I hate the regime. If someone sticks you like a chewing gum, you should tell them to go away, right?
Well, can you?
That's what I mean; I fucking can! and whenever I do it, they call me some horrible names such as indiscreet ...
They say I am out of my element! They say it is rude to say people what they are.
I was drinking that Pepsi and no one, but none of the people that were there asked me why the hell I was drinking it as they all know I hate it...

and I was drinking that damn Pepsi because I didn't have money to buy something else and it was all I have to help the chips go right down to my stomach when they were stuck into my throat! Thanks Step-dad! You have made me taste that stupid can-full-of-sugar coke!
                                

Monday, 6 September 2010

Allah'ın sarışın zekalıları !

http://uk.news.yahoo.com/21/20100906/tuk-smarter-immigration-controls-pledge-6323e80.html

Ben de ogrenciyim, buradaki sistem bana bir cok yonden yardimci oluyordu, zarar verdigi kadar. Okulda bircok irkciliga gogus gerip, bircok birincilik aldim bolumumle ilgili. Okadar katlandigim seye ramen yine irkciliklari sagolsun bekledigim grade'i alamadim. BTEC yapiyordum da. Bunlarla ilgili bir girisimleri asla olmaz ama.
Simdi `brightest and best` derken beyefendi, kendi irkindan insanlarin kultur seviyesini, Ingilizlerin Universiteye giris yuzdesini, suanda okuyan kitlenin zaten %50den fazlasinin gocmen oldugunu, buradaki `sarisin ve mavi gozlu` doktorlarin ne kadar az oldugunu, olanlarin da zaten gocmen oldugunu, is imkani yok diye bizi evimize gondermek isteyen vatandaslarinin calismak icin ne yaptiklarini, vs arastirmis mi?

Ben hayatimda bu kadar sacma bir kesin hukum gormedim. Biz burada yasamaya bayiliyormusuz gibi davranilmasi beni gercekten irite ediyor. 5 sene once ogrenci vizesiyle gelmis adam eger burada imkan bulursa kalir, bu onu `gerzekali` yapmaz ki? 5 senedir hala okuyor oldugunu nereden biliyorlar? Oyleyse de bununla ilgili cok net bir yazi yazayim kisa;
ben 5 bucuk sene once geldim buraya. Geldigimde cumle kuramiyordum Ingilizce. Geldigim sene 10. sinif oldugu icin beni GCSE sinifina soktular. Birde yalandan bir Ingilizce ogretme dersi koydular. Derslerle ilgili bircok deneme sinavina soktular birde, sozluk sokmaya iznimin olmadigi. E zaten konusamiyorum, bildigim seyleri de yazamamak ve sonucta Fail almak psikolojimi bozdu. Hayalim doktor olmakti benim, Ingilizcemden oturu fen okuyamadim. `Sen de madem media oku` dediler, kafalarina gore media dersine soktular. Evet simdi mutluyum bolumumden, Thames Valley Uni"ye basliyorum hatta. Ama onlarin sacma salak sistemi yuzunden, bana yardimci olmayislari yuzunden en buyuk hayalimden oldum. Ama eger istersem, okulumu `7` sene daha uzatip tippa girebilirim.

Buraya gelen herkes okuyor diyemem evet. 25 senedir burada olup, tek bir Ingilizce cumle kuramayan insanlar biliyorum ne yazikki. Ama egitimse eger dertleri, ki yazida vurgulanan sey egitimdir, buraya gocen ogrencilerin oturum almadan yardim alma hakki yoktur. Bu insanlar okula para verip, vergi verip, ev kirasi odeyip, fatura odeyip, bir yandan Ingilizce ogrenmeye veya okumaya calisiyorlar. Ogrenci vizesiyle gelmis birisine ne gibi yardimlar veriliyor sanki de birde bunu goze sokuyorlar? Onu gectim, o insanlarin derste yardima ihtiyaclari var. Ama yardim ne gezer? 1 sene sonra Ingilizce konusamiyorsan hala okulda, gerizekali muamelesi goruyorsun ogretmenlerinden, bunu da arastirmis mi?

Sunday, 5 September 2010

No I don't like you anymore...

I just want to be myself. The problem is I don't know who I am.
First mission is going to be to meet me, then to introduce her to everyone. This will help us to understand each other, so I can tell that it was my fault that we broke up the next night we planned to get engaged the next summer. That it was my fault that we broke up the night I kissed your photo. Then I remember we had that stupid conversation. So I don't care. Again and again I think of you. The last talk that we had last night shows you never loved me, never. You thought you did. You said you did. You also said you still do. It is apparent you don't anymore. Oh just leave my brain alone!

This is a song to say goodbye. ♫ ♪ (Placebo)

You are one of God's mistakes,
You crying, tragic waste of skin,
I'm well aware of how it aches ,
And you still won't let me in.
Now I'm breaking down your door,
To try and save your swollen face ,
Though I don't like you anymore,
You lying, trying waste of space..

Before our innocence was lost,
You were always one of those ,
Blessed with lucky sevens ,
And the voice that made me cry .
My Oh My.

Thursday, 2 September 2010

Karbonfiber tadındaki şahsiteyler!

Herkes misafir bu hayatta. Ne yazık ki hayatında olan insanlar da hayatında misafirler.

Gün gelir, bir bakarsın "onsuz yaşayamam" dediğin adamı "kapıya kadar" geçiriyorsundur, ee, ne de olsa yolcu yolunda gerek.

On senedir görüşmediğin adam, on sene önce en yakının değil miydi hani? Bak, yine dediğime geldi değil mi? Bugün hayatında olanlarla iyi vakit geçirmeye bakacaksın, "sonsuza kadar yanyana" ergen triplerine girme hiç. Sonsuzluk nedir ki zaten? Hangimiz okadar uzun yaşayabileceğiz ki? Max hayatımız 90 sene değil midir? Kaç kişi tanıyosun 90 senelik maziye sahip? Bir anne ve çocuğudur o tanıdığın, ve ya abla kardeş. Herkes gelir geçer ama herkes!

Bak, beni büyüten anneannem bile toprak olalı 8 sene oldu! Annem şimdi kendi hayatını çizecek. Babam desen hayatımda tam manasıyla zaten olmadı. Hani aileydi en yakının, seni asla bırakmayacak olanlar?

Karşılıksız sevdiğin herşey sen ölene kadar yanında kalır. Bunlara bir de diplomalarını ekleyelim; zira ölünceye kadar yanında baki kalacak tek şey aynı zamanda onlardır.

Aşk dediğin sevişmekten ibarettir. Bir erkek asla ilerisini düşünmez. Herzaman bencildir. Ya iyi anlaştığı birisi hep yanında olsun diye sevgililik statüsüyle şereflendirir bayanı, ya da hayatı düzene girsin diye bulduğu ilk anlaşabileceği kişiyle evlenir. Çıkarı olmadan iş yapmaz erkek cinsi, bayanlar gibi ödün vermez, bayanlar gibi kıymet bilmez. Bir erkek için değer mi ozaman yaptıklarına?

Kariyer yaparım ama çocuk asla! Bu boktan hayata bir de çocuk mu doğuracağım? Ben hala okadar bencil olamadım. Kusura bakmayın.

Bu söylediklerimin tersini ispatlamak için elinizden geleni yapacaksınız. Eskiden ben de böyle düşünmemektim ne aşkla ne de hayatla ilgili. Ama görüyorum ki antitezlerim hergün başka bir kazık atmakla meşguller.

Benim hayatta yanımda baki kalacak birkaç tane AŞKım vardır; kuzenlerim, annem, abim, dayılarım ve teyzem, amcalarım ve halalarım, tuttuğum takım, İzmir, deniz kokusu, martı sesleri ve Smirnoff! Gerisine de koskoca bir "siktir" çekiyorum.